Temelli: Statükonun direnişi nafiledir

Temelli: Statükonun direnişi nafiledir

Eş Genel Başkanımız Sezai Temelli'nin Yeni Özgür Politika'ya verdiği röportaj:

HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli, erken seçim çağrılarının bir yanıyla faşizme karşı mücadele hattının güçlendirilmesi, diğer yanıyla da bu iktidar sonrası demokratik siyaset zeminini yaratma çabası olduğunu söyledi. HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli, sorularımızı yanıtladı.

Tüm bileşenlerinizle 20 Kasım’da yaptığınız geniş kapsamlı toplantıdan bir karar, bir de çağrı çıktı; Meclis ve yerel yönetimlerden çekilmeme kararı ve iktidara erken seçim çağrısı. Bu iki kararın anlamını HDP seçmeni ve tabanı nasıl okumalı?

Seçmeni ve tabanı ile HDP’nin ilişkisi, bilinen parti-seçmen ilişkisinin ötesinde bir ilişkidir. Partimizin politik/örgütsel karar ve faaliyetleri, tabanın ve kurullarımızın ortaklaşmasıyla biçimleniyor.

Biz toplumun genişçe kesiminden gelmese bile, her çağrıyı önemseyip gündemimize alıyoruz. Çağrıların niceliği ve niteliğinden bağımsız olarak demokratik siyaset anlayışımızın gereğini yapmaya gayret ediyoruz. Kasım 2016’da gerçekleşen siyasi darbe sonrasında uzun bir süre bu konu tartışılmış ve ‘tek bir kişi kalana kadar mücadele edeceğiz, geri çekilmeyeceğiz’ kararında ortaklaşmıştık. Bu kararımız olmasına rağmen gelen öneriler çerçevesinde partimiz kayyum sürecini yeniden bu çerçevede ele almış ve çekilmeme kararında bir kez daha ortaklaşmıştır. Bu ceberut iktidarın saldırıları devam edecektir. Şiddetten başka bir siyaseti kalmamış olan bu iktidar kayyum başta olmak üzere her türlü şiddet mekanizmasıyla üzerimize gelecektir. Buna karşı biz de faşizmle mücadele kararlılığımızla bu iktidarın üzerine gideceğiz ve hiçbir demokratik siyaset mevzisinden geri adım atmayacağız. Kayyumlar belediye binalarını ele geçirebilir ama kentlerimiz, sokaklarımız bizimdir ve her yer bizim için faşizme karşı mücadele alanıdır.

Tükenmiş, iflas etmiş, siyaset üretemez hale gelmiş bu iktidardan ne kadar çabuk kurtulursak, yıkımın etkileri o denli az olacaktır. İktidar tükenirken siyasi, iktisadi ve toplumsal alanda çok büyük ve telafisi mümkün olamayacak yıkımlara neden olmaktadır. Buna hızla son vermenin bir yolu da erken seçimdir. HDP olarak erken seçim çağrımız bir yanıyla faşizme karşı mücadele hattının güçlendirilmesidir. Diğer yanı da bu iktidar sonrası demokratik siyaset zemini yaratma çabasıdır. Demokratik Anayasa ve demokratik çözüm için erken seçim süreci aynı zamanda büyük bir toplumsal mutabakat ve bu mutabakatın üzerinde yükselecek bir toplumsal ittifak çağrısıdır.

Meclis’ten çekilmeme kararı, bir stratejik hamle olarak düşünülebilir mi, oyun değiştirici bir anlamı olacak mı?

Türkiye siyasetini çok uzun bir dönem içinde ele alırsak, bu sürecin en önemli belirleyeni Kürt meselesidir ve bu meseleye dair siyasi mücadele hatlarıdır. Bu denli karmaşık bir meseleyi hem belli bir zaman dilimine hem de belli bir olgusallığa, hatta uzamsal olarak sıkıştırmak mümkün değil. Kürt meselesi tarihsel bir meseldir. Kürt meselesi küresel bir meseledir. Bu meselenin birçok dinamiği vardır. HDP olarak tüm bu siyaset perspektifinin yakalamak ve kendi politik çeperimizde meselenin çözümüne katkı sağlamak amacındayız. Bu meseleyi ele alırken konjonktürel bir stratejik yaklaşımla ele almamız mümkün değil. Hele hele taktiksel hamlelerle bu büyük mücadeleyi sığ bir okumaya tabi tutmak partimiz açısından söz konusu bile olamaz. Demokratik siyaset içinde tüm mücadele dinamiklerini doğru okuma çabasıyla hareket etme sorumluluğumuz var. Oyun kurucu veya oyun yapıcı olmak bu bütünlüklü siyaset yapma anlayışıyla ancak mümkün olabilir. Bütünlüklü siyaset yapma yöntemi ve kolektif karar alma mekanizmalarını hayata geçirebilme kabiliyetinin, meselenin çözümüne en yüksek katkıyı sağlayacağına inanıyorum.

HDP, Türk çoğunluğunun ruhsal bir hastalığa yakalandığını, Erdoğan’ın da bu kesim içinde uyuyan canavarı uyandırıp eline bayrak; diline de Vatan-Millet-Sakarya söylemi verdiğini hesaba katarsa değişik yol ve yöntem bulma olasılığı daha fazla olmaz mıydı?

İttihatçı anlayış yüzyılı aşkın bir süredir, bir ara dönem hariç, Türkiye’yi tekçi bir iktidar zihniyetiyle yönetme peşinde. Farklı yöntemler söz konusu olsa da temel düzlem değişmedi. Milliyetçilikle mezhepçilik hattında, zaman zaman nispi ağırlıkları değişse de dönemsel farklılıklara rağmen ana hattan kopuş hiçbir zaman söz konusu olmadı. Türk–İslam sentezi aslında bunu en iyi açıklayan ifade. ‘Devletin aklı’, açıkça kurgusu bu toplumla barışık olmayan siyasetin içinde belirlendi. Kadim halkların coğrafyasında, halkları, inançları yadsıyan, yok sayan, kendisini yoz bir milliyetçilikle ve mezhepçilikle dayatan, vesayetçi bir anlayışa sahip devlet, demokratikleşme gibi bir kaygıyı hiçbir zaman taşımadı. Türk halkının kimliğine adeta ipotek koyan bu zihniyet, demokrasi taleplerinin doğmadan öldürmek gibi bir stratejiyi, her zaman bir düşman hukukuyla var etti. Kürt düşmanlığı bunun en açık hali. Tam da bu nedenle Demokratik Cumhuriyet mücadelesinin öncüsü de Kürt halkı ve Kürt siyasetidir. Buradaki diyalektik önemli. Biz HDP olarak, bu tarihsel katılığı kırabilecek bir politik örgütsel mücadeleyi tam da bu zeminde inşa etmeye çalışıyoruz. Çoğulcu, seküler, demokratik bir cumhuriyeti var etme çabamızı radikal demokrasi anlayışımız ekseninde bir mücadele hattına oturtma derdindeyiz. Türkiye halklarına sunduğumuz seçenek budur. Bu seçenek tarihsel bloka karşı önemli stratejik bir hamle üstünlüğü yakalamıştır. Kat edeceğimiz daha çok uzun bir yolumuz var ama bu yolu kat edecek gücümüz de var.

HDP hariç, Meclis’teki dört partinin Rojava’yı işgal saldırısına desteğinin ortalama yüzde 85’i bulduğu bir vakıadır. Sadece CHP içinde bile bu oran üçte bire yakındır. Veriler, toplumun hangi noktaya sürüklendiğini yansıtmaya yetiyor. Bu durumda, yerel seçimlerin umut üreten dinamiğinin eriyip gittiğini, o ‘dip dalga’nın savaş cinnetiyle kirli bir sel dalgasına dönüşüverdiğini söylemek yanlış olur mu?

Türkiye toplumunun belli kesimlerinin psikolojik savaş unsurlarından ve algı yönetiminden etkilendiği açık. Rojava’ya yönelik işgal girişimine destek yüzde 8o’lere çıksa da çok kısa sürede geriledi. Son kamuoyu yoklamalarında Rojava meselesine yaklaşım oldukça farklılaşmış durumda. Ekonomik sorunlar en önemli mesele olarak görülüyor. İktidarın Rojava konusunda ileri sürdüğü tüm iddialar sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada hiçbir geçerliliğe sahip değildir. Hiçbir meşruiyeti yoktur. Kürt düşmanlığından başka hiçbir gerekçeyle de açıklanamaz. Bu, tüm çıplaklığıyla ortadadır. Artık Türkiye toplumu bu hakikati görmeye başladı. Savaş politikaları ile ayakta durmaya çalışan, Kürt düşmanlığıyla beslenen, nefret söylemi ve ayrımcılığı adeta yegane retorik haline getiren iktidar, bu politikalarını daha fazla sürdüremez hale gelmiştir. Meşruiyetinin yitirmiş olan bu iktidarın şiddet ve savaş politikalarında ısrar edeceği de bir gerçeklik. Burada önemli olan bu siyasete savaş karşıtı bir eksende müdahale edebilmektir. Türkiye kamuoyunun tüm duyarsızlığına rağmen konjonktür bu açıdan uygundur. Yaşamın her alanında yaşanan kriz ve çürümeye karşı toplumun arayışına demokratik bir mücadele hattıyla yol göstermek, bunun örgütselliğinin yaratmak büyük önem taşımaktadır.   

Türkiye’de tıkanan ve sürekli başa saran bir süreç var… Siz ”üçüncü yol demokrasinin” altını çiziyorsunuz. Üçüncü yol demokrasinin farkı nedir?

Kutuplaşmış bir siyasete, seçenek yaratıyoruz. Türkiye toplumu iki kutuplu bir siyasete sıkışmış toplum. Son örneğini Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı kutuplaşmasında gördük. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde en önemli engellerden biri siyasetin toplumsallaşmasını engelleyen bu kutuplaşmış politik hayat. Bu, devletin siyaset alanını belirlediği bir durum. Bu alanın dışına çıkılmaması için sürekli bir kırmızı çizgi politikası ürete gelmiş bir devlet aklı söz konusu. Üçüncü yol bu akla itiraz eden, başka bir politik hat örme gayretinde olan bir anlayıştır. Toplumsal mutabakatı ve toplumsal barışı önceleyen, demokratik bir anayasayı eşit yurttaşlık temelinde ele alan, hukuk devleti, anayasal devlet, insan hakları konularında evrensel değerleri referans alan, siyasetin toplumsallaşması, toplumun siyasallaşması ile bu amaçlara ulaşılmasını hedefleyen HDP, radikal demokrasi anlayışıyla meclisler hukukunu inşa ederek üçüncü yol demokrasisini hayata geçirmeye çalışıyor. Farkı, temsili demokrasiyi aşma çabasıdır. Farkı, eşitlikçi ve adaletli bir toplumsal yaşamı savunmasıdır. Farkı, emek, ekoloji ve kadın mücadelesini vazgeçilmez birer yol gösterici olarak görmesidir. Farkı, Türkiye’nin en derin ve tarihsel sorunu olan Kürt sorunu ile inanç özgürlüğü sorununu çözme iradesine ve planına sahip olmasıdır.

CHP’nin işgal saldırısı için hazırlanan tezkeredeki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tezkereciler neredeyse 20 yıldır bu ülkeye, Kürt halkına zulümden, savaştan başka bir şey getirmedi. Ortadoğu’ya yönelik bu yaklaşım hem bölge barışını hem de Türkiye’nin toplumsal barışını sürekli dinamitlemektir. Savaş karşıtı politikalarda tüm toplumsal kesimler biran önce buluşmalıdır. CHP başta olmak üzere tüm partilerin hamaset ve yoz milliyetçi anlayışla yan yana gelmesi, siyasetin toplumdan ve bölge gerçekliğinden ne denli kopuk olduğunu gösteriyor. Kürt meselesinin çözümüne dair siyaset üretemeyenler savaş borusunun sesine koşarak gidiyorlar.

Yerel seçimlerde ortaya koyduğumuz strateji bizim siyasete demokratikleşme yönünde bir müdahalemizdi. Stratejimiz faşizmle mücadele başlığında ele alınmalı. Başarılı da olduk. Türkiye siyasetinin içine sıkıştığı kulvardan çıktığını hep birlikte izliyoruz. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Toplum, toplumsal muhalefet kralın çıplak olduğunu çok net bir şekilde gördü. Siyasi miyopluk son buldu. Bugün statüko hala direniyor ama nafile bir direniştir. Attığımız adımı seçim hesaplarına göre atmadık. Faşizmi yıkmak, Türkiye’yi demokratikleştirmek için attık. Diyet peşinde değiliz. Bu büyük mücadele tarihi, bu basit hesaplarla büyümedi. Tam tersine doğru bildiği yolda kararlı bir yürüyüşle büyüdü ve kalıcılaştı.

