Yargı Paketi demokrasi ve hukuk devletinden ne denli uzaklaşıldığının itirafı niteliğindedir

Yargı Paketi demokrasi ve hukuk devletinden ne denli uzaklaşıldığının itirafı niteliğindedir

Meclis Genel Kurulu’nda bugün (9 Ekim Çarşamba) görüşülmeye başlanacak, kamuoyunda Yargı Paketi olarak bilinen 2/2215 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'ne ilişkin muhalefet şerhimiz:

Genel Değerlendirme

Uzun süredir ciddi beklentiler yaratılarak kamuoyunun gündeminde tutulan ve “Yargı Reformu” diye adlandırılan paket, Türkiye yargı sistemindeki sorunları ve adaletsizlikleri gidermekten ziyade demokrasi ve hukuk devletinden ne denli uzaklaşıldığının itirafı niteliğindedir.

Hazırlık aşamasına muhalefet ve sivil toplumun dâhil edilmediği teklif, kamuoyuna açıklandığı gün de mecliste bulunan diğer partiler ile usulen de olsa görüşüleceği ancak Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile görüşülmeyeceği şeklindeki açıklama ile gündemde yer aldı. Konuyla ilgili meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, akademik camia ve muhalefetle ortaklaşılmayan, birlikte üretimden yoksun, sorunlara çözüm olmaktan uzak bir tarzla ele alınan ve bu haliyle “ben yaptım oldu” bakış açısıyla hazırlandığı ortaya çıkan teklifin, gerçek anlamda toplumun adalet taleplerine ve yargısal tasarruflardan kaynaklı sorunlarına derman olacak nitelikten uzak bir yaklaşımla hazırlanmış olduğunu söylemek mümkün.

Toplumsal hayata yönelik düzenlemeler yapılırken toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek, teknik anlamda niteliği yüksek çalışmalar olması gerekirken önümüzdeki teklif de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının toplumsal mutabakatı yakalayamamış vasat altı torba düzenlemelerinden biridir.

Adalet Komisyonu’na 27. Dönem 3. Yasama Yılı ilk toplantısını kamuoyunda “Yargı Reformu” olarak anılan düzenlemenin görüşmelerini yapmak üzere ilk olarak 3 Ekim 2019 tarihi için davet gönderilmiştir. Fakat toplantının bu ilk oturumunun, parlamentonun 1. (AKP) ve 2. (CHP) partisinin izleyen günlerde gerçekleşecek olan milletvekili kampları nedeniyle kısa tutulup, bir sonraki hafta daha etraflıca görüşmek üzere kapatılmasına karar verilince, ilk oturum 2 Ekim 2019 Çarşamba tarihinde saat 16:00’da gerçekleşmiştir. İlk oturumda, teklifin geneli hakkında görüşüleceği varsayılan toplantının sadece 3 saat sürmesinin planlandığı ifade edilmiş ve hatiplerin sözleri sürekli surette “o konunun yeri geldiğinde” görüşüleceği söylenerek kesilmiş ve kısıtlanmıştır. Toplantı pek çok milletvekili konuşmalarını tamamlayamadığı halde 19:55’te bitirilmiştir. Toplantı sonunda bir sonraki oturumda geneli hakkında söz alacak milletvekillerinin, ilk oturumda orada olanlardan olmak üzere isimleri toplanmış ve bu isimlerden başka genel müzakereye girilmeyeceği ifade edilmiştir.

Toplantının ikinci oturumu 7 Ekim 2019 Pazartesi gerçekleşmiş ve toplantı genel hakkında söz almayanların konuşmalarıyla devam etmeden önce teklifin ilk maddesi okutularak genel müzakerenin göstermelik hale getirilmesi hatta “müzakere” kavramının içinin boşaltılması söz konusu olmuştur.

Bunun da ötesinde komisyonlar tarihinde en göstermelik; komisyon, müzakere, müşavere, istişare kavramlarına en aykırı davranılan komisyon toplantısı olmuştur. Zira oturum başkanı hatiplere sürekli olarak “onun yeri geldiğinde konuşuruz” diyerek müdahale etmiş, yeri gelen konularda ise “onu daha önce söylemiştiniz” diyerek konuşmaları bitirme gayretine girmiştir. Bununla da yetinmeyip madde hakkında söz isteyen milletvekillerine “diğer maddede söylersin” diyerek, neyin telaşı; acelesi ya da paniği içinde olduğu anlaşılmayan bir tablo çizmiştir.

Niteliksiz bir çalışma usulü ile komisyon gece 02:45 itibariyle teklif maddelerinin tamamını “görüşmüş” olarak kapanmış sadece 10 saat sonrası, yani 8 Ekim 2019 tarihi, saat 12:00 (sonradan 13:00 oldu) için muhalefet şerhi teslim süresi belirlemiştir. Bu anlamda komisyon muhalefet şerhi dâhil bütün işlerini neredeyse tam olarak 24 saat içerisinde sonlandırmıştır. Komisyon divanının komisyon üyelerine ortak bir karar için ya da fikirlerini almak için sorduğu tek şey ise müzakerelerin ilerleyen saatleriyle gelen yorgunluğu gidermek için “dondurma mı, meyve mi” istedikleri sorusu olmuştur.

Kamuoyunda “Yargı Reformu” olarak anılan bu düzenlemeler serisinin ilki olan teklif metnine ilişkin özensizlikler bu bakımdan; siyasi usul, içerik ve yasama tekniği olarak üç başlıkta ifade edilebilir.

Teklif metni siyasal iktidarın ifadelerine göre “tüm partilerle müzakere edilerek” hazırlanmıştır. Fakat parlamentonun 3. partisi olan Halkların Demokratik Partisi sürece dâhil edilmemiştir. Edildiği ifade edilse de bunun görünürlüğünden imtina için büyük bir hassasiyet gösterilmiştir.

İçeriği bakımından ise avukatların özlük haklarına ilişkin bir düzenleme ile başlayan teklif metninin, 2 yıllık bir Olağanüstü Hal (OHAL) enkazı altında kalmış bir ülkenin ihtiyaçlarına hiçbir surette karşılık olmayan düzenlemeler içerdiğinin altı çizilmelidir.

Yasama tekniği bakımından ise; işteş bir eylem alanı olması beklenen komisyonların, formalite icabı bir araya gelip konuşmacıların dinlenmediği, kısıtlandığı ya da ayıplandığı bir ortama dönüşmüş, 39 madde toplamda 24 sat içinde göstermelik olarak görüşülmüştür. Deyim yerindeyse bir “komisyonlar maratonu” söz konusu olsaydı, Adalet Komisyonu’nun bu toplantısı şüphesiz büyük övgüler toplayacaktı.

Ancak AKP iktidarlarının toplumsal mutabakatı katiyen reddeden ve demokrasinin, seçilmiş olanın mutlak inisiyatifi ile hızlı kararlar almak suretiyle gerçekleşeceğine olan inancı, görünen odur ki kemikleşmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi olarak tarif ettikleri yeni yönetim biçimindeki ısrarın nedeninin, tam olarak istişaresiz bir yönetim arayışından olduğunu da bu tutuma bir örnek olarak kaydetmek gerekecektir.

Yargının örgütlenmesi, etkinliği ve işleyişine dair düzenlemelerin daha ağırlıkta olduğu paket, adalet sisteminde ve yargı düzeninde yaşanan derin tahribat ve bunlardan kaynaklanan ağır haksızlıkların giderilmesine, adalet sisteminde yaşanan çöküşe, acil reform ihtiyacına ilişkin düzenleme barındırmıyor. Hâlbuki Türkiye halklarının ihtiyacı olan, toplumun tüm bileşenlerinindâhil olduğu, hep birlikte yapılacak olan sivil, özgürlükçü, demokratik, çoğulcu bir Anayasadır. Bununla birlikte mevcut yasalarda yer alan OHAL döneminde hukuk sistemine dâhil edilenlerin de aralarında olduğu anti demokratik tüm düzenlemelerin sonlandırılacağı, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) rejiminin kaldırıldığı, mevcut yasaların revize edildiği bir yargı reformudur.

Hâkimler, görevlerini, mahkemelerin bağımsızlığı ve mutlak hâkimlik teminatı esaslarına göre, yargısal etik kurallarına uygun olarak yerine getirmeli ve kanunda belirtilenlerden başka, resmî, gayri resmi özel hiçbir görev alamazlar. Ancak HSK’ya ilişkin düzenlemeler de geçmiş dönemlerde iktidar tarafından adaletsiz şekilde tek taraflı yürütülmüştür. Geçmiş dönemde yapılan Anayasa değişikliği ile iktidarın sistemi kendi lehine dizayn etme isteme nedeni ve bunun avantajlardan biri de HSK düzenlemesi olmuştu. Demokratik süreçlerde ortaya çıkan anayasaların öncelikli hedefi hukuk devleti ve demokrasinin asgari temel ilkeleri üzerine toplumsal bütünleşmeyi sağlamaktır, toplumsal bütünleşmeyi demokrasi ve hukuk devleti ekseninde sağlamaktır. Ancak yapılan bunun tam tersi olup, HSK eli ile toplumsal yarılma yaratılarak bunun üzerine sistem inşa edilmiştir. Mevzuatta ne olduğuna bakılmaksızın mevcut HSK tedrisatından geçmiş yargı mensuplarının uygulamaları geldiğimiz günde yargıdaki sorunların başında gelmektedir.

Pakette demokratikleşme, insan haklarının iyileştirilmesi, yargı bağımsızlığı, ceza ve idari yargılama usulünün esasına ve özüne ilişkin düzenlemeler yer almamaktadır. Hukuk ve yargı alanındaki gerilemelere dair hiçbir düzenleme de bulunmamaktadır. 2013 yılında iç güvenlik paketi ile reformların geri alındığı düzenlemeyle başlayan ve sonrasında olağanüstü hal rejiminin kalıcı hale getirildiği düzenlemelerle devam eden süreçte adaletsizlik ve hukuktan sapmanın üst seviyelere ulaştığı yargı sürecine çözüm olabilecek herhangi bir düzenleme mevcut değildir.

Bu düzenlemeyle;

Meslekte on beş yılını tamamlamış avukatlara tanınan yeşil pasaport hakkı gerekli ve iyi bir düzenleme olsa da, kamu hizmeti sunan hekimler ve diğer meslek üyelerine bu hakkın tanınmamış olması ve demokratik hukuk devletine, düzenine aykırı şekilde pakette yer alan “idari tasarruf” kavramının bu vesile ile kanunda da yer alacak olması kabul edilemez. OHAL döneminde Anayasaya ve hukukun temel prensiplerine aykırı alınan tedbirlerden biri olan Kanun Hükmünde Kararname’ler ile (KHK) mağdur edilenlere haklarında soruşturma, kovuşturma ya da kesinleşmiş bir ceza hükmü olmasa dahi pasaport alabilmelerinin inisiyatifiniİçişleri Bakanlığı’na bırakan düzenlemeye yer verilmiş olması, hukuken kabul edilemeyecek olan yasa ile tanınan hakkı idari işlemle sınırlandırmak anlamına gelir.

OHAL döneminde ortaya atılan ve ceza yasalarında yer almayan “iltisak” ve “irtibat” kavramlarının yasa metnine alınmaları, kanun yapım tekniğine uymadığı gibi hukuki de değildir.

OHAL sonrası hukuk ilkeleri yok sayılarak hukuk eli ile gerçekleştirilen hak ihlallerini sonlandırmaya ilişkin herhangi bir düzenleme de yer almamıştır. OHAL düzenlemeleri, kanunlardan çıkarılmak yerine yasalar eli ile yeniden üretilmektedir.Hâlbuki yapılması gereken en acil düzenlemelerden biri OHAL adaletsizliklerinin giderilmesi olmalıdır. Asıl olan özgürlükler olup ancak istisnai olarak ve yasa ile kısıtlanabilir. Olması gereken, KHK’leri kanun haline getiren 7145 sayılı kanunun düzeltilmesi ve gasp edilen hakların doğrudan iadesidir.

Teklifte, hukuk devletine ve insan haklarına saygıya, hak ihlallerini gidermeye yönelik düzenlemelere yer verilmemiştir. Özellikle OHAL ile artan hukuk devletinden uzaklaşmayı giderecek hiçbir düzenleme yer almamıştır. Demokratikleşme perspektifinden uzak, hukuki argümandan uzak düzenlemelerle reform yapılamaz.

Getirilmek istenen Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı hiçbir soruna çözüm olmayacağı gibi bu haliyle yeni sorunlara yol açacaktır. Yargıdan kaynaklı sorunların sorumluluğunu, eğitimin kalitesizliğiyle birlikte akademik camiaya yıkmak yerine sorunun kaynağı olan yargının siyasal erk üzerindeki tahakkümünün sonlandırılması ve gerçek anlamda yargıç tarafsızlığının temin edilmesi gerekmektedir. Avukat sayısının artması ya da mesleki kalitenin ölçümlenmesi amacı öne sürülerek ÖSYM tarafından yapılacak çoktan seçmeli sınavlarla ölçülecek olan hukuki yeterlilik ya da avukatlık becerisi değil ancak bilgi/ezberolacaktır. Kaldı ki ÖSYM’nin geçmiş dönemdehâkim/savcı adayları için yaptığı sınavlardaki şaibeler ortadayken yeniden bu kurumun yapacağı sınavlarla yargı insanlarına nitelik kazandıracağını düşünmek inandırıcı ve yapısal bir çözüm değildir. Bir taraftan sayısı 100’ü aşmasına rağmen yeni hukuk fakülteleri açarken bir yandan sınavla sayıyı sınırlamaya çalışmak paradokstur. Bu nedenle var olan hukuk fakültelerinin aktif bir şekilde denetlenmesi, öğretim üyesi ve fiziki koşullar bakımındanölçülebilir standartlar belirlenerek bu standartların altında kalan fakültelerin kapatılmaları gerekmektedir.

Hâkim Savcılar Kurulu (HSK) gibi bağımsızlığını yitirmiş, siyasal erkin denetim ve kontrolünde olan bir organ yargının yapısal sorunlarına çözüm üretmekten uzak ve haliyle halkın adalet beklentisini de karşılayamamaktadır. Adalet Bakanı’nın kurul başkanlığı yaptığı, 13 üyeden 6’sının partili cumhurbaşkanı tarafından seçildiği bir kurul bağımsız ve tarafsız olamayacağı gibi hukukun üstünlüğünü rehber edinmekten de uzaktır. Bu nedenle başta kurulun tarafsız ve bağımsız olabilmesi, siyasi iktidarlardan ayrı karar verebilme niteliğini haiz olması son derece önemlidir. Yine kurulun bağımsız yapısının bir güvencesi olarak, atama ve disiplin işlemleri de siyasi iktidarlardan bağımsız bir biçimde gerçekleşmelidir.

TMK’nin 7/2. Maddesi’ne “Haber verme sınırını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” cümlesinin eklenmesi teklifte yer almaktadır. Evrensel hukukta, Anayasada ve mevcut bir kısım mevzuatta ifade özgürlüğünün kapsamı bu düzenlemeye yakındır. Yapılması gereken, Türkiye demokrasi önünde engel teşkil eden TMK’ninkaldırılmasıdır. Anayasa’nın 25. maddesinde yer alan “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” hükmü ile uluslararası sözleşmeler ve Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yer almasına rağmen TMK 7/2’ye eklenen cümleciğin reform olarak takdim edilmesi kabul edilemez. Bu reform değil olsa olsa adaletsiz uygulamaların itirafı olur.Uygulamada şiddet içermeyen ifadelerin, terör örgütünün bahsinin dahi geçmediği beyanların suç sayıldığı ve bu şekilde onbinlerce kişinin cezalandırıldığı bir olgusal bir gerçektir. Yasa koyucu, ülkede hukuk insanlarının Anayasa ve uluslararası sözleşmelere aykırı davranarak verdikleri kararların ayyuka çıkması sonrasında bu düzenlemeye yer vermiştir. Hukukun, adaleti tesis etmekle yükümlü yargı mensupları eliyle ihlali Anayasa ve yasalardazaten mevcut olan bir cümlecik ile giderilmeye çalışılmıştır. Anayasa 90. maddesi gayet açık olduğu halde hukuk uygulayıcı ve yürütücüleri bu ilkeye uymamaktadır. Yapılması gereken İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarında ifade özgürlüğüne ilişkin belirlenmiş olan sınırlara uymaktır.

Yine bir kısım suç ve cezalar açısından, İstinaf Mahkemeleri kararı sonrasında Yargıtay’a gidebilmenin yolu açılmaktadır. Bunlar tam da düşünce ifade özgürlüğü kapsamında kalması ve cezalandırılmaması gereken hallerdir. Ancak uygulamada tam da Anayasa 34. maddede açıklanan toplantı gösteri hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerin cezalandırılıyor olması bu düzenlemeye gidilmesine sebep olmuştur. Çözüm bu kapsamdaki düşünce ve eylemelere ceza olmamasıdır. İstinaf ve temyiz dengesi sağlanmaya çalışılmış gibi görünse de istinaf incelemesini, Yargıtay’ın iş yükünü azaltan ara formülolarak lanse eden ve kovuşturma sürelerinin azaltılmasınıhedeflediğini iddia eden siyasi yaklaşımla mevcut uygulamalar birbiriile çelişmektedir.Cumhuriyet Gazetesi davası örneğinden hareketle, aynı davadayargılanan sanıklardan daha az ceza alanların, temyiz sınırının altında kalması nedeniyle, istinaf denetiminden sonra cezaları kesinleşerek infaz edilmeye başlanmıştır. Buna karşın, daha çok ceza alanlar açısından istinaf denetiminden sonra temyiz denetimine yer verilmesi ve sonrasında verilen beraat hükümleri ile süreç farklı bir seyir izlemiştir. Bu gibi durumların yaşanmaması için, usul değişiklikleri apar topar çıkarılmamalı, hukuk kamuoyu ve ilgili sivil toplum örgütlerinin görüş hazırlayabilmesi içinyeterli zaman verilmeli, hukukun yap-boz tahtasına çevrilmesi önlenmelidir. Olaya göre hukuki düzenlemeden vazgeçilmelidir.

Adil yargılama ve uzun tutukluluk sürelerine ilişkin getirilen düzenlemeler yetersizdir. Bilinmektedir ki uzun tutukluluklar siyasi amaçlarla kullanılmaktadır. Son olarak İHAM’ın Demirtaş/Türkiye davasında kısıtlama sebeplerinin aleyhe kullanılamayacağına yönelik karar vermesi, devletin imkân ve yetkilerini kötüye kullandığını ifade etmesi en yakın örnektir.

Yine yapılan düzenlemede özellikle TMK kapsamındaki suçlarda bir yıl altı ayı geçemeyecek denilmekte ve ancak gerekçelendirmek koşulu ile altı ay uzatılabileceği yer almıştır. Gerekçelendirmek Türkiye yargı sisteminde pratikte en zayıf olunan kısım olup ne iddianamelerde ne de mahkeme kararlarında gerekçelendirme görmek mümkün değildir. Ayrıca düzenleme metni muğlak olup kaç kez uzatılacağı da belirsizdir.

Paketle TCK’nin 75.maddesine ön ödeme kurumuyla ilgili bir ekleme yapılmaktadır. Ön ödemeye tabi suçların kapsamını sınırlı olarak genişleten ve ön ödemede taksitlendirme usulünü getiren bu değişiklik ceza yargılama sistemi, toplum yapısı ve tüm mevzuatın uyumlulaştırılmaması gibi sebeplerle uygulamada pek çok adaletsizliğe, eşitsizliğe sebep olacaktır.

İddianamenin iadesine ilişkin düzenlenmede hali hazırda mevcut yasalarda var olan düzenlemelerdendir. Uygulamada özellikle siyasi yargılamalarda ciddi deliller olmaksızın hazırlanan iddianameler ile kişiler haklarından alıkonulmakta, uzun yıllara varan tutuklamalar yaşanmaktadır.

Geldiğimiz noktada evrensel standartlardan ve adalet hedefinden kopan yargı sistemi, başta ifade özgürlüğü, kişi güvenliği ve işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlükler alanında yaşanan yoğun ihlallerin ana kaynağı haline gelmiştir. Bu konumuyla yargı, aynı zamanda muhaliflere yönelik siyasi baskı ve tasfiyenin en önemli aracı konumundadır. İktidarın yaptığı ise süreklilik arz eder şekilde adına kâh strateji kâh eylem planı kâhyargı paketi adı verilen belgeler hazırlayarak kamuoyunda bir reform algısı yaratmaktır.

İktidar tarafından darbe dönemi yasaları esas alınarak sürekli kamu düzeninin tesisi amaçlı yasal düzenlemelere gidilmektedir. Yargı reformları ile yapılması gereken, iktidarın sınırları ile temel hak ve özgürlüklerin korunması rejimini belirlemektir. Toplumun ihtiyacı olan öncelikle demokratik anayasal düzen ile temel hak ve özgürlükler rejiminin korunmasıdır. Yapılacak düzenlemeler demokratik anayasal düzenin geliştirilmesine, eşitlik düzleminde temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesine yönelik olmalıdır

Yargı reformu strateji belgesi sonrasında hazırlanacak olan eylem planı ve yargı paketlerinden asıl beklenti, çökmüş ve çıkmaza girmiş adalet sisteminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan haksız ve hukuksuz mahkûmiyet ve mağduriyetlerin bir an önce giderilmesi için çalışmalara acilen başlanmasıdır. Bu nedenle, başta Terörle Mücadele Kanunu ve Türk CezaKanunu’nda olmak üzere, sistemden kaynaklı çıkmazların ve olumsuzlukların giderilmesi amacıyla evrensel ölçütlere uygun düzenlemeler getirilmelidir.

Hak ve özgürlükleri ağır şekilde kısıtlayan, siyasi tasfiyelere gerekçe yapılan ve yargıya keyfilik sağlayan maddelerin evrensel hukuk ölçütlerinde öncelikli olarak düzenlenmesi gerekmektedir. 15 Temmuz sonrası gelişmelerin, özellikle yargısal süreçte yaşattığı adaletsizlikler bu kadar göz önünde iken yargılanıp ceza alan hâkim ve savcılar tarafından meydana getirilen mağduriyetlerin giderilmesi için yargısal bir mekanizmanın oluşturulması büyük önem arz etmektedir. Kişiler üzerinde yaratılan böylesi haksız mahkûmiyet ve mağduriyetlerin derhal giderilmesi gerekmektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanındaki sorunların çözümü için geliştirilecek yöntem, ifade özgürlüğünü suç olarak tanımlamamalıdır. Düzenlemede özgürlüklerinin yasal güvenceye alınmasına dair hükümlere yer verilmelidir.

Ayrıca teklif yukarıda açıkladığımız pek çok sebeple Anayasa’ya da aykırılık teşkil ettiğinden bu sebeple de görüşülmelere geçilmeden iadesi gerekmektedir. Anayasa, devletin yapısını ve erkler arasındaki ilişkiyi kuran, gücün meşruiyetinin devamı için hukukla sınırlayan bir metindir. Yasa metinleri hazırlanırken eşitlik ve halk yararı temelinde, ayrım gözetilmeksizin hazırlık yapılmalıdır. Temel insan hak ve özgürlükleriyle yakından ilişkili olan bu sınır, tüm toplumu ilgilendireceği iddiası ile topluma sunulan yargı reformu teklifinin HDP ile görüşülmeyeceği şeklindeki beyan ve tutum ile ihlal edilmiştir. Mecliste yer alan Halkların Demokratik Partisi ve HDP’detemsiliyet bulan milyonlarca vatandaş bu kapsamın dışında bırakılarak ayrımcı, eşitliğe aykırı, toplumun bir bölümünün taleplerinden uzak bir teklif hazırlanmıştır. Anayasaya aykırı bu tutum hem parlamenter sisteme hem de demokratik işleyişe aykırıdır.Bu tutum Anayasa’nın amir hükümlerinde belirtilen temsilde adalet ilkesine açıkça aykırılık teşkil etmiştir.

MADDELERE İLİŞKİN

MADDE 1: Madde ile baro levhasına kayıtlı olan ve en az on beş yıl kıdemi bulunan avukatlara hususi damgalı pasaport verilmesi öngörülmüştür. Avukatlık hizmeti; adaletin sağlanması için Anayasa ve kanunlarla yargı makamlarının esas öznelerinden biri olarak tanımlanmaktadır. Evrensel hukuk normlarına göre adaletin sağlanması ve hak unsurunun anayasa ilkeleri çerçevesinde tamamlanması için avukatlık mesleği olmazsa olmaz adalet unsurlardan biridir. Yargılama sürecinde iddia, savunma ve karar makamları aslında eşit statüye sahip olması gereken unsurlardır; ancak Türkiye’deki uygulamalara bakıldığında bunu görmek mümkün değildir.Mahkemelerin fiziki yapılarından tutun da uygulamalarda avukatlara yönelik olan tutumlar ve yasalardaki çelişkiler avukatlık mesleğine ilişkin çarpık bir bakış açısını ortaya koymaktadır. Avukatlık makamına dönük olan bu kısıtlamalar; yargının olmazsa olmazı olan avukatlık mesleğinin mantığına uymamakta ve adaletin tecellisi açısından avukatlığın icrasında ciddi şekilde tahribatlara yol açmaktadır.Avukatlık mesleğinin süregelen ve çözüm bekleyen yığınla sorunları olduğu halde avukatlara sadece hususi damgalı pasaport verilmesi yeterli bir iyileştirme değildir.

Avukatlara tanınan yeşil pasaport, gerekli ve iyi bir düzenleme olsa da pakette yer alan “idari tasarruf” bu vesile ile kanunda da yer alacaktır. OHAL döneminde Anayasaya ve hukukun temel prensiplerine aykırı alınan tedbirlerden biri olan KHK ile ihraç edilenlerin pasaportlarına ilişkin idari tasarruf işlemine burada da yer verilmiştir. Yasa ile tanınan hakkı idari işlemle sınırlandırmak hukuk garabetinden öteye geçmez. OHAL düzenlemeleri kanunlardan çıkarılmak yerine yasalar eli ile yeniden üretilmektedir.

Teklifte getirilen Ceza Kanunu’nun ilgili bölümleri ve ayrıca (3713) Terörle Mücadele Kanunu’nun kapsamında kovuşturma ve soruşturma kapsamına giren suçlardan dolayı soruşturma veya kovuşturma bulunmaması kaydıyla şarta bağlanmış olması ve ayrıca yargı makamlarının yerine konulmuş olan Adalet ve İçişleri Bakanlıklarınca esasların belirtilmiş olması Anayasa ve yasalara aykırılık teşkil edecektir. Ayrıca yargının bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin tartışıldığı, yürütmenin etkisinde kalan yargının mesleğini icra eden avukatlara yönelik haksız soruşturma ve tutuklamalar göz önünde bulundurulduğunda bu geniş yetki ve sınırlandırma avukatların aleyhine olabilecek bir durumu teşkil etmektedir.

Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile insan haklarını esas alarak, adalet hizmetlerinin adil, hızlı ve etkili bir şekilde sunulmasını sağlayacak politikaları geliştirmek ve uygulamak için avukatların da hâkim ve savcıların sahip oldukları sosyal güvencenin kapsamına alınmasını gerektirmektedir. Bu minvalde avukatların tabi oldukları sosyal güvenlik haklarının genişletilmesi ve adalet mekanizmasının üç önemli sacayağından biri olan avukatlara, hak ettikleri sosyal güvencenin sağlanması gerekmektedir.

MADDE 2:Teklifin 2. maddesinin gerekçesinde, 15 Temmuz Darbe Girişimin takip eden 6. günde, 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen; 2 yılda 7 kez, 3'er ay süreyle uzatılan ve sonuç olarak 18 Temmuz 2018 tarihinden yeniden uzatılmadığı için doğal olarak sona eren OHAL döneminde çıkartılan toplam 36 Kanun Hükmünde Kararnameye (KHK) ekli listelerle pasaportları ellerinden alınan kişilere pasaportlarını geri alma imkanı getirildiği ifade edilmektedir. 5682 sayılı Pasaport Kanunu’nda değişiklik öngören bu madde ilk bakışta bir iyileştirme ya da teklifin genel tarif şekli ile “reform” olarak sunulsa da, politik durum bakımından bunun şüpheyle yaklaşılması gereken bir konu olduğu açıktır. Öncelikle 2 yıl süren OHAL süresince pasaport kanununda yapılan değişikliklere bakmak gerekirse:

Pasaport Kanunu ve İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri hakkında Kanun’da yapılan değişikliklerle idari kararla pasaport verilmeme işlemi genişletildiği gibi önceden EGM bünyesinde verilen pasaport ve sürücü̈ belgesi vb. belgelerin artık Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından sağlanması kararlaştırıldı.

5682 sayılı Pasaport Kanunu’nda yapılan değişikliklerle pasaport düzenlemesi için istenen belgeler ve başvuru yerleri İçişleri Bakanlığı’nın inisiyatifi ne bırakıldı (KHK 676 md. 10).

Ayrıca Pasaport Kanunu’nun ilgili maddesinde “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenlere” ibaresi yeterli görülmeyerek hemen ardından “ve terör örgütlerine aidiyeti, iltisak veya irtibatı belirlenen yurtdışındaki her türlü̈ eğitim, öğretim ve sağlık kuruluşları ile vakıf, dernek veya şirketlerin kurucu ve yöneticisi olduğu veya bu yerlerde çalıştığı İçişleri Bakanlığınca tespit edilenlere” pasaport verilmez cümlesi eklendi (KHK 674 md. 23).

3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’da değişiklikler yapıldı. Bakanlığın görevlerini içeren maddeye “pasaport hizmetlerini yürütmek” ibaresi; bir diğer maddeye eklenen bent ile pasaport, pasaport yerine geçen belgeler ve sürücü̈ belgeleri ile ilgili yetki, usul ve esaslara ilişkin bir düzenleme yapıldı (KHK 676 md. 23, 25).

Yine aynı kanuna eklenen bir geçici madde ile EGM tarafından yürütülen pasaport ve sürücü̈ belgesi hizmetlerine ilişkin iş ve işlemlerin, bir yıl içerisinde Nüfus ve Vatandaşlık İsleri Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi öngörüldü. Bu sürenin uzatılması hususunda Bakanlar Kurulu yetkili kılındı (KHK 676 md. 26).

Pasaport ve sürücü̈ belgelerine ilişkin olarak Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne devredilen görevler hakkında diğer mevzuatta EGM’ye yapılmış̧ olan atıflar Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne, mahalli emniyet makamlarına yapılmış̧ olan atıflar ise nüfus müdürlüklerine yapılmış̧ sayıldı (KHK 676 md. 26).

6749 sayılı Olağanüstü̈ Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’da değişiklik yapıldı. Buna göre yürütülen soruşturmalar sırasında milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği veya iltisaklı ya da bunlarla irtibatı nedeniyle haklarında idari işlem tesis edilenler ile aynı gerekçeyle haklarında suç̧ soruşturması veya kovuşturması yürütülenler, işlemi yapan kurum ve kuruluşlarca ilgili pasaport birimine derhal bildirilecektir. Bu bildirim üzerine ilgili pasaport birimlerince pasaportlar iptal edilebilecektir (önceden “edilir” ibaresi bulunmaktaydı) (KHK 690 md. 25).

OHAL KHK’leri ile getirilen düzenlemeler neticesinde gerçekleşen pasaport tahditlerine ilişkin verilere bakılacak olursa da:

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 12 Aralık 2017 tarihli açıklamasına göre 234 bin 419 pasaport iptal edilmiştir, fakat bu tarihten sonra da çıkan KHK’ler olduğu da düşünülürse bu sayının daha fazla olduğu açıktır, bununla beraber Soylu'ya göre Mayıs 2019'da "75-80 bin civarında" bir tahdit kalmıştır. Bakanlığın 21 Eylül 2018 tarihinde bir soru önergesine verdiği cevaba göre ise 155.350 pasaportun iptal şerhleri kaldırılmıştır. Aynı şekilde Bakanlığın 1 Mart 2019 tarihli açıklamasına göre ise57 bin 191 kişinin daha pasaportundaki idari tahdit kaldırılmış ve toplamda 212 bin 541 kişinin pasaportundaki tahdit kaldırılarak, pasaportları geçerli hale getirilmiştir.

Buraya kadar anılan uygulamalar, 2 yıl süren OHAL dönemi içinde idarenin tasarrufu ile toptancı bir siyasal adalet anlayışı ile gerçekleştirilmiş uygulamaların yalnızca bir kısmıdır. OHAL’e en genel planda bakıldığında ise durum şöyledir:

İnsan Hakları Ortak Platformu’nun (İHOP) 21 Temmuz 2016-20 Mart 2018 tarihlerini kapsayan ve 17 Nisan 2018’de güncellenen raporuna göre, 36 Kanun Hükmünde Kararname ile 134 bin 144 kişi ihraç edildi, 16 Temmuz 2016 tarihinden 20 Mart 2018 tarihine kadar ise en az 228 bin 137 kişi tutuklandı.

“Terör örgütü propagandası yapmak, bu örgütleri övmek, terör örgütleri ile iltisaklı olduğunu alenen beyan etmek, halkı kin, nefret ve düşmanlığa sevk etmek, devlet büyüklerine hakaretlerde bulunmak, devletin bölünmez bütünlüğüne ve toplumun can güvenliğine kast etmek, nefret söylemleri içeren paylaşımlarda bulunmak” iddiasıyla toplam 45 bin 415 sosyal medya hesabı incelemeye alındı ve tespit edilen 17 bin 89 kişi hakkında işlem uygulandı. 23 Temmuz 2016’da çıkarılan bir KHK ile gözaltı süresi 30 gün olarak belirlendi.

Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından 4 Kasım 2016’da düzenlenen operasyonla HDP Eş Genel Başkanları da dahil olmak üzere 12 milletvekili gözaltına alındı, sonrasında 9’u tutuklandı. İlerleyen aylarda tutuklanan HDP’li milletvekili sayısı 15’e yükseldi.

HDP’nin ondan fazla milletvekili çeşitli dönemlerde tutuklanırken, çok sayıda belediye başkanı da demir parmaklıklar ardına gönderildi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) yayımladığı rapora göre 28 Nisan – 21 Haziran arasında 361 HDP’li gözaltına alındı.

Ocak 2018’deki İçişleri Bakanlığı verilerine göre HDP’li 102 belediyeden 94’üne kayyım atandı. CHP’den ise milletvekili Enis Berberoğlu tutuklandı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin açıklamasına göre OHAL kapsamında işsiz kalan gazeteci sayısı 10 bini aştı. Kapatılan kurumlar arasında sayıca en fazlası ise dernek ve vakıflardı. 1.748 vakıf ve dernek KHK’larla kapatıldı.

OHAL döneminde bir referandum bir de Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinin bir arada yapıldığı genel seçim düzenlendi.

Ocak 2019’da yayımlanan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu Faaliyet Raporu’na göre OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile 131 bin 922 "tedbir" gerçekleşti.

OHAL’de en az 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edildi, 270 kişinin öğrencilikle ilişiği kesildi, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatıldı, 3 bin 213 personelin rütbesi alındı.

Rapora göre ayrıca, OHAL/KHK mağdur yakınları olan ikincil mağdurların sayısı 1 milyon 500 bine yaklaştı.

Kapatılan 179 medya kuruluşu arasında 53 gazete, 37 radyo istasyonu, 34 televizyon, 29 yayınevi, 20 dergi ve 6 haber ajansı bulunuyor.

Türkiye Medya Sahipliği İzleme raporuna göre 2 yılda 6 bin 81 akademisyen ve üniversitelerin idari kadrosundan bin 427 personel ihraç edildi, bu ihraç kararlarından 185’i kaldırıldı. 5 bin 896 akademisyen ve 1427 idari kadro personeline yönelik ihraçlar geçerliliğini koruyor. OHAL sonrası 2 bin 49 Türk Silahlı Kuvvetleri personeli ihraç edildi, 176 emekli askerin rütbesi geri alındı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Mart 2019 tarihinde yaptığı açıklamada 15 Temmuz 2016’dan sonraki süreçte 511 bin kişinin gözaltına alındığını ve 30 bin 821 kişinin tutuklandığını söyledi.

OHAL’de yaşanan ihlaller bakımından bir mevzuat tartışması yapmak da meselenin bütünlüklü bir kavrayışına erişmek için elzemdir, çünkü OHAL bir hak ihlalleri zinciri olduğu kadar mevzuatın da bir ihlalidir ve bu anlamda aslında, adaletsiz olduğu gibi “hukuksuzdur” da. Bu bakımdan, OHAL ile ilgisi olmayan ve olağan yasalarla düzenlenmesi gereken konuları düzenleyen ve dolayısıyla yasama yetkisinin devri niteliğini taşıyan KHK’ler ve genel, soyut ve kişilik dışı kurallar içermeyen, kişiselleştirilmiş̧ cezalandırma niteliğinde olan ve bu nedenle yargı yetkisinin devri niteliğini taşıyan KHK’ler barındırıyor olmaları nedeniyle, bu dönem boyunca yayınlanan KHK’ler, Dinçer Demirkent, Murat Sevinç̧ ve Kerem Altıparmak imzalı bilgi notuna göre “atipik KHK’ler” olarak tarif edilmektedir.

Buna göre:

“…iki yıla yaklaşan son olağanüstü̈ hal rejimi atipik önlemleriyle daha önceki olağanüstü̈ hallerden de ayrılıyor. Bu yönüyle olağanüstü̈ yönetim usulleri açısından bile olağanüstü̈ bir yönetim tarzı ile karşı karşıya kaldığımız söylenebilir.

OHAL’inatipikliği sadece hukuken mevcut alternatiflerden daha önce kullanılmamış̧ olanların bu dönemde kullanılmasından ibaret olsaydı, yürütmenin kendisine tanınan takdir marjı sınırları içerisinde kaldığını söyleyebilir, bu tutumu sadece yerindelik açısından eleştirebilirdik. Oysa 21 Temmuz rejimininatipikliği, Anayasa’nın ve uluslararası hukukun çizdiği olağanüstü̈ hal sınırlarının dışına çıkmasından kaynaklanmaktadır.

Şüphesiz, bu hukuka aykırılıkların sonradan alınacak önlemlerle giderilebileceği düşünülebilir. Örneğin, yüz binin üzerinde kamu görevlisinin kamu görevinden çıkarılmasına, yüzlerce kurum ve kurulusun kapatılmasına neden olan KHK’lere karşı kapalı olan hukuksal başvuru yollarının OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu yolu ile açılmasının bu yönde bir adım olduğu iddia edilebilir. Özellikle, aylarca bekleyen OHAL KHK’lerinin TBMM’den jet süratiyle geçirildiği bu dönemde, atipikliğin hızla düzeltilebileceği de savunulabilir.

Ne var ki 21 Temmuz rejiminin yarattığı ve Anayasa Mahkemesinin OHAL KHK’lerini incelemeyi reddetmesiyle kurumlaşan yapısal bozuklukların kendi de sorunlu olan bu yöntemle aşılması mümkün görünmemektedir. Gerçekten de aylarca hiçbir işlem yapılmayan, Anayasaya aykırı bir şekildeTBMM Genel Kurulu’na getirilmeyen OHAL KHK’leri, Meclisten esi benzeri görülmemiş̧ bir süratle geçirilmiş̧, bu düzenlemelerin yarattığı hukuki sorunlar tartışılamamıştır.

21 Temmuz Rejimi’nin yarattığı hukuk düzeni, anayasal düzenimizin en temel ilkelerini askıya almıştır. Öyle ki yasa ile düzenlenemeyecek olan birel işlem niteliğindeki düzenlemeler yasa ile yapılmış̧ buna karşılık idari makama yasayı ortadan kaldırabilecek bir idari işlem tesis etme yetkisi tanınmıştır. Yukarıda sayılan ve eklerinde ihraç̧ listelerini barındıran 14 Olağanüstü̈ Hal KHK’si anayasa ve içtüzükte belirtilen sürelere uyulmadan yasalaşmıştır. Böylece AYM’nin kendi önüne koyduğu engel de ortadan kalkmış̧ olmaktadır. Anayasal bir devlet ile 21 Temmuz rejimi arasındaki çelişki artık AYM’nin sahasındadır. AYM, önüne gelmesi halinde ya OHAL KHK’leri vakasında olduğu gibi hukuk devleti açısından geri dönülmez bir hataya imza atacak ya da anayasasızlaşmanındaimileşmesine dur diyecektir.”

“Atipik OHAL KHK’leri” tanımlamasını, darbe girişimi ile ilgili olmayan bazı KHK düzenlemeleri ve düzenledikleri ilgisiz alanları örneklendirmek gerekirse:

Bütün bu çerçevede bakıldığında, teklifin 2. maddesinin gösterilen gerekçesi ile teklifi hazırlayan iradenin niyetleri arasında bir çelişki ortaya çıkmaktadır:

Aslında hukuk dairesi dışında gerçekleştirilmiş bir dizi ihlalin; hınç yüklü bir uygulamanın, bir reform retoriği ile siyasal iktidarın lütfu gibi giderileceği vaadi.

Çünkü ilgili madde koyduğu şerh ile zaten tahditler ile ilgili inisiyatifin en başından beri fiili olarak siyasal iradede olduğunu itiraf etmekle kalmıyor, bundan sonrası için tahdit uygulamalarının İçişleri uhdesinde olması için yasal bir zemin de hazırlamış oluyordur.

Bu anlamda “1. Yargı reform paketi” olarak anılan bu ilk teklifin daha başlangıcında, karakteri OHAL işe özdeşleşmiş Erdoğan iktidarının alışıldık tavrının tekrar ettiği görülmektedir.

Öyle ki ilk maddesi ile aslında tamamen özlük meselelerinin alanına giren “avukatlara pasaport” vaadi ardına eklenmesi de göz önünde bulundurulursa, dolaşım özgürlükleri ihlal edilenlerle ilgili iyileştirici bir tavır içinde olmayan iktidar, meselenin kendisi için harcadığından daha fazla çabayı bu tutumunu perdelemek için harcamış gibi görünmektedir.Diğer bir deyişle atipik OHAL döneminin mimarı olan iktidar, tipik davranışlarını sürdürmektedir. Nitekim OHAL’i 8. defa uzatmamış olmakla da övünmeyi bilen iktidar, bununla beraber OHAL’i ikame edecek her türlü düzenlemeyi yapmaktan da geri durmamıştır. Bu anlamda istisnasız olarak “şecaatini arz ederken sirkatini söyleyen” Erdoğan rejiminin, övündüğü OHAL döneminden nedamet getirmeye gebe bir düzenlemeye gitmesi politik gerçekliğe de aykırıdır.

Bu bakımdan, teklifin 2. maddesinin düzenlediği pasaportlar konusunda en açık deyişle yapılmak istenen, yargının yürütmeye yedeklenmiş durumuna yasal zemin kazandırmaktır, çünkü Anayasa 23. Maddede açıkça belirtildiği üzere “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir.”, bunun dışında bir idari kararla pasaportlara tahdit uygulanmasının hukuki bir karşılığı yoktur. Kendi hukukuna uygun davranmış, yani atipik olmayan bir OHAL dönemi geçirmiş olsaydık, OHAL’in kalktığı anda pasaport tahditlerinin de hükümsüz kalması beklenirdi. Bu anlamda, bu “reform” maddesi, aynı anda hem Anayasa ihlali hem de kalıcı OHAL mahiyeti ile “re-formasyon” değil “de-formasyon” maddesidir.

Teklifte buna ilişkin en net gösterge, Olağanüstü Hal döneminde ortaya atılan ve ceza yasalarında yer almayan “iltisak” ve “irtibat” kavramlarının yasa metnine alınmalarıdır. Şayet pasaport tahditlerinin kaldırılmasına dönük bir niyet var ise bu, herhangi bir düzenleme yaparak değil, mevcut hukuki düzenlemelerin işlemesinin önüne geçmeyerek pekala yapılabilecektir. Buna rağmen “reform” yaygarası ile siyasal bir çıkara erişilmek isteniyorsa, bu doğru bir yöntem olarak KHK’leri kanun haline getiren 7145 sayılı kanunun düzeltilmesi ve gasp edilen hakların doğrudan iadesi şeklinde de yapılabilir. Aksi durumda yapılacak her müdahale, yargı sistemini bir hak öğütücüsüne dönüştürenlerin itirafı olmaktan öteye geçmeyecektir.

Bu konuda asıl olarak ne yapılması gerektiğine ilişkin detaylı ve önemli bir yol haritası mahiyetinde olan ve meselenin önemli muhataplarından olan Barış İçin Akademisyenler imzalı açıklamanın tam metni meseleye en hakkaniyetli bakışı sunmaktadır:

Barış Akademisyenlerinin Üniversitelerine Dönmeleri Anayasal Bir Gerekliliktir!

11 Ocak 2016 tarihinde “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı metni imzalayarak kamuoyuyla paylaştığımız için, üç buçuk yılı aşkın bir süredir bir cadı avına maruz kaldık. Anayasaca güvence altına alınmış hakkımızı kullanarak, devletin o dönemde bölgede izlediği politikaların hukuk devletinin sınırlarını çiğnememesi gerektiğini ve savaşı tırmandıran şiddete dayalı politikaların yerine barışı tesis etmeyi öngören politikaların izlenmesi gerektiğini söyledik. Eleştiriye açık bu sözlerimizi aynı zamanda çözüme giden yolda bir tartışma başlatmak için de ifade ettik. Ancak hiç hak etmediğimiz mesnetsiz suçlamalarla ve orantısız bir şiddet politikasıyla karşı karşıya kaldık. Nihayetinde Anayasa Mahkemesi, 26 Temmuz 2019 tarihinde karara bağladığı başvuru değerlendirmesinde, yaptığımız eylemin, “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetti. Bu karar, 19/9/2019 tarihli - 30893 sayılı Resmi Gazetede yayınlandı. Eylül ayının ortasından bu yana söz konusu Anayasa Mahkemesi kararına atıfla, bilgisine erişebildiğimiz 329 imzacı “terör propagandası” suçlamasıyla yargılandıkları davalardan beraat etti. Çok yakın bir zamanda yargılanmakta olan 282 imzacı hakkında da beraat kararı verilmesini bekliyoruz. Ardından da davaları Anayasa Mahkemesi kararından önce tamamlanmış olan 203 imzacının, yeniden yargılanarak beraat edeceklerini öngörüyoruz. Ancak yargılandığımız davalardan beraat etmemiz, yaşadığımız haksızlıkların telafi edilmesi anlamına gelmiyor. Çünkü haksız yere çok bedel ödedik.

Geride bıraktığımız üç buçuk yıl içinde,

- 89 imzacı akademisyen sözleşmeleri yenilenmeyerek ya da iş akitleri feshedilerek işten çıkartıldı. 

- 72 imzacı akademisyen çalıştıkları kurumda bazen açıkça bazen örtük biçimde uygulanan baskılar, kısıtlamalar neticesinde görevlerinden istifa etmek zorunda kaldılar. 

- 27 imzacı akademisyen yine aynı nedenlerden ötürü emekliye ayrılmak zorunda kaldı. 

- 15 Temmuz 2016 Darbe girişimi sonrasında ise 398’i devlet üniversitelerinden, 8’i vakıf üniversitelerinden 406 imzacı akademisyen, herhangi bir soruşturma dahi geçirmeksizin OHAL döneminde çıkartılan KHK'lar ile görevlerinden ihraç edildiler, pasaportlarına tahdit konuldu.

Yani, Anayasa Mahkemesi tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hükme bağlanan bir fiilden dolayı, bugün 549 imzacı görev yapmakta oldukları kurumlardan ayrılmak zorunda kalmıştır. Eğer Türkiye halen bir Anayasal Hukuk Devleti ise 406’sı KHK’lı olan ve pasaportlarına da tahdit koyulan toplam 549 imzacı akademisyenin, 11 Ocak 2016 öncesinde çalışmakta oldukları kurumlardaki görevlerine kayıtsız şartsız iade edilmeleri gerekmektedir.

Bu çerçevede,

1) “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı bildirinin imzacısı oldukları için, KHK ile ihraç edilmemekle birlikte, sözleşmesi yenilenmeyen, sözleşmesi feshedilen, istifa etmek ya da emekliye ayrılmak zorunda kalan tüm imzacıların görevlerine iade edilebilmeleri için Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) derhal gereken adımları atmalıdır. Görevlerinden ayrılmak zorunda kalan imzacılara bir çağrı yaparak bilgilerini toplamalı, ilgili kurumlarla gerekli yazışmaları yaparak bilgisini topladığı tüm imzacıların işlerine dönmesini sağlamalıdır.

2) “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı bildiriyi imzaladığı sırada Türkiye’de herhangi bir kurumda istihdam olmaksızın lisansüstü eğitimine devam eden ya da lisansüstü derecesine sahip akademisyenlerin işe alım sürecinde önlerine engel olarak çıkartılan güvenlik ve arşiv soruşturması uygulamasına derhal son verilmelidir. Bu uygulamanın kanunilik ilkesiyle çeliştiği ve Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına bir müdahale oluşturduğunun Anayasa Mahkemesince de karara bağlandığı dikkate alınmalıdır.

