Temelli: Bu talancılara, bu gaspçılara kaynak aktarmak zorunda değiliz

Temelli: Bu talancılara, bu gaspçılara kaynak aktarmak zorunda değiliz

Eş Genel Başkanımız Sezai Temelli'nin Mezopotamya Ajansı'na verdiği röportaj:

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, kayyumlara karşı sivil itaatsizliği yaygınlaştıraklarını belirtti. Temelli, “Bizi yok sayanların, bize hiçbir şekilde yükümlülük çıkarma hakları yoktur. Dolayısıyla yok belediye vergisiymiş, yok su faturasıymış, yok şuymuş yok buymuş. Bunlara rıza göstermek zorunda değiliz” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) kayyumlara karşı Diyarbakır, Van ve Mardin başta olmak üzere birçok alanda eylem ve etkinliklerini sürdürüyor. Diğer yandan ise HDP, “Demokratik Anayasa”, “Demokrasi İttifakı” ve “Yargı Paketi” kapsamında birçok kesimle bir araya geliyor.

HDP’nin sivil itaatsizlik eylemlerini nasıl geliştireceğini, Öcalan üzerindeki tecride dair geliştireceği politikalar ve demokratik kesimlerle görüşmelerinin niteliği bu süreçte merak konusu.

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın “çözüme hazırım” çağrısından sonra, siyasi iktidar kayyum kararı aldı. Hükümetin bu kararı ve zamanlaması ne anlama geliyor?

Türkiye bu fotoğrafı çok net olarak görmeye başladı. Çözümden yana olanları ve çözüm karşısında duranları. Savaştan yana olanlar, barıştan yana olanlar, demokrasiden yana olanlar, darbeden yana olanlar… Bu çok net ortaya çıkmış durumda. Sayın Öcalan’ın gönderdiği mesaj çok önemli bir mesaj. Aslında bugüne kadar gönderdiği mesajlar, 2013’ten bu güne kadar olan açıklamalarını okuduğunuzda, sizlere Türkiye fotoğrafı veriyor. Nedir bu fotoğraf? Toplumsal barışını var etmiş, eşit yurttaşlık temelinde bir araya gelinmiş model önerisinde bulunuyor. Diğer taraftan bunu görmezden gelenler işte Dolmabahçe’de masayı devirenler, ülkeye savaşı dayatanlar, her gün ve her gün demokrasiyi, demokratik siyaseti tasfiye eden, şiddeti dayatan bir noktaya doğru gidiyor. En son kayyum atamalarında bunu gördük. Yani bir yerde demokrasi aklı, bir yerde kayyum aklı, bir yerde savaş aklı, bir yerde barış aklı… Her yerde sorun fışkırıyor. Barışa dair hamle değil de savaş politikası izlerseniz o savaşın ateşten çemberi her yeri sarıp sarmalar. O yüzden Öcalan’ın çağrısı kıymetlidir.

Sizin “gaspçı uygulama” olarak tanımladığınız bu kayyum uygulamaları ile İmralı’da süreklilik kazanan tecrit arasında bir ilişkisi var mıdır? Varsa bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Hukuk devleti ortadan kalkmışsa, hukuk mekanizması çalışmıyorsa, darbe mekanizması çalışır. Bu çok açık. Gasp yapabilmeniz için, bu türden bir yasadışılığı yapabilmeniz için hukukun tasfiye edilmesi lazım. Ortada hukuk yok. Peki, hukukun olmadığı yerde hangi fotoğrafı görüyoruz. Tecrit fotoğrafı görüyoruz. O yüzden biz açlık grevi döneminde dedik ki; tecrit sadece İmralı ile sınırlı değildir. Tecrit tüm ülkeye uygulanıyor. Tecrit bu ülkedeki Kürt sorununun çözümsüz kalmasına sebep oluyor. Kürt sorunu çözümsüz kaldığı yerde, hukuk dışına çok rahat çıkılabiliyor. Hukuk dışına çok rahat çıkanlar işte kayyumlar eli ile bu uygulamaları çok rahat yapabiliyorlar.