CHP’nin işgale onay vermesi, seçmeninizde bir kırılma yaşatmadı mı?

Kırılma tabi ki var ama pişmanlık yok. Pişman olacağımız bir şey yapmadık. Biz faşizmle mücadele ediyoruz. Demokratik Cumhuriyeti inşa etmeye çalışıyoruz. Statükonun, kutupçu siyasetin, toplumdan kopuk devletin İttihatçı aklına tutsak siyasetin hızla değişemeyeceğini de çok iyi biliyoruz ama toplumsal alanda ciddi değişim ve hareketlilik var. Mevcut statükocu partiler toplumdan gelen bu hareketliliğe artık eskisi gibi heybelerinden militarist siyaseti çıkararak direnemeyecekler. Toplum demokratik çözüm, toplumsal barış ve adalet beklentileriyle hareket ediyor. Bu beklentilerini karşılayacak siyasetle buluşmaya başladı. HDP bu seçeneği yarattı. HDP’ye yönelik bu saldırıların altında da yatan bu gelişmelerdir.

HDP, kayyum atamalarına ve partiye yönelik baskılara karşı bundan sonra somut olarak nasıl bir yol haritası izleyecek?

Baskı ve saldırılardan başka elinde yapacak bir şeyi kalmamış, acze düşmüş bir iktidar var karşımızda. Yönetemiyorlar ve bunu gizlemenin bir yolu da HDP’ye saldırmak. Kürt düşmanlığından beslenmek. Savaş çıkarmak. Tecritte ısrar etmek. Evet, bugün iktidara dönüp baktığımızda, bu iktidarın topluma, halklarımıza sunduğu yegâne şey şiddettir. Kayyum da şiddettir. Bizim en önemli somutluğumuz ise direnişimizdir. Her türlü saldırı ve baskıya karşı direnmeye devam edeceğiz. Diğer taraftan örgütlenme ve toplumsal örgütlülüğü yaratma çalışmalarımız devam edecek. Toplumu faşizme karşı mücadele ve demokratikleşme hattında buluşturacak çalışmalarımız sürecek. Halkımızla birlikte, emekçiler, kadınlar, toplumun tüm kesimleri demokrasi ittifakı dediğimiz yeni bir toplumsal mutabakat zemininde mutlaka buluşacaktır. Bizler bu zeminin yaratma gayretindeyiz. Erken seçim çağrımız da bu amaca yönelik bir çağrıdır. Seçimin öncesi ve sonrasıyla bir süreci ifade ettiğini unutmamalıyız. Toplumsal mutabakat amacıyla demokrasi ittifakını yaratmak ve bunu bir iktidar seçeneği haline getirerek Türkiye’yi değiştirmek, dönüştürmek üzere bir yol haritası oluşturma çabasındayız.

Mevcut iktidar, faşizmi kurumsallaştırmak istiyor. Bu gidişata dur diyecek daha güçlü bir itiraza ihtiyaç yok mu?

Kesinlikle var. Bu itiraz bugüne kadar Kürt halkından geldi. HDP’den, HDP’yi oluşturan gelenekten, bileşenlerden, HDP ile ittifak yapan yapılardan geldi ama bu çeperin dışı maalesef suskun. Savaş Politikaları, Mutlak Tecrit ve Kayyum “milli” meselenin yansımaları. Esasında ortada bir “milli” mesele yok. Ortada ceberut bir devletin tükenmişliği var. Yüzyıllık hatalar zincirinin son halkasını yaşıyoruz. Faşizmi kurumsallaştırmak vazgeçilmez bir politik anlayış olagelmiş. 30’larda da böyle, 80’lerde de. Bugün OHAL anlayışı da bunu gösteriyor. Demokratik siyasetin tasfiye çabaları tam da bu durumu yansıtıyor. Tüm bu politikaların meşruiyeti peşinde koşan iktidar, Kürt düşmanlığını Efrîn’de, Rojava’da olduğu gibi haklı gerekçesi olmayan bağlamlara oturtmaya çalışıyor. İflas etmiş bir dış politika, artık tüm dünyanın gözü önünde. Suriye politikası bir çözümsüzlük politikasıdır. Siyasi çözüme yanaşmayan, Suriye Anayasası’nda Kürtleri yok sayan, Türkiye’de olduğu gibi çoğulculuğu engelleyen bu anlayış, Rojava ile bir kez daha bölge ve Türkiye için bir felaket senaryosu yaratmıştır. Kabul edilemezliği ortadadır. Güçlü itiraz ancak ve ancak tüm toplumun, tüm bölgenin ve uluslararası kamuoyunun dayanışma ile ve Suriye’de siyasi çözüm konusunda, QSD katılımıyla bir çözümün üretilmesi konusunda ısrarcı tutumuna bağlı. HDP olarak bizler Suriye’de siyasi çözüm için yoğun bir çalışma programı sürdürüyoruz. Diplomatik çalışmalarımız büyük önem taşıyor ve önemli de bir yol aldık.

HDP demokrasi güçlerine çağrı yapıyor, bu kesimler kimler,  ‘başta CHP olmak üzere parlamentoda yer alan tüm partilere açık çağrı yapıyoruz, elinizi taşın altına koyun’ çağrılarınız nasıl karşılık bulacak?

Çağrı yapmaya devam edeceğiz. Daha önce de belirttiğim gibi, Türkiye toplumu ve Türkiye siyaseti ciddi katılıklar barındırıyor. Devlet ve toplum ilişkileri şiddet ve baskı ilişkileriyle biçimlenmiş. Toplum muhalefet yapmayı, itiraz etmeyi, sivil itaatsizliği, demokratik siyaset içinde mücadeleyi bilmiyor, bilenler de buna cesaret edemiyor. İşin yükü uzun yıllardır Kürt halkının sırtına kalmış. Muhalefet partileri de Türkiye siyasetinde bir fark yaratmamış. Muhalefet partileri kendisine çizilen sınırları aşmama konusunda fazla hassas. Devlet hassasiyeti adeta bir ‘demokrasi cenderesi’. Bunun kırılması gerekiyor. Bu nedenle öncü rolü, demokratik siyaset içinde mücadelenin öncülüğünün yapmak önemli ve bizler bunun sorumluluğuyla hareket ediyoruz. Çağrıda ısrar ama bunun çağrıyla sınırlı kalmaması da önemli. Bunun örgütlenmesi, toplumun bu alanda politik inisiyatif almasını sağlamak, siyasi partilerin toplumdan yalıtılmış halinin aşmaya yönelik bir hamle bu süreçte önemli olacaktır. Bu sebeplerle ceberrut devlete karşı demokratik toplumun güçlenmesi ve büyümesi için hepimize tarihi sorumluluklar düşüyor.

Erdoğan ve iktidarı ‘HDP olmadan hayat ne kadar güzel olacak’ diyor. Neden bunca düşmanlık, öfke, tutuklama?

HDP olmadan hayat gerçekten onlar için rahat olacak ki, bu sine-i millet konusunda bayağı heveslenmişler. Kalıp direneceğimizi duyunca karalar bağladılar. İşin şakası diyeceğim ama değil, gerçekten bugün iktidar HDP’siz bir siyaset arenası yaratmak istiyor. Yerel seçimler yenilgisi sonrası iktidarlarının sonunun nasıl geleceği belirginleşmeye başladı. En büyük tehlike olarak HDP’yi görüyor. Tek başına seçimlere girdi, HDP’ye karşı yenildi. İttifak kurdu, HDP’nin stratejisine yenildi. Şimdi HDP’siz bir siyaset alanının hayalini kuruyor.

HDP’ye yönelik düşmanlık aslında HDP’nin savuna geldiği fikrinde, tezlerinde, siyaset yapma biçiminde, geleceğe yönelik projeksiyonlarında, mücadele hattında. Başta Kürt meselesi olmak üzere tüm sorunların çözümüne dair bir demokratik çözüm önermiş olmasında. Demokratik Cumhuriyet inşasına yönelik sürdürdüğü Radikal Demokrasi mücadelesinin kadim halkların, emekçilerin, kadınların, gençlerin kısaca ceberut devletle ve kapitalist sistemle derdi olan herkesin buluşacağı bir politik mecra olacağı korkusu bu öfkenin, düşmanlığın nedeni. Bu düşmanlığı yenebilecek güç geçmişten yarına umutla cesaretle sürdürdüğümüz mücadelemiz ve siyaset anlayışımızdır.   

28 Kasım 2019