3) Rektörlükler tarafından YÖK’e iletilen listeler eliyle KHK kapsamında meslekten ihraç edilen imzacı akademisyenlerin,

a) Pasaportlarının üzerindeki tahdit kayıtsız şartsız derhal kaldırılmalıdır. Pasaport üzerindeki tahdidin kaldırılması sürecinde, Yargı Reformu tartışmaları çerçevesinde medyaya yansıdığı üzere İçişleri Bakanlığınca yürütülecek soruşturma sonucunun koşul olarak getirilmesi önerisi Anayasa’ya aykırıdır ve kabul edilemez.

Yine aynı akademisyenlerden,

b) Öğretim üyesi, öğretim görevlisi, uzman ya da 2547 sayılı Kanunun 33/a bendine göre istihdam edilmiş araştırma görevlisi olarak çalışırken ihraç edilmiş olanlarının, öncelikle ihraç edildikleri kurumda göreve başlamaları sağlanmalıdır.

c) Bahsi geçen akademisyenler, eğer ihraç sürecinde yaşananlardan ötürü eski kurumlarına dönmek istemezlerse kendilerinden başka kurum tercihleri yapmaları istenmeli ve kadro uygunluk durumuna göre bu tercihlerden birinde istihdam edilmeleri sağlanmalıdır.

d) Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamında araştırma görevlisi iken ya da 2547 sayılı Kanunun 50/d bendine göre istihdam edilmiş araştırma görevlisi iken görevden ihraç edilenler, yeni hak kayıplarına uğramalarının engellenmesi için doğrudan 2547 sayılı Kanunun 33/a bendine göre araştırma görevlisi olarak istihdam edilmeli, eğer bu süre zarfında doktoralarını bitirmişlerse doktor öğretim üyesi olarak istihdam edilmelidirler.

e) Yine ÖYP ya da 50/d kapsamında çalışırken ihraç olan araştırma görevlilerinden lisansüstü eğitimi devam edenlerinin göreve iadeleri yapılırken, aynı zamanda lisansüstü eğitimlerine devam ettikleri kurumlaragörevlendirmeleri de eşzamanlı olarak yapılmalıdır.

f) Göreve iade olan tüm imzacı akademisyenlerin ihraç edildikleri tarihten göreve iade oldukları tarihe kadar geçen süre içinde ödenmemiş maaşları faiziyle birlikte herhangi bir başvuru yapmak gerekmeksizin kendilerine ödenmelidir.

11 Ocak 2016’dan bu yana imzacı akademisyenlere dönük yürütülen baskı politikası, Türkiye’deki üniversiter yapıya ve akademik özgürlüklere çok büyük zarar vermiştir, vermeye devam etmektedir.

İmzacı akademisyenlerin uğramış oldukları haksızlıklar telafi edilerek görevlerine döndüklerinde sadece haksızlığa uğramış akademisyenler değil, aynı zamanda tüm üniversite bileşenleri (öğretim elemanları, öğrenciler, idari personel, veliler) ve bir bütün olarak üniversite kurumu kazançlı çıkacaktır.Giderek artan beyin göçü bir nebze olsun durabileceği gibi, Anayasa’da yer alan “ifade özgürlüğü” nosyonu ve Türkiye demokrasisi güç kazanacaktır.

Daha da önemlisi böylece, evrensellik ve bütünsellik anlamlarını taşıyan Latince universitas terimine dayanan üniversite, kelime anlamının içerdiği barış kavramıyla barışmaya bir adım daha yaklaşmış olacaktır.

Hal böyleyken barış akademisyenlerinin görevlerine dönmeleri için tüm demokratik kamuoyunu destek olmaya, sesimize ses katmaya çağırıyoruz.

MADDE 5: Hukuk Mesleklerine Giriş sınavı öngörülmüştür.

Getirilmek istenen Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı hiçbir soruna çözüm olmayacağı gibi, yeni sorunlara yol açacaktır Tüm düzenlemelerden evvel yargı bağımsızlığının temin edilmesi gerekmektedir. Avukat sayısının artması ya da mesleki kalitenin ölçümlenmesi amacı öne sürülerek ÖSYM tarafından yapılacak çoktan seçmeli sınavlarla ancak bilgi ölçülebilir, avukatlık becerisi ölçülemez. Kaldı ki ÖSYM’nin geçmiş dönemde hakim adayları için yaptığı sınavlardaki şaibeler ortadayken yeniden bu kurumun yapacağı sınavlarla yargı insanlarına nitelik kazandırmak inandırıcı ve yapısal bir çözüm değildir. Bir taraftan yeni fakülteler açarken bir yandan sınavla sayıyı sınırlamaya çalışmak doğru değildir. Bu nedenle var olan Hukuk Fakültelerinin aktif bir şekilde denetlenmesi, öğretim üyesi ve fiziki koşullar bakımından ölçülebilir standartlar belirlenerek bu standartların altında kalan fakültelerin kapatılmaları gerekmektedir.

MADDE 10: Adalet akademisine ilişkin düzenlemeler yer almıştır.

Hakim ve savcıları eğitmek, yargıda bağımsız kararların hakim olmasını sağlamak amacıyla 31 Temmuz 2003'te kurulan Türkiye Adalet Akademisi, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin hemen ardından “Gülen yapılanmasının hizmetinde” olarak gösterilmişti. Akademi bu yüzden, Temmuz 2018’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılmıştı. Akademinin kapatılmasının ardından aynı KHK ile Hakim ve Savcı Eğitim Merkezi kurulmuştu. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Adalet Akademisi'nin yeniden kurulmasının yanı sıra bu merkez de kapatıldı.

Ancak Türkiye'de hakim ve savcılar başta olmak üzere yargı alanında çalışanlara eğitim verecek Türkiye Adalet Akademisi'ninCumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden kurulması, yargı bağımsızlığı açısından ciddi tartışmalar yaratmıştır. Kamu tüzel kişiliğinde, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip akademinin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulmuş olması hukukçular tarafından hem "anayasaya aykırı” bulunmuş hem de “yargının bütünüyle cumhurbaşkanının eline teslim edilmesi” olarak görülmüştür.

Akademinin yasa ile kurulması vekendisine verilen görevlerin gereği olarak özerk bir yapıda ve tam bağımsız bir kuruluş olarak öngörülmesi gerekirken, başkanlık merkezli, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir idari-siyasal birim olarak öngörülmesinin hakim ve savcı adaylarına hukuki ve bilimsel bir formasyon verme hedefini gölgelediği eleştirileri dile getirilmiştir. Türkiye'de kuvvetler ayrılığı olmadığı için Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle kurulan Adalet Akademisinin de tam bağımsız ve özerk bir kurum olamayacağı, Akademi Genel Sekreterini ve denetim kurulu üyelerini Adalet Bakanı onayı ile atayan bir Akademinin tam bağımsız çalışamayacağı ve daha önce Gülen cemaatinin bir yapılanması gibi çalışan Akademinin bu haliyle şimdi de saraya bağlı hukukçuların yetiştirildiği bir yapıya dönüşeceği ortadadır.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısının bağımsız ve tarafsız bir yapı olmadığı, dolayısıyla bu kurulun baştan itibaren yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin oluşturulması mahkemelere tavsiye ve talimatlara son verilmesi, mahkemelerin vermiş oldukları kararlara saygı duyulması elzemdir. Hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi için yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı esastır. İnsan kaynaklarının iyi kullanılması, savunma hakkına anayasal düzeyde saygı gösterilmesi ve korunması, adalete erişimin kolaylaştırılması, ceza ve adalet sisteminin tarafsızlığının sağlanması, kanun önünde eşitlik ilkesinin hâkim kılınması ve ayrıca bütün yargılama sistemlerinin sadeleştirilmesiyle yargı kararlarının idare karşısında etkinliğinin arttırılması şarttır. Bu bağlamda; erklerin ayrılığı ve yasama ile yürütmenin mutlak düzeyde yargı üzerindeki tahakkümünün sonlandırılması hukuk devleti açısından da olmazsa olmazlardandır.

Bu saydığımız sebeplerden dolayı tarafsız ve bağımsız yargı mekanizmasının oluşabilmesi için; HSK kurumunun kaldırılarak onun yerine bilimsel ölçülerde olduğunu düşündüğümüz, Adalet Yüksek Kurulu’nun oluşturulması ve anayasal bir kurum haline getirilmesi elzemdir. Bu kurulun biçiminin ve çalışma usullerinin aşağıdaki gibi düzenlenmesi gerekmektedir.

MADDE 13: TMK’nın Türkiye yargı mevzuatından bir bütün olarak kaldırılması gerekirken teklifte sadece 7. maddeye bir cümle eklenmiştir. Halbuki teklif gerekçesinde de açıklandığı üzere uygulamada hukuk uygulayıcılarının uluslararası mevzuat ve Anayasa aykırı kararlar verilebilmesinin sebeplerinden biri de Terörle Mücadele Kanunu’dur. Terörle Mücadele Kanunu’nda yer alan terör tanımının çok geniş ve belirsiz olması hak ve özgürlükleri sınırlanma ve kısıtlanmalarına sebep olmaktadır. Türkiye’de, soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda hem terör tanımın geniş olmasının ve hem de uygulamada bunu da aşan fiili genişletilmenin yarattığı sorunlar yaşanmaktadır. Demokrasi ve insan haklarının korunabilmesi için tanımın daraltılması gerekmektedir. Ancak yapılan düzenlemede bu hususlar dikkate alınmaksızın ek bir fıkra ile sorun giderilmeye çalışılmıştır. Yapılması gereken terör suçlarının tanımı, hangi suçların terör eylemlerini oluşturduğunun tam olarak tanımlanması ve bu suçları ölüm ya da kişilere karşı ağır şiddet eylemleri ve rehin alma ile sınırlanmasını içeren BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin (ICCPR) 15. Maddesince öngörülen yasallık ilkesi başta olmak üzere uluslararası norm ve standartlara uygun hâle getirilmesidir. mevcut durumda hiçbir şiddet eylemine karışmasa bile insanlar ve kuruluşlar terörist olarak suçlanabilirler. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, insan hakları savunucuları, sendikacılar, sanatçılar, kadınlar, belediye başkanları, milletvekilleri, siyasetçiler, öğrenciler teröristlikle suçlanabiliyorlar. TMK’nın “Terör örgütleri” başlıklı 7. maddesi Türkiye yargısı tarafından çok sık başvurulan ve ifade özgürlüğünü tehdit eden maddesi olması sebebiyle kaldırılmalıdır.

MADDE 16: Türk Ceza Kanunu, yapılış aşamasında ve uygulamaya konulurken TMK’ya ihtiyaç duymayacak şekilde hazırlanmıştır. Nitekim TCK’da, halen yürürlükte bulunan TMK’nın 2., 6., ve 7. maddelerini karşılayacak düzenlemelere yer verilmiştir. Ancak bu hükümler de tıpkı TMK’daki gibi muğlak ve geniş ifadeler içermektedir. Özellikle “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlığı altında düzenlenen 220/6, 7 ve 8. maddeleri ile “Silahlı örgüt kurma” başlığı altında düzenlenen 314/3. madde, uygulamada en sık karşılaşan sorunlu hükümlerdir. Suç ve ceza normu yaratmada genel kanun niteliğinde olan TCK, özel kanun niteliğindeki TMK'nın içerdiği muğlak hükümler ekseninde uygulanmakta, bu bağlamda aralarındaki genellik-özellik ilişkisi bertaraf edilmekte ve TMK, suç ve cezalar açısından temel belirleyici yasa haline getirilmektedir. Bunun tehlikesi, TCK'da öngörülen güvence hükümlerinin, TMK gibi belli suçlara özgülenmiş bir kanun esas alınarak uygulanması yoluyla daraltılmasıdır. Bu nedenle, TCK’nın 220/6-7-8 maddeleri ve 314/3. maddesi kaldırılmalıdır.Şayet bu söz konusu olmayacaksa ilgili maddeler, AİHM standartlarına uyumlu hale getirilmelidir. (TCK madde 220:Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.

Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Madde 314/3: Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır”)

 “Dolaylı örgüt üyeliği” olarak tanımlanabilen TCK’nın 220/6-7. maddesi nedeniyle, TCK’nın 314/3. maddesi yerine doğrudan TCK’nın 314/2. maddesinden davalar açılmaktadır. Bu durumda TCK’nın 314/2-3. maddesinin uygulama biçimi göz önüne alınarak, yeniden düzenlenmesi gündeme alınmalıdır. AİHM Abdulcelilİmret/Türkiye kararında TCK’nın “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” şeklindeki hükmünü “öngörülemez ve fazla geniş yorumlandığı”na dair eleştirisi çerçevesinde 220/7. maddesi değiştirilmelidir. Aynı şekilde, TCK’nın 220/6. ve 8. maddeleri ile 314. maddesi yeniden düzenlenmelidir. Zira “Terör örgütünün amacının propagandasını yapmak” gibi tanımlamalar tıpkı TMK’daki gibi son derece belirsiz, geniş ve keyfi yorumlamaya elverişlidir.

AİHM’nin Taner Akçam/Türkiye kararında, ifade özgürlüğü açısından tehdit oluşturduğu karar altına alınan “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” başlıklı TCK’nın 301. maddesi ve benzer içerikteki “Temel millî yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama” başlıklı 305. maddesi gözden geçirilmeli ya da kaldırılmalıdır. TCK’nın 301. maddesi, AİHM’nin Hrant Dink kararından sonra değiştirilmiş, maddede yer alan “Türklük” yerine “Türk Milleti” ibaresi konulmuştur. Ancak bu değişiklik maddedeki belirsizliği ortadan kaldırmakta yetersiz olduğu gibi, “Türklük” ile “Türk Milleti” ifadeleri arasındaki farkın içeriğini belirleme niteliğinden de yoksundur. Ayrıca, bu madde çerçevesinde yapılacak soruşturmanın Adalet Bakanı’nın iznine tabi olması, siyasal makamı yasal sürece dâhil etmesi bakımından yargı bağımsızlığı ile örtüşmemekte, hatta kimi durumlarda bu suçun Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar başlığında düzenlenmiş olduğu göz önüne alınırsa, suçun mağduru olan Devlet organıdır. Bu organa karşı işlenmiş olduğu varsayılan bir suç, bir başka devlet organının dâhiliyle soruşturulmaktadır. Bu durum kuvvetler ayrılığı prensibi kadar, bir gerçek ya da tüzel kişinin aynı suçun hem mağduru hem soruşturma makamı olamayacağına ilişkin prensibe de aykırıdır.

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme"nin düzenlendiği TCK’nın 216 maddesi, "sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve farklı özelliklere sahip olmak" gibi muğlak ifadelerle belirttiği suç tipine ilişkin objektif unsurlar getirmemiştir. Bu nedenle bu hüküm, AİHM kararlarında da vurgulandığı üzere, çoğunluğa ait değerleri korumak için kullanılmakta, azınlık hakları bu yolla ihmal edilmektedir. Aynı maddede "kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması" durumu belirtilmiş, ancak bu açık ve yakın tehlikenin ne olduğu ve kim tarafından tespit edileceği hükme bağlanmamıştır. Bu durum uygulamada sınırsız ve geniş takdir yetkisi ve keyfilik doğurduğu gibi, açık ve bariz hukuka aykırılıklara zemin hazırlamaktadır. Aynı maddenin 3. fıkrasında ise "halkın belli bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılamaktan" bahsedilmiş, gerek hangi dini inancın koruma altında olduğu, gerekse alenen aşağılama ifadesindeki aleniyeti sağlayacak koşulların ne olduğu somutlaştırılmamıştır. Bu nedenlerle TCK’nın 216. maddesi kaldırılmalıdır. Şayet kaldırılması söz konusu olmayacaksa tüm değer ve inançlar yönünden denge gözetilerek düzenlenmesi ve somutlaştırılması gerekmektedir.

“Cumhurbaşkanına hakaret” suçunun düzenlendiği TCK’nın 299. maddesinin, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin talebi üzerine Venedik Komisyonu’ndan bir heyetin Türkiye ziyaretinden sonra paylaştığı Türkiye raporunda (15.3.2016), hükümetin iddiasının aksine salt küfür içerikli sözler için uygulanmadığı, yolsuzluk soruşturmaları, mülteci krizi, terörle mücadele yöntemleri gibi kamuyu ilgilendiren konularda da uygulandığı tespit edilmiştir. Komisyon, bu nedenle ilgili maddenin tümüyle ilga edilmesi gerektiğini belirtmiştir. TCK’nın 125. maddesindeki hakaret suçu da benzer hak ihlallerine sebebiyet vermektedir. Bu nedenle tüm hakaret suçları ceza kanunlarından çıkarılmalıdır. Zira düşünce açıklaması yoluyla gerçekleşen konular ceza hukukunun değil özel hukuk alanının kapsamında olması gereken konulardır. Düşünce açıklamalarının ceza kanunlarının konusu haline gelmesi ve özellikle kamu görevlilerine ya da devlet kurumlarına yönelik ifadelerin ceza tehdidi altında tutulması, oto-sansür riskini artırmakta ve kamusal konuların özgürce tartışılmasına karşı tehdit oluşturmaktadır. Kamu görevlilerinin eleştirisinde, eleştiri sınırı daha geniş olmalıdır. (AİHM Handyside v. Birleşik Krallık, Tarihi: 07.12.1976, Başvuru no: 5493/729)

TCK’nın 299. maddesinde düzenlenen aynı suçun, uluslararası hukuk ile çatışan bir diğer özelliği ise, Avrupa’daki genel eğilimle uyumlu olmamasıdır. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu gibi devlet başkanlarına özel bir koruma sağlayan suçların ceza yasalarından çıkarılması eğilimi ağır basmaktadır. AİHM’nin bu yönde pek çok kararı bulunmaktadır: Colombani/Fransa, Mondragon/ İspanya, Pakdemirli/Türkiye, Meral Tamer Artun ve Güvener/Türkiye, Erbil Tuşalp/Türkiye Davaları gibi. Bütün bu davalarda AİHM, ifade özgürlüğünün, devlet başkanının saygınlığını korumaktan daha önemli olduğunu belirtirken, ifade özgürlüğü ile özel bir konuma getirilen koruma arasındaki dengede, ifade özgürlüğünden yana tavır almıştır. Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğü üzerinde “Demokles’in Kılıcı” rolünü oynayan bu maddenin TCK’dan çıkarılması gerekmektedir. Kaldı ki 6771 sayılı kanunla değiştirilen Anayasa’nın ilgili maddesinde, Cumhurbaşkanı’nın parti ile ilişiğinin kesilmesine dair madde yürürlükten kaldırılarak, Cumhurbaşkanının partiler üstü, tarafsız konumdan çıkıp bir siyasal partinin başkanı olması mümkün kılınmıştır. Bu sebeple Cumhurbaşkanı’na özel koruma gerekçesi de ortadan kalkmıştır. Zira Cumhurbaşkanı bir siyasi olarak daha yüksek eşikten eleştirilere tahammül etmek zorunda olduğu gibi, hakaret nedeniyle kamu görevlisine hakaret suçunun yarattığı korumadan zaten evleviyetle yararlanmaktadır. Bu meyanda partili cumhurbaşkanına çifte koruma sağlayan bu suç, ilga edilmelidir.

2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Yasası da suç tanımları ve terör ilişkisi bakımından gözden geçirilmesi gereken bir yasadır. Yasa, AİHM’in Oya Ataman/ Türkiye ve onu izleyen kararlara uygun bir biçimde değiştirilmelidir. Oya Ataman Kararı uyarınca AİHM, barışçı, şiddet içermeyen bir gösteriye kolluk kuvvetlerinin, izin ya da bildirim gibi koşullar yerine getirilmemiş olsa bile müdahale edemeyeceğini belirtmiştir. Ederse, toplantı ve gösteri yapma hakkının özünü ortadan kaldırmış olur. 2911 sayılı yasa, kolluk kuvvetlerine, barışçı gösterileri de kuvvet kullanarak dağıtma yetkisini vermektedir. Şiddet unsuru içermesi halinde dağıtma yetkisini kullanabilecek olan kolluk kuvvetlerine, önceden bildirim ya da izin usulü şeklinde Anayasa’da öngörülmemiş olan bir önkoşul getirme yetkisi verilmesi, Anayasa’da öngörülmemiş olan bir sınırlamanın yasa ile getirilmesi anlamına gelmektedir. Bu durumun, hakkın özü kadar, Anayasal güvencelere aykırı olduğu açıktır. Anayasa Mahkemesi 28.9.2017 tarihli toplantısında, E. 2014/101 numaralı dosyada 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’nın muğlaklık içeren bazı maddelerini iptal etmiş, ayrıca gerekli düzenlemeleri yapmak için yasa koyucuya çağrıda bulunmuştur. İlgili kararın, bildirim usulünün bir izin şartına dönüşmesi şeklinde ifade edilen karşı oydaki şerhler de dikkate alınarak, bu açıdan da hayata geçirilmesi gerekmektedir.

MADDE 18: İkinci fıkraya “5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda tutukluluk süresi 5 yılı geçemez.” ifadesi eklenerek, toplamda üç yıl sürebilecek tutukluluk süresi son çıkan KHK ile toplamda 7 yıla çıkarılmıştır. TMK kapsamındaki suçların verilecek ceza süresi bakımından istinafta kesinleştirilmesi bu kurala açıkça aykırıdır. Örneğin TCK 314/2.maddeden doğrudan doğruya verilecek hapis cezasının alt sınırı 5 yılı geçtiğinden Yargıtay’ın temyiz incelemesine tabiidir. Ancak TCK 220/7 ve TCK 314/3 maddesi uygulanarak TCK 314/2’den verilecek hapis cezasının üst sınırı 5 yılı geçmez ise bu durumda temyize başvurulamayacaktır. Görüldüğü gibi burada denetimi yapacak olan Yargıtay’ın denetim yetkisi kısıtlandığı gibi adalet arayan şüphelinin adil yargılanma hakkı da ihlal edilmiş durumdadır. 1. Yargı paketi ile bu madde yönünden eşitsizlik giderilmiş olacaktır.

Kamu davasını açmada takdir yetkisini içeren maddede Cumhuriyet Savcılarına ait yetkinin genişletileceği ve ön ödeme kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere; üst sınırı 2 yıl veya daha az süreli hapis gerektiren suçlardan dolayı kamu davasının açılmasının 5 yıl süreyle ertelenmesine ilişkin yetkinin Cumhuriyet Savcılarına verilmiş olması açıkça Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 6/3. Maddesine aykırıdır. Siyasallaşan ve iktidarın etkisinde kalan soruşturma makamlarının bu yönlü bir yetkiyle donatılmış olması hukuka uygun değildir. 5 yıl gibi bir süreyle kişi güvenliğine ve hürriyetine bir tehdit olarak tutulması; kişinin hak ve hürriyetlerine aykırı bir durumdur. Ayrıca masumiyet karinesinin ihaleli anlamına da gelmektedir. İsnat edilen suç bakımından savunma hakkının kullanılması isnat edilen suçlamalara karşı sav ileri sürme olanağından kişiyi mahrum bıkabileceği gibi, mağdurlar açısından da hakkın yerine getirilmesi açısından da soruşturmanın askıda bırakılması hak ihlallerine neden olacaktır.

Teklif edilen metinde her ne kadar CMK 173. Maddeye göre itiraz hakkı öngörülmüşse de itirazı incelemeye yetkili Sulh Ceza Hâkimliklerinin yetkilerinin sınırlı olması ve dosya üzerinde inceleme yapmak suretiyle karar verileceği gerçeği karşısında maddi bulguların değerlendirilip karara bağlanması olanağından yoksun olduğundan etkili bir yargılama yöntemi olmayacaktır.

MADDE 19: Kamu davasını açmada takdir yetkisini içeren maddede Cumhuriyet Savcılarına ait yetkinin genişletileceği ve ön ödeme kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere; üst sınırı 2 yıl veya daha az süreli hapis gerektiren suçlardan dolayı kamu davasının açılmasının 5 yıl süreyle ertelenmesine ilişkin yetkinin Cumhuriyet Savcılarına verilmiş olması açıkça Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 6/3. Maddesine aykırıdır. Siyasallaşan ve iktidarın etkisinde kalan soruşturma makamlarının bu yönlü bir yetkiyle donatılmış olması hukuka uygun değildir. 5 yıl gibi bir süreyle kişi güvenliğine ve hürriyetine bir tehdit olarak tutulması; kişinin hak ve hürriyetlerine aykırı bir durumdur. Ayrıca masumiyet karinesinin ihaleli anlamına da gelmektedir. İsnat edilen suç bakımından savunma hakkının kullanılması isnat edilen suçlamalara karşı sav ileri sürme olanağından kişiyi mahrum bıkabileceği gibi, mağdurlar açısından da hakkın yerine getirilmesi açısından da soruşturmanın askıda bırakılması hak ihlallerine neden olacaktır.

Teklif edilen metinde her ne kadar CMK 173. Maddeye göre itiraz hakkı öngörülmüşse de itirazı incelemeye yetkili Sulh Ceza Hâkimliklerinin yetkilerinin sınırlı olması ve dosya üzerinde inceleme yapmak suretiyle karar verileceği gerçeği karşısında maddi bulguların değerlendirilip karara bağlanması olanağından yoksun olduğundan etkili bir yargılama yöntemi olmayacaktır.

MADDE 23-24: Bu sistem, yeni bir sistem olduğu için beraberinde bazı sıkıntılar da getirecektir. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre yeni bir sistem olması nedeniyle bir savunma hakkı ihlali konusu gündeme gelebilir. Bir diğer husus sanığın müdafisi huzurunda ifadesi alındığında suçu kabul etmesi konusu söz konusu olabilir. Ancak resen araştırma ilkesine tabi olan ceza yargılama sisteminin burada bir zaafa uğrama ihtimali var. Yine düzenlemede suça iştirak hükümlerinin uygulanmasında toplu suçlarda birlikte hareket etme mecburiyeti getiriliyor. Yani bir şekilde bu sistemden yararlanmak isteyen bir sanığın, diğer sanığın beyanına da bağlı tutulması bizce doğru değildir. Çünkü orada sanıklardan birisi bu sistemden faydalanmak isteyebilir ama başka bir sanığın bu seri muhakeme usulünden faydalanmak istememesi durumunda kanuni anlamda getirilen bir haktan da yararlanmama durumunu da beraberinde getirecektir.

MADDE 26: İş ve çalışma hürriyetinin ihlali suçları da uzlaştırma kapsamına alınmıştır. Anayasanın Sosyal, Ekonomik Haklar ve Ödevler kısmının 48. Maddesi’ne göre; herkes dilediği alanda çalışma hürriyetine sahiptir hükmü yer almaktadır. TCK’nın 117. Maddesine göre; kişinin iş ve çalışma hürriyetine ilişkin ihlali halinde cezai yaptırım söz konusudur. İş Hukukunda işveren ve işçi ilişkilerinde gerek uygulamada ve gerekse mevzuatta yer alan emekçilerin aleyhine olan hükümler gözetildiğinde, emekçilerin çalışma hürriyetine karşı işlenebilecek suçların uzlaştırmaya tabi tutularak, emekçilerin aleyhine sonuç doğurabilecek bir uygulamaya sebep olacaktır. Öte yandan yine aynı metinde yer alan TCK’nın 119. Maddesinin de uzlaştırmaya tabi tutulması da siyasi hakların; inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasının engellenmesinin birden fazla kişi tarafından işlenmek suretiyle ortaya çıkan fiille ilgili hususun uzlaştırma hükümlerinin içerisinde yer alması anayasanın 24.25.26. Maddeleriyle; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8.9.10. Maddelerine de açıkça aykırılık teşkil edecektir. Yargının siyasallaşmış olduğu ve tarafsızlığını yitirdiği bir süreçte bu tür suçların uzlaştırmaya tabi tutulması hak ihlallerine neden olacaktır.

MADDE 29: Bazı suçlar açısından istinaf sınırında olsa bile temyiz yolunun açılması öngörülmüştür. Anayasanın eşitlik ilkesinden kaynaklı olarak buradaki suçların sayısının yetersizdir. Ayrıca TMK kapsamındaki bütün cezalara karşı temyiz yolunun açılması gerekmektedir. Bağlı suçlar açısından da, birisi açısından temyiz yolu açıksa, diğer suç açısından da temyiz yolunun açık olduğu kabul edilmelidir. Birden fazla kişinin olduğu dosyalarda bir kişi açısından temyiz yolunun açık olması durumunda, diğer sanıklar açısından da temyiz kapsamında olmasa bile temyiz yolunun açık olması gerekmektedir.

Bölge Adliye Mahkemeleri’nin kapsamında yer alan tüm suçların detaylı ve adil bir incelemeden geçirilmediği ve çoğu zaman siyasal iktidarın etkisinde kalındığını tespit etmekte bir beis görmüyoruz.Muhalif olan siyasal yapılar üzerinde anti demokratik bir baskı aracına dönüşen yargı sistemi tarafsızlık ve bağımsızlık niteliğinden uzaklaşmıştır. Bundan dolayı yargılamada adaletin sağlanmadığını ileri sürüp, bu vesileyle adaletin sağlanması için tüm suçların temyize tabi tutulması gerektiği kanaatini taşımaktayız.

MADDE 31: İkinci fıkraya “5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda tutukluluk süresi 5 yılı geçemez.” ifadesi eklenerek, toplamda üç yıl sürebilecek tutukluluk süresi son çıkan KHK ile toplamda 7 yıla çıkarılmıştır. TMK kapsamındaki suçların verilecek ceza süresi bakımından istinafta kesinleştirilmesi bu kurala açıkça aykırıdır. Örneğin TCK 314/2.maddeden doğrudan doğruya verilecek hapis cezasının alt sınırı 5 yılı geçtiğinden Yargıtay’ın temyiz incelemesine tabiidir. Ancak TCK 220/7 ve TCK 314/3 maddesi uygulanarak TCK 314/2’den verilecek hapis cezasının üst sınırı 5 yılı geçmez ise bu durumda temyize başvurulamayacaktır. Görüldüğü gibi burada denetimi yapacak olan Yargıtay’ın denetim yetkisi kısıtlandığı gibi adalet arayan şüphelinin adil yargılanma hakkı da ihlal edilmiş durumdadır. 1. Yargı paketi ile bu madde yönünden eşitsizlik giderilmiş olacaktır.

Kamu davasını açmada takdir yetkisini içeren maddede Cumhuriyet Savcılarına ait yetkinin genişletileceği ve ön ödeme kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere; üst sınırı 2 yıl veya daha az süreli hapis gerektiren suçlardan dolayı kamu davasının açılmasının 5 yıl süreyle ertelenmesine ilişkin yetkinin Cumhuriyet Savcılarına verilmiş olması açıkça Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 6/3. Maddesine aykırıdır. Siyasallaşan ve iktidarın etkisinde kalan soruşturma makamlarının bu yönlü bir yetkiyle donatılmış olması hukuka uygun değildir. 5 yıl gibi bir süreyle kişi güvenliğine ve hürriyetine bir tehdit olarak tutulması; kişinin hak ve hürriyetlerine aykırı bir durumdur. Ayrıca masumiyet karinesinin ihaleli anlamına da gelmektedir. İsnat edilen suç bakımından savunma hakkının kullanılması isnat edilen suçlamalara karşı sav ileri sürme olanağından kişiyi mahrum bıkabileceği gibi, mağdurlar açısından da hakkın yerine getirilmesi açısından da soruşturmanın askıda bırakılması hak ihlallerine neden olacaktır.

Teklif edilen metinde her ne kadar CMK 173. Maddeye göre itiraz hakkı öngörülmüşse de itirazı incelemeye yetkili Sulh Ceza Hâkimliklerinin yetkilerinin sınırlı olması ve dosya üzerinde inceleme yapmak suretiyle karar verileceği gerçeği karşısında maddi bulguların değerlendirilip karara bağlanması olanağından yoksun olduğundan etkili bir yargılama yöntemi olmayacaktır.

MADDE 32: Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’unda değişiklik yapan 32. Maddesinde, ilgili Kanunun 17. Maddesi düzenlenmektedir.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesinde koşullu salıvermeye ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Bu madde ile infazda eşitlik ilkesi göz ardı edilmiş, normalde 2/3 olan infaz süresi 3/4’e çıkarılmıştır.(“Suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı mahkûmiyet hâlinde; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz altı yılını, müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını, süreli hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının dörtte üçünü infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler.”) Halihazırda örgüt suçu olarak TMK’nın 5. maddesi uyarınca cezası yarı oranında artırılan kişilerin, bir de infaz süresinde cezalarını daha ağır koşullarda çekmelerinin sona erdirilmelidir. 671 Sayılı KHK ile kanuna eklenen geçici 6. madde ile koşullu salıvermedeki infaz süresi adli mahpuslar yönünden 2/3’ten 1/2’ye indirilmiştir. Ancak, TCK’daki belli durumlar, bu düzenlemeden vareste tutulmuştur. (i. kasten öldürme suçları; ii. üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları, iii. cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar; iv. özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar; v) uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ve vi. İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve vii. 3713 sayılı TMK kapsamına giren suçlar”) Bu durumdaki eşitsizliğin de ortadan kaldırılması gerekmektedir.

İnfaz Kanunu’nun geçici 2. maddesinde ve aynı zamanda TMK’nın 17/4. maddesinde düzenlenen “ölüm cezaları, müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen veya ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olan terör suçluları, koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamaz. Bunlar hakkında, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası, hayatı boyunca devam eder.” hükmü kaldırılmalıdır. Ölüm cezaları hapis cezasına çevrilenlerin de koşullu salıvermeden yararlanma imkânı tanınmalıdır.Nitekim AİHM, Vinter ve diğerleri / Birleşik Krallık ile Öcalan / Türkiye Kararlarında, müebbet hapis cezasını AİHS’nin 3. maddesine aykırı bulmuş, mahkumların rehabilitasyonu, bir gün serbest kalma ihtimalleri için umut ışığı (umut hakkı) olabilecek yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini tespit etmiştir.

Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği’nin 6/1. maddesinde hükümlülerin hangi koşullarda açık ceza infaz kurumlarına ayrılabileceği düzenlenmiştir. Bu düzenlemede hükümlülerin kurumda iyi halli olarak belirli bir süreyi geçirmesi şartı aranmaktadır. Ancak, Yönetmeliğin 6/2. maddesinde bazı suçlar sayılarak daha fazla süre cezaevinde kalma koşulu aranmıştır. Yönetmeliğin 6/2-ç. bendi, “terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması” biçiminde düzenlenmiştir. Oysa açık ceza infaz kurumuna ayrılabilmek, denetimli serbestlik hükümlerinden de faydalanabilmeyi dolaylı olarak sağlayacağından kişilerin özgürlükleriyle ilgili bir durumdur ve kanunda düzenlenmeyen “idarenin gözlem kurulu kararı şartı” yönetmelikte düzenlenerek kanunilik ilkesi ihlal edilmiştir. Yönetmeliğin 6/2. maddesi ve özellikle (ç) bendi ile aynı amaçla düzenlenen 8/1-ç. bendi kaldırılmalıdır.

İnfaz Kanunu’nun 105/A. maddesinde düzenlenen denetimli serbestlik şartları da eşitlik ilkesine uygun düzenlenmemiştir. Cezasının son altı ayını açık cezaevinde geçiren ve koşullu salıverilmesine bir yıl ve daha az süre kalan iyi halli hükümlülerin denetimli serbestlikten faydalanabileceği,geçici 4. maddede ise son 6 ayını açık cezaevinde geçirme şartının 21.12.2020 tarihine kadar aranmayacağı düzenlenmiştir. 671 Sayılı KHK ile kanuna eklenen geçici 6. madde ile de denetimli serbestlikten faydalanma süresi bir yıldan iki yıla çıkarılmıştır. Ancak, TCK’da belli durumlar bu düzenlemeden vareste tutulmuştur. (“i. kasten öldürme suçları; ii. üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları, iii. cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar; iv. özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar; v. uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ve vi. İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve vii. 3713 sayılı TMK kapsamına giren suçlar.”) Bu konudaki eşitsiz uygulamanın da giderilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, AİHS'in 13. protokolüne taraf olunmasıyla kaldırılan ölüm cezasına ikame olarak getirilmiştir. Ancak, belli mahpuslar Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107/16. maddesi ile Geçici Madde 2’deki düzenlemeler nedeniyle koşullu salıvermeden yararlanamamakta ve cezanın infazı ölene kadar devam etmektedir. ("TCK’nın İkinci Kitap, Dördüncü Kısım, i) Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar başlıklı Dördüncü Bölüm, ii) Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar başlıklı Beşinci Bölüm, iii) Milli Savunmaya Karşı Suçlar başlıklı Altıncı Bölüm altında yer alan suçlardan birinin bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi dolayısıyla ceza alanlar) Ayrıca Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 25/1-ı. maddesine göre de hükümlünün cezasının infazına, hiçbir surette ara verilemez.”) Oysa, aynı kanunun 16. maddesinde Hapis Cezasının İnfazının Hastalık Nedeni ile Ertelenmesi başlığı altındaki 2. fıkrada, “hapis cezasının infazı, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.” düzenlemesi, 6. fıkrada ise “Maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı üçüncü fıkrada belirlenen usule göre iyileşinceye kadar geri bırakılabilir.” düzenlemesi mevcuttur. Bu sebeple uygulama, hükümlü için getirilmiş güvencelere uygun olarak lehe yorumlanmalıdır.

Ölene kadar devam edecek cezanın içinde ayrı bir ceza uygulaması niteliğinde olan bu infaz rejimi hakkında AİHM Öcalan, Gurban ve Kaytan kararları, tahliye umudunun bulunmamasının işkence ve kötü muamele olarak değerlendirmiş ve ihlal kararları vermiştir. Özellikle hasta mahpusların bu rejime göre cezalarının infazı ölümlerine sebep olabilmekte, tedavisi uygun sürelerde ve koşullarda yapılmayan her hasta mahpus ise her geçen gün ölüme sürüklenmektedir. Hükümlünün hayatı açısından risk teşkil etmese bile hasta hükümlülerin cezasının infazına, resmî sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde devam olunması gerekirken, hayati risk taşıyan hasta mahpusların cezalarının infazına ara verilmemesi yaşam hakkının ihlali niteliğindedir. Bu nedenlerle, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile ilgili koşullu salıverme değişiklikleriyle birlikte, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 25/1-ı. maddesindeki “infaza hiçbir surette ara verilemez” düzenlemesi kaldırılmalı, hasta hükümlülerin tedavileri resmi sağlık kuruluşlarında yapılabilmeli, hastalık, mahpusun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılmalıdır.

İnfaz Kanunu’nun 108. maddesi tekerrür halindeki infaz rejimini düzenlemektedir. Buna göre mükerrirlere özgü infaz rejiminde koşullu salıverilmeden yararlanma belli hallerde mümkündür. (Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının otuz dokuz yılının; Müebbet hapis cezasının otuz üç yılının, Süreli hapis cezasının dörtte üçünün; infaz kurumunda iyi halli olarak çekilmesi durumunda, koşullu salıverilmeden yararlanılabilir.) Ancak aynı hükme göre ikinci defa tekerrür hükümlerinin uygulanması durumunda, hükümlü koşullu salıverilmemektedir. Bu durumdaki temel sorunlardan bir tanesi, koşullu salıverilme kararının tekerrürden dolayı geri alınması durumunda, suçun işlendiği tarihin tespitindeki aksaklıklardır. Zira burada, suçun tekerrürü halinde, ilk işlenen suç süresi de hesaba katıldığı gibi, ikinci suçun hükmün kesinleşmesinden önce mi yoksa sonra mı işlendiği arasında ayrım yapılmaktadır. Bu durum mükerrir suçlular arasında eşitsizliğe yol açtığı gibi, yeknesak bir uygulamayı da engellemektedir. Bu durumda cezalandırılan tekerrür eden suç değil, tekerrür edilen tarih olmaktadır. Ayrıca gene aynı maddede hâkimin, mükerrir hakkında denetim süresinin uzatılmasına karar verebileceği ve en çok 5 yıla kadar uzatılabileceği hükme bağlanmıştır. Denetim süresinin, artı 5 yıla kadar uzatılması hâkime kişi özgürlüğü ve güvenliği konusunda çok geniş bir takdir marjı tanımaktadır. Bu sebeple mükerrir suçlular için infaz rejimi, eşitsizlikleri giderecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.

5275 sayılı kanunun 17. Maddesinin 6. Bendinin a fıkrası ile infaz ertelemesinde terör suçları ile örgüt suçlarının hariç bırakılması Anayasanın 10. Ve 19. Maddelerine aykırıdır. Benzer gerekçeler ile 5275 sayılı kanunun geçici 8.maddesinde TMK kapsamına giren suçlardan hükümlü ve tutukluların hariç bırakılması (denetimli serbestlik) hükmü de ayrımcı olduğundan Anayasaya aykırıdır. Anayasanın 10. Maddesi ve 19. Maddesi hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, kanun önünde eşitlik ilkesinin infazda da gözetilmesi gerektiği açıktır. Kaldı ki, 3713 sayılı kanun yürürlüğe girdiğinde geçici 1. Madde uygulaması ile ilgili Anayasa Mahkemesinin 31/3/1992 tarih ve E.:1991/18, K.:1992/20 sayılı kararı dikkate alınmalıdır.

Bu nedenle, tasarının 32’inci maddesine konu olan 17’nci maddenin tümüyle kaldırılması gerektiğini düşünmekteyiz.

MADDE 36:Teklifte tıpkı pasaport tahditleri için getirilmiş benzer bir (muvazaalı) durum 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un 8. Maddesi için teklif edilen değişiklik için de geçerlidir. Teklif maddesi, suç oluşturduğu kanaati getirilen çevrimiçi içeriğin engellenmesini, reformun bir parçası olarak sunmaktadır. Bugüne kadar alışılagelinen uygulama, içeriğin bulunduğu çevrimiçi platforma erişimin tamamen engellenmesi yönünde idi, bu nedenle bu reform paketinde konuya ilişkin müjde, sadece içeriğin erişime engelleneceği yönünde olmuştur. Gelgelelim bu madde de tıpkı yukarıda anılan pasaport kanunu değişikliğinde bulunan şerh gibi bir şerh barındırmaktadır ve platformun tamamının da kapatılma yetkisini, kendince belirlediği “istisna” durumları için muhafaza etmektedir. Ancak bugün itibarı ile internet ortamında ifade özgürlüğü ile ilgili bir açık kaynak taraması yapıldığında görünen tablo şudur:

Türkiye’nin internet ile tanıştığı tarihten itibaren erişim engellemeleri ile ilgili gelişmeler dikkate alındığında, internet erişim engellemeleri ve içeriğe müdahalenin üç döneme ayrılarak açıklanabileceği görülmektedir. Bunlar; 1993-2000 yılları arasındaki internet ile tanışma ve kullanımın yaygınlaşması dönemi, 2001-2006 yılları arasındaki hukuki düzenlemeler ile müdahale dönemi ve 2007 ve sonrası 5651 Sayılı Kanun çerçevesinde başlayanerişim engelleme dönemidir.

3 Mayıs 2019, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 2013–2018 yılları arasında sosyal medya paylaşımı nedeniyle 20 bin 474 kişi hakkında işlem yapıldığını açıkladı.

Bakanlık verilerine göre, sadece 20 Ocak – 26 Şubat 2018 tarihleri arasında Türkiye’nin Afrin operasyonunu eleştiren sosyal medya paylaşımları yüzünden 648 kişi gözaltına alındı.

Bu gibi, internette barışçıl ifadelerin suç sayılması uygulamaları sosyal medya kullanımının üzerinde cesaret kırıcı bir etki yarattı ve oto-sansürün artmasına yol açmıştır. Reuters Gazetecilik Çalışma Enstitüsü’nün (Reuters InstitutefortheStudy of Journalism) 2017 raporuna göre, Türkiye’de hem Facebook hem Twitter kullanımında bir düşüş görülüyor ve bu durumun hükümet denetiminden duyulan korkudan kaynaklandığı düşünülüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün görüşme yaptığı kişilerden bazıları, artık Türkiye’de insanların hükümeti eleştiren içerik paylaşırken ya da bu tür içeriklere tepki vermeden önce iki defa düşündüğünü söylemektedirler.

Twitter’ın yayımladığı şeffaflık raporlarına göre ise Türkiye 2014’ten 2017 ortalarına kadar hesap veya içerik kaldırılması talepleri konusunda dünya lideri oldu. Özgürlük Evi (Freedom House) adlı hükümet dışı kuruluş, Türkiye’de internet özgürlüğünün durmadan gerilediğini söylüyor. Yüksek puanın daha fazla ihlal anlamına geldiği İnternet Özgürlüğü Genel Puanlamasında Türkiye’nin 2011’de 45 olan puanı 2017’de 66’ya gerilemiştir.

İfade Özgürlüğü Derneği’nin "Engelli Web 2018" raporuna göre Türkiye’de 2018 sonu itibariyle erişim engeli bulunan web sitesi sayısı en az 245 bin 825

“Engelli Web” raporuna göre, 2018 yılı içinde erişime engellenen haber adresi en az 3 bin 306. Medya kurumlarının dağılımında ise 204 haber ile Sözcü gazetesi 2018 yılında en çok haberi engellenen haber sitelerinin başında geliyor. İkinci sırada 196 haberine erişim engeli gelen Cumhuriyet, üçüncü sırada ise 190 habere getirilen engel ile Hürriyet gazetesi yer alıyor. Rapor, Sözcü’nün 23, Cumhuriyet’in 22 ve Hürriyet’in de 67 engellenen haberi web sitesinden kaldırdığını da gösteriyor. 

Yaman Akdeniz’e göre, internet, hükümetin kontrol altına almaya çalıştığı "son savaş alanı." 2007 yılında erişim engelleme kararlarındaki çıkış noktasının “çocukları zararlı içerilerden korumak” olduğunu hatırlatan akademisyen, “12 yıllık süreçte engellemelerin norm haline geldiğini ve hesap verebilirlik ilkesinin uygulanmadığını görüyoruz. Bir liste hazırlanıyor, engelleme yapılıyor ve kimse sorgulamıyor” diye konuşuyor.

Türkiye, Twitter’da en çok hesabın kapatılmasını ve içeriklerin kaldırılmasını talep eden ülke konumunda. 2018 yılında Twitter'a bin 105 mahkeme kararı ve 12 bin 897 çıkartma talebi gönderen Türkiye, bu taleplerle 22 bin 998 Twitter hesabının kapatılmasını talep etti. Twitter ise 2018’de sadece 497 hesabı ve bin 819 tweeti erişime engellediğini açıkladı. Diğer yandan, Twitter’a gönderilen mahkeme kararlarında da bin 105 kararla Türkiye ilk sırada yer alıyor. Türkiye’yi 372 kararla Rusya ve 107 kararla Brezilya takip ediyor.

Facebook açısından da durum farklı değil; Facebook’un 2018 yılı içinde Türkiye’den çıkardığı içerik sayısı, 2 bin 381. Toplamda 2013'ten 2018 sonu itibariyle Facebook’tan çıkartılan içerik sayısı ise 23 bin… Türkiye, Facebook’tan en çok içerik çıkartılan ülkeler arasında dördüncü sırada yer alıyor. 

Dünyanın en çok ziyaret edilen beşinci sitesi olan Wikipedia da 2017’den (29 Nisan 2017)bu yana Türkiye’de erişim engeline takılan web sitelerinden biri olarak biliniyor.

İçişleri Bakanlığı tarafından “1 Ocak-31 Aralık 2018 Yılı İçerisinde Yürütülen Operasyonlar” başlıklı açıklamada yer alan verilere göre, “terör örgütü propagandası” gerekçesiyle hakkında işlem yapılan sosyal medya hesabı sayısı 42 bin 406 ve hakkında yasal işlem başlatılan kişi sayısı ise 18 bin 376. Ancak "Engelli Web 2018” raporuna göre bu sayı, bakanlığın haftalık yaptığı açıklamalarla birbirini tutmuyor. Raporda, “Yıl sonu açıklamasına göre yaklaşık 16 bin daha fazla sosyal medya hesabı incelenmiş ve yaklaşık 5 bin daha fazla kişi hakkında yasal işlem yapılmıştır” deniyor. 

2008'de 835, 2011'de 6506, 2013'te 15.418, 2014’te 60 bin, 2015'te 110.000 web sitesi ve 17.000 bağlantı adresine erişim engellenmiştir.

İnsan hakları aktivisti Kerem Altıparmak’ın sözleri ile: “...gezi olayları sonrasında internetin öneminihükümet istemese de gördü̈. Hem de Sosyal medyanın. Sosyal medyadaki örgütlenmenin haber ulaştırma vesaire hakkını. Bunun somut bir yansımasını şuradagörüyoruz. Gezi olaylarına katılanlar, gezi parkındakilerin –bu Konda’nınaraştırması- “ilk haberi nereden aldınız?” sorusuna verdikleri cevap yüzde 69 sosyal medya.

9 Ekim 2019