Kayyum kararını ilk kutlayan Bahçeli ve Perinçek oldu. 5 gün sonra Erdoğan da savundu. AKP-MHP-Ergenekon ittifakından söz ediliyor. Bu ittifakın Türkiye’yi götüreceği yer neresidir?

Kayyum uygulaması bir siyasi erkin kendisini inkârıdır. Neden? Çünkü siyasi partiler vardır, siyasi partiler halkın beklentilerini, taleplerini ve onların siyasete katılımları ile organik bağlar kurarlar ve seçimler aracılığıyla yönetime gelerek, aslında halkla buluştukları fikirlerin hayata geçirmek için mücadele ederler. Tüm bunlarda birinci basamak sandık meselesidir. Yani ‘sandıkla geldim sandıkla gideceğim.’ Kayyum sandığın tasfiyesidir. Sandığın tasfiyesini kutlayanlar, aslında kendilerini de tasfiye etmişlerdir. Öyle de olmuştur. Bugün siyasetten aslında tasfiye olmuşlar ve siyasetsiz kaldıkları için ellerinden gelen baskı, zülüm ve şiddeti dayatıyorlar. Bunu çok net belirlemek gerekiyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz budur. Bu Türkiye halkları tarafından büyük tepki ile karşılanmıştır. Kayyumla yönetmek suçtur, hatadır. İktidara ve Cumhurbaşkanına bir kez daha çağrı yapıyoruz. Bir an önce bu karardan dönülmeli, eş başkanlarımız görevlerine dönmelidir. Belediye başkanlarımıza İftira atarak, halka yanlış bilgiler vererek algı operasyonları ile bu konuda ısrar etmek, Türkiye’yi büyük bir felakete götürür. Aslında bir felaket tünelinin içindeyiz. Çıkış var ama ısrarla Türkiye’yi bu tünelin içinde tutmaya çalışıyorlar. Bu tünelden çıkmalıyız. Bu felaket, bu korku tünelinde çıkmalıyız.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kayyumlara ilişkin ilk açıklaması “Bizim devlet olarak görevimiz budur” şeklinde olmuştu. Bu açıklamanın bir alt metni olduğunu düşündünüz mü?

İçişleri Bakanı devlet nedir, hukuk devleti nedir, anayasal devlet nedir, bu konularda tahminimce bilgi sahibi değil. Çünkü onun devletten ne anladığı ortaya koyduğu icraatla ortaya çıkıyor. Devlet dediğin toplumun kolektif aklına göre kendisini yapılandırmış kurumlar bütünüdür. Dolayısıyla birisi herhangi bir kurumun başına geçtiği zaman, keyfi bir şekilde devleti temsil edemez. Buradaki kayyum ataması yasa dışı ve keyfi bir uygulamadır. Devletin görevi değildir. Devlet hukuk devleti olmalıdır, devlet anayasa devleti olmalıdır. Şimdi 12 Eylül Anayasası’nı bile ihlal eden biri bu devletin görevidir demek, aslında devlet dersinden sınıftan kalmak demektir. Bu uygulamalar aklını yitirmiş bir yapının ortaya koymuş olduğu bir sorundur.

Kayyumlara karşı kesintisiz eylemleriniz şuan itibariyle oturma eylemi ve basın açıklamaları şeklinde sürüyor. Eylemleriniz nasıl devam edecek?

İlk günden beri halk ile birlikte tepkimizi ortaya koyduk. Halk öfkeli ve tepkili. Demokratik siyaset zeminin de en temel haklarını sonuna kadar savunmaktan kararlı. Dolayısıyla kayyumlar gidene kadar da bu haklı tepkisini açık şekilde ortaya koyarak sokağına, mahallesine sahip çıkacak. Halk bu tepkisini çok net bir şekilde ortaya koymuş durumda. Sadece Amed’de Van’da Mardin’de değil, bu tepki Türkiye’nin her yