Yüksekdağ: Kürt sorunu artık eski anlayış ve biçimlerle çözülemez

Yüksekdağ: Kürt sorunu artık eski anlayış ve biçimlerle çözülemez

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ'ın Artı Gerçek'e verdiği röportaj:

Faşizmin mutlaka herkesin hemfikir olduğu bir tarifi vardır ama ben bu tarifi bitek Türkiye’de ortak bir tarif olarak yapamıyorum. Çünkü Türkiye’de faşizm demokrasi getirmek isteyen askerler hortladığında yükseliyor. Zamanı geldiğinde seçimle, özgür iradeyle seçilen başbakan ve 2 bakan idam ediliyor, idam edilen Menderes ve arkadaşları faşist ama demokrasi getirmek isteyen ve demokratik bir şekilde seçilenleri idam edenler demokrat oluyor. 

Adalet Partisi iktidardayken 12 Mart darbesi oluyor, asker yine demokrasi getirecek ve darbeyle yıkılan Adalet Partisi başkanı ve başbakan Süleyman Demirel kendisini devirenlerin yanında yer alarak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını “3’e karşı 3” diyerek onaylıyor ve demokrasiye katkı sunarken faşizmi destekliyor. 

12 Eylül de demokrasi adına yapılıyor ve darbenin başbakan yardımcısı Turgut Özal 3 idamı onaylarken, seçimlerde demokrasi havarisi olarak iktidara getiriliyor.

Ve son olarak da AKP ve Recep Tayyip Erdoğan başbakanlığında “Kürt Açılımı” başlıyor, tam barış geldi derken Erdoğan masayı anında deviriyor ve barışı savunan HDP’nin eski ve yeni eşbaşkanlarının neredeyse tamamı hapsediliyor ve bunu aynı masada olan Erdoğan halka demokrasi diye anlatıyor ve sonrasında katliama başlıyor. O masanın Kürt ve barış tarafında olanlar hapiste, iktidar tarafında olanlar AKP’den dışlanmış, tek demokrat Erdoğan.

Ben de Türkiye’deki demokrasiyle iç içe geçmiş faşizmi anlatmak istedim ve o masada olan herkesle söyleşi yapmaya karar verdim ve ilk olarak HDP eski eş genel başkanı Figen Yüksekdağ ile başladım.

Barış masasından günümüze gelişte Recep Tayyip Erdoğan'ın ne kadar rolü var?

Elbette dönemin başbakanı, sonra cumhurbaşkanı olacak belirleyici rolü var. Sürecin başlatılmasında da bitirilmesinde de sorumluluk payı büyüktür. Tabii çözüm süreci sadece Erdoğan’ın kişisel ya da dar siyasal tercih ve inisiyatifiyle tanımlanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir süreçti.  AKP ve Erdoğan açısından 2010-2011 Oslo sürecinde kadar dayanan, daha öncesinde Özal hükümeti başta olmak üzere, değişik parti ve liderlerin kaçınılmaz olarak ajandasına giren bir devlet ve toplum meselesidir esasında. 2013-2015 arası dönem, çözüm masası kurularak buradan siyasal barışa ulaşmayı hedefleyen bir diyalog ve müzakere hattı olarak diğerlerinden ayrılır. Hiç değilse iki yıl sürmesi, bazı toplumsal katılım kanallarının, kurumlarının oluşturulması (heyetler, Akil İnsanlar gibi) ve kısmen kamuoyuna açık olması nedeniyle böyledir. Ama sonuçta böyle bir girişim, gelişme aşamasında bizzat Erdoğan tarafından akamete uğratılmıştır. Dolmabahçe mutabakat metni bakanlar ve çözüm heyetiyle birlikte kamuoyuna açıklanıp, o meşhur fotoğraf verildikten hemen sonra, “Yanlış bir fotoğraf olmuştur” diyen ve ardından süreci bitirmek üzere düğmeye basan Erdoğan’dır. Yani artık iş daha ciddiye bindiğinde, kalıcı barış ve silah bırakmayı amaçlayan kritik aşamaya gelindiğinde, açıklama yapılacak yeri belirlemeye kadar merkezinde durduğu süreci sonlandırıp masayı deviren de O’dur. “Analar ağlamasın” ya da “Gerekirse baldıran zehri içerim”den, “Kürt meselesi var demek bana hakarettir” ya da “Düşünmezseniz yoktur” noktasına çok hızlı geçebilen bir siyasi figürden söz ediyoruz.

Sonuçta Erdoğan barış beklentisi ve çözüm politikalarını dün de bugün de siyasi ikbali için kullanım malzemesi olarak değerlendirdi. Eğer iyiye, yani toplum ve halklar yararına kullansaydı, iç siyasetin çapını aşarak bölgeselleşen, giderek de küresel bir karakter kazanan Kürt sorununu çözen lider olarak tarihe geçecekti. Ama dünden bugüne, Türkiye ve bölge barışı zeminin tahrip eden, savaş ve çatışma politikalarıyla krizlere neden olan bir pozisyondadır. Gelinen aşamada yine çözüm olanaklarını kabaca siyasi çıkarlarına tahvil etme taktikleriyle, kendi yarattığı krizden çıkmaya çalışıyor. İmralı kapısını aç-kapa yaparak, ortalığı Bahçeli’yle birlikte Kürt sorunu ve barış masası beklentilerini, iktidarının ömrünü uzatma kartına dönüştürmek istedi. Ama artık bu yöntem bitti, o dönem kapandı.

'KÜRT SORUNU İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİNDEN ÇOK ZİHNİYET DEĞİŞİKLİĞİYLE ELE ALINMALIDIR'

Son seçimleri gözönünde bulundurduğumuzda, olası anayasa değişikliği ve AKP dışında muhalefetin iktidara gelmesiyle (Koalisyon) yeniden Barış Masası kurulur mu?

Kürt sorunun çözümü ve bir barış masasının kurulması hedefi, iktidar değişikliğinden çok zihniyet değişikliğine bağlı ele alınabilir. Bu nedenle en başta son seçimin galipleri olmak üzere bütün muhalefet partilerinin barış ve çözüm projelerini ortaya koyarak, somut bir yol haritasını kamuoyuyla ve halkın en geniş kesimleriyle paylaşması gerekiyor. İktidar iddiası olan kimsenin Kürt sorununu, Türkiye barışı ve demokratik yeniden yapılanma meselesini ortada bırakma gibi bir lüksü yok. Beklentimiz ve çağrımız muhalefetin bu noktadaki tutumunu netleştirmesi.

Tabii bizim beklenti ve çağrılarımızın ötesinde reel bir zorunluluk var ortada. Kürt sorunu çözme iddiası olmayan, bu konuda şöyle veya böyle girişimlerde bulunmayan, somut bir plana sahip olmayan hiçbir güç bu ülkede iktidar da olamaz muhalefet de. CHP’nin Kürtlerle kurduğu düşük yoğunluklu siyasi ilişki, seçim ittifakı kapsamında ona tarihindeki ender kazanımlardan birini sağladı. Ama bu kazanım tek taraflı olduğu müddetçe ömrü de uzun olmaz. Barış ve demokrasi isteyenlerin de kazandığı, demokratik reform taleplerinin karşılık bulduğu bir siyasi çizginin inşasına ihtiyaç var. HDP dışındaki muhalefet partilerinin de AKP-MHP koalisyonu karşısında ağız dalaşı muhalefetinin ötesine geçip iktidardan farklı ne öneriyorlar, ne yapacaklar konusunda herkesi aydınlatması gerekir. Ayırıcı ve belirleyici olan budur. Yoksa olası bir iktidar değişikliği durumu eşittir barış ve çözüm masası anlamına gelmez. Ancak kesin olan şey şu; çözüm masası artık AKP’nin ayağının altında değil, istediği zaman devirip gidemez. İkincisi, Türkiye barışının ve demokratik geleceğin tek muhatabı da değil.

Kürtler ve yeni bir yaşam isteyen halklarımız, alternatif siyasi kanallar, seçenekler oluşturma bilinç ve tutumunu gittikçe geliştiriyor. Son seçimlerin bizlere resmettiği tablonun ana figürü buydu. Bu halk inisiyatifinin büyütülmesi ve siyasetin merkezini etkileyen, yönlendiren bir güce dönüştürülmesi çok önemli. Muhtemel barış masası böyle bir taban zorlayıcılığının ve toplumsal ilerleme hattının ürünü olabilir. Esas olarak barış masası bütün iktidarların yörüngesinden çıkarılır, toplumsal-kamusal bir kurumlaşma olarak merkeze oturtulursa, memleket için bu kadar hayati bir mesele şu ya  da bu iktidarın insafına terk edilmemiş olur. Yeni bir sürecin, hangi parti ya da iktidar muhataplığında olursa olsun, artık bu temelde geliştirilmesi zorunluluğunu unutmamak gerekir.

'TSK ÇÖZÜM MASASININ KURULMASININ ÖNÜNDE ENGEL OLMAKTAN ÇIKALI EPEY OLDU'

Ortadoğu'daki son gelişmelerle birlikte asker, barış masasının kurulmasına hâlâ karşı çıkar mı, yoksa belli ölçülerde olumlu bakabilir mi?

TSK barış ve çözüm masasının kurulmasının önündeki engel olmaktan çıkalı epeyce oldu. TSK’nin geçmiş süreçteki zihniyeti şu an doğrudan iktidarda. İttihatçı, Yeni Osmanlıcı tutum ve politikalar ülkeyi yönetiyor. AKP ve Erdoğan, bir dönem TSK ve ulusalcı kesimde ifadesini bulan savaş, imha ve Kürt statüsünün reddi çizgisinin birinci derecede sahibi. Dönem dönem MHP ve Bahçeli’yle çatışır gibi oluyorlar ama çizgide en ufak bir değişiklik yok.

Ortadoğu gerçekliği daha farklı tabii, orada çoğu zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bilhassa Suriye’de son düzlüğe gelinmiş olması nedeniyle Türkiye’nin bu zamana kadar izlediği politikaların da sonuna yaklaşıldı. Koşulları epeyce zorladıkları kesin. Ama son Fırat’ın doğusuna operasyon zorlamaları da dahil olmak üzere, artık zor politikaların sahada fazla karşılığı olmayacak. Siyasi çözüm politikalarının karşılığı var; ama o da Türkiye’deki siyasi iktidarda yok. Bu çelişkili dönem daha devam eder. Ama hiçbir statükocu devlet kafası Ortadoğu’daki akışın önüne baraj koyamaz, engel olamaz. Bu HDP’nin önüne baraj koymak, tasfiye etmeye çalışmak gibi bir şey değil. Durum siz kabul edin ya da etmeyin değişmiştir ve değişecek. Barış ve siyasi diyalog dilini, yöntemini kullansalar, bu tarihi değişim sürecinde belirleyici rolleri olabilirdi. Ama savaş naralarının atıldığı kısa erimde böyle bir durumdan söz edemiyoruz.

Barış belli bir oranda gelirse, Türkiye'nin Ortadoğu ve dünyadaki yeri ne ölçüde değişir?

Bu soruya doğru bir cevap verebilmek için 2013-2015 arası diyalog ve çözüm süreci verilerine bakmak yeterli. Türkiye’nin ekonomik, siyasal, sosyal olarak rahatladığı, birçok alanda gelişim ivmesi kazandığı bir süreçti bu. Yaklaşık 2,5 yıl devam eden süreç boyunca çatışmasızlık ikliminin hâkim olması, ölümlerin durarak evlere cenaze gitmemesi ve demokratik siyaset alanında oluşmaya başlaması, ciddi bir toplumsal kazanım alanı oluşturdu. Bu konuda en çok fedakarlık gösterip bedel ödeyenler Kürtler olsa da bütün toplumun faydalandığı ve üzerinde geliştiği bir kazanım alanıydı bu.

Çözüm süreci iktidar müdahalesiyle bitirildikten sonra ülkenin aşama aşama geldiği yer ortada. Sadece devrimci demokrasi güçleri, Kürtler, kadınlar, emekçiler, gençler için değil, toplumun bütün farklılıkları, iktidar kompartımanı olmayanlar için yaşam çekilmez hale getirildi. Dışta ise Türkiye tam bir kriz merkezi haline geldi. Kendi iç krizlerini çözemediği gibi bölgeye kriz ihraç etti.

Bugün çok net ki, eğer çözüm, barış, diyalog siyaseti etkin hale gelirse, bu doğrudan Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini artırır. Bu kez pozitif anlamda merkez ülke haline getirir. Artık 20.yüzyıl kafası ve stratejisiyle yol alınamayacağı kesin. Hata Türkiye’nin ayaklarında tarihsel Kürt sorunu prangası olduğu müddetçe adım bile atılamaz. Şu an yaşanan durum da bu zaten. Fasit bir daire içerisinde döne döne, durmadan kendi dinamiklerini yiyen bir ülke durumuna getirildi Türkiye. Bunun dışına çıkmayı başarabilirlerse, jeopolitik özgünlükleri de üstüne eklediğimizde dünyada model ülkeye dönüşebilir. Barış ve demokrasi siyasetini eksen alarak sağlanabilir bu. Ama hali hazırda bölgedeki antidemokratik, savaş odaklı, çatışma merkezi haline gelmiş diğer ülkelerden pek farkı yok. İşin kötü yanı Türkiye’yi yeni bir Irak, Suriye hatta İran haline getirmek için epeyce uğraşan bir iktidar var.

'İKTİDAR KÜRT KARŞITLIĞI NEDENİYEL NATO'YA, ABD'YE SAVAŞ AÇACAK DURUMA GELMİŞ'

Son dönemde Rojava'ya yönelik Türkiye'nin tehditleri gündeme oturmuş durumda. Bu tehditlerin gerçeğe dönüşmesi durumunda nasıl sonuçlar çıkacağını düşünüyorsunuz?

Az önce de söylediğim gibi, çok büyük krizlerin ve yeni savaşların kapısı açılır. İktidarın tehdit ve saldırı girişimleri, 7 yıl sonra Suriye’de güçlükle savaşın sonuna gelinmişken ve az buçuk istikrar sağlanıp anayasa konuşulmaya başlanmışken, oluşan düzeyi bozucu bir rol oynuyor. Fiziki müdahale geliştiği durumda bütün bir bölge, dünya ve özellikle de Türkiye bakımından geri dönüşsüz ve sonuçları çok ağır olacak bir savaş durumu oluşur. Aslına bakarsanız sadece Suriye'de değil makro siyaset düzeyinde her yerde ve konuda Kürt karşıtlığının sonu gelmiştir. İktidar savaş politikalarıyla uzatmaları oynuyor.

Türkiye bugün Suriye'de çözüme katkı sunması gerekirken, çözümün önündeki tek engele dönüşmüş durumda. Afrin'de de, İdlib'de de, Fırat Doğusunda da öyle. Bu çizgiyi Güney Kürdistan-lrak hattına da taşımış durumda. İktidar Kürt karşıtlığı nedeniyle neredeyse parçası olduğu IŞID Karşıtı Koalisyon, NATO'ya, ABD’ye savaş açacak duruma gelmiş. Zaten halihazırda Kuzey Suriye'ye tek taraflı bir operasyon yapıldığı durumda, Amerikan ve Fransız askerleriyle çatışır durumda bulacaklar kendilerini. Aynı zamanda oluşacak kaos durumunda IŞİD'in tekrar sahaya çıkması da kaçınılmaz olacak.

Konuyla ilgili asıl soru şu: Türkiye daha ne kadar olmayabilecek bir savaşın, ortadan kaldırılabilecek bir sorunun yükünü taşıyabilir? İktidar sahipleri ve sağcı şoven siyasi yapılar bu bilmeyen ve gittikçe yayılan savaştan siyasi ve ekonomik olarak kazanç sağlıyor. Bu nedenle savaşın ve çözümsüzlüğün faturasını ödettikleri halkların taşıdığı yük çok umurlarında değil. Ama artık savaş baronlarının isteği, niyeti dışında bir eşiğe, sınıra gelinmiş durumda. Şu an hırs ve yanlış hesaplarla girdikleri ve sebep oldukları Suriye savaşından, kendilerine düşen kazanç payıyla çıkma telaşına kapılmış durumdalar. Ama bunu bölgenin kadim halkı ve her hayati aşamada Türkiye halklarıyla dost ve müttefik olmuş Kürtlerin kaybetmesi üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Asıl felaket budur. Kürtler kaybederse Türkiye asla kazanamaz. Aksine kurulacak yeni emperyal, hegemonyacı savaş planlarının hedefi olur. Mazlum ve büyük acılar yaşamış, bedeller ödemiş bir halkın varlık hakkına göz diken hiçbir devlet “ilelebet payidar olamamış”, bunu unutmamak gerekir.

'AKP İKTİDARDAN DÜŞTÜ; MHP'YLE GİRDİĞİ KOALİSYON AĞIR BİR HEZİMETE UĞRADI'

Son seçimlerde AKP'nin büyük şehirleri kaybetmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında malum olanın seçim sonuçlarıyla birlikte ilan edilmesiydi. AKP 7 Haziran 2013’ten bu yana gerileme yaşıyor, art arda yenilgiler alıyor. Ama Türkiye'de demokratik mekanizmaların çalışmamasından dolayı, bir türlü yapıştığı iktidardan ayrılmıyor, Savaş., darbe, OHAL, rakiplerini rehin alma, sandık hileleri, baskı ve tehdit politikalarıyla ancak buraya kadar geldi. Toplum artık çaresizlik, felç edilmişlik„ zoraki de olsa rıza gösterme sınırını aşınca AKP'nin asıl gerçeği ortaya çıktı. Kibir ve büyüklük kompleksinin, yenilmezlik ve her şeye kadirlik algısının ölümcül yara aldığı bir seçim süreci yaşandı. Ve gerçeğin penceresinden baktığında, AKP iktidardan düştü; MHP'yle girdiği koalisyon ağır bir hezimete uğradı.

Tabii burası Türkiye ve siyaset gerçeküstü yaşanıyor. Şimdi halkın oylarıyla iktidardan düşmüş bir iktidar, burnundan kıl aldırmadan memleketin en hayati konuları üzerine karar veriyor. Oysa seçim sonuçları da bir kez daha gösterdi ki AKP'nin artık yönetme ehliyeti, meşruiyeti kalmamıştır; miadı dolmuştur. Toplumun yenilenme ihtiyacına yanıt veremeyecek düzeyde statükoya batmıştır. Tabanındaki erime de asıl olarak buna bağlı. AKP'nin yaşattığı siyasi ve ekonomik kaynaklı darboğaz durumunu aşmak için son seçimlerde yurttaş inisiyatifi devreye girdi ve yeni bir durum oluştu. AKP'nin son dönem ağırlaşan baskı ve saldırı politikaları, yargının iktidar kılıcına dönüştürülmesi, bütün özgürlük alanlarının kapatılması, toplumda bütün bunlara karşı birlikte mücadele etme, 'işbirliği yapma eğitimini açığa çıkardı. Antifaşist, demokratik bir politik kitle dinamiği ve potansiyeli oluştu. Herhalde AKP iktidarının yol açtığı en iyi şey de bu oldu.

Sonuçta büyük şehirlerde sadece AKP değil, AKP-MHP koalisyonu, bütün devlet gücü ve olanakları. dev medya düzeneği, para ve silahın gücü kaybetti. Bu sonuç, Türkiye'de barışın, demokrasinin, özgürlüklerin çok büyük bir güç ve çok ağır zorluklar karşısında da kazanabileceğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Asıl çıkarılması gereken sonuç bu bence;  Çünkü yakın gelecek bunu bilince çıkaranlar tarafından belirlenecek.

Gerçekten neden içerde tutulduğunuzu tam olarak biliyor musunuz? Bu bir bedel ödetme mi yoksa gerçekten hukuksal bir dayanağı olan bir durum mu?

Genel kanı gayet yerinde, Beni ve tüm seçilmiş arkadaşlarımı bir dönemin bedelini ödetmek için tutukladılar ve yıllardır hapis tutuyorlar. İkincisi HDP’nin, bizlerin fiziksel tasfıyesi-rehin alınması üzerinden felç edilebileceğini öngörüyorlardı ama olmadı. Bizim dönemimizde inşaa edilen ve ilk kazanımlarına ulaşan HDP çizgisinin, en zor şartlar altında kazanım çıtasını düşürmemesi ve belirleyici bir rol kazanması iktidarın hesaplarını alt-üst etti. Bizlere gelince; kazanmak için bedel ödemekten hiçbir zaman sakınmadık. Bugün de her bedeli göğüsleriz.

İçeride tutulmamın somut gerekçesi ise, parti eş genel başkanı olarak yaptığım konuşmalar. İddianamelerin tamamı bunun üzerine kurulu. Bizim fikrimiz ve misyonumuzu  nasıl yargılayıp ceza vereceklerse artık...

'KÜRT SORUNU ARTIK ESKİ ANLAYIŞLA ÇÖZÜLEMEZ'

Mevcut hükümetin Kürt sorununu çözebilmesi konusunda bir umudunuz var mı?

Kürt sorunu artık eski anlayış ve biçimlerle çözülemez; en azından bunu söyleyebilirim. Kürt tarafının temel muhatabı Sn. Öcalan son İmralı görüşmelerinde hâlâ 2013 ruhuna bağlılığını koruduğunu beyan etti ama o dönemin iktidar muhatabı AKP büyük bir savrulma yaşadı. Bu durumda AKP`nin bir çözüm sürecinin muhatabı olma realitesi, dinamiği yok ortada. Beklenti ve niyetlerin ötesinde., gerçeğin düz okuması bu. Bakın aynı zamanda 2013 çözüm sürecini başlatan AKP, tarihte Kürtlere karşı açılan en büyük ve yıkıcı savaşı da başlatan iktidardır. Yani bir umut olabilmesi için en azından asgari bir yumuşama yaşanması, İmralı’ya dönük şu “kapıyı aç-kapa” taktiğine son verilerek doğru-düzgün bir diyaloga geçilmesi gerekiyor.

Ama Kürt sorunu da artık AKP’nin insafına, vicdanına kalmış bir konu değildir. Taşıdığı hayatiyet ve kazandığı yeni karakter nedeniyle, Türkiye’de siyasi iddiası olan, kendini iktidar alternatifi olarak gören bütün parti ve oluşumların gündemi durumundadır. Eğer Kürt sorununun çözümüne muhatap olamıyorsanız, o kendine muhatap yaratır. Bizim umudumuz asıl halklarımızın, demokrasi güçlerinin çözümü toplumsallaştıran bilinç hareketindedir. Odaklandığımız ana eksen de bu olur.

'ÖZEL TECRİT MEKANLARINDA KAPATILMIŞLIK BAŞLI BAŞINA SORUN'

Sağlık sorunları yaşıyor musunuz? Cezaevi koşullarınız nasıl? Yanınızda kimler var,  günleriniz nasıl geçiyor? Bir şeyler yazıyor musunuz?

Kayda değer bir sağlık sorunum yok. Özellikle de cezaevlerinde hayati sağlık sorunları yaşayan, tedavi ya da tahliye hakları gaspedilen yüzlerce tutsağı düşününce insan buralarda hastayım demekten hicap duyuyor. Böyle düşünüp tedavisini erteleyen çok insan var. Zaten tedavi koşulları da hiç kolay değil. Ama dediğim gibi benim bir sıkıntım yok.

2,5 yıldır F tipi hapishanede yaşıyoruz. Kötü şöhretine gayet uygun yerler F tipleri. Sorunlar oluyor, çözerek ilerlemeye çalışıyoruz. Özel tecrit mekanlarında kapatılmışlık durumu zaten başlı başına sorun. 30 metrekarelik alt-üst bir yerde 3 kişi yatıyoruz. DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Muş Milletvekili Burcu Çelik Özkan ve ben. Bazen Burcu Vekil’in kızı Asmin gelince nüfusumuz artıyor. Şu anda burada; annesiyle birlikte, boyu 9 adımdan oluşan “avlumuza” koca dünyaları sığdıran oyunlar oynuyor.

Havalandırma duvarı onun çizdiği resimlerle dolalı beri, duvarlara bakmak bizim için mutluluğa dönüştü. Bunlar dışında bolca okuyorum. İhtiyaca bağlı olarak dışarıya makale, mesaj vb. çıkarıyorum. Üzerinde çalıştığım bir de orta vadeli bir yazı planım var. Haftanın belli gün ve saatlerinde diğer arkadaşlarla bir araya gelebiliyoruz. Bu arada başta Sebahat, Burcu, Asmin olmak üzere bütün arkadaşlarımın selamlarını iletiyorum size. Size kolaylıklar diliyor ve çalışma arkadaşlarınıza, okurlarınıza, izleyicilerinize de sevgi ve selam gönderiyorum.

Röportaj: Ahmet Nesin

13 Ağustos 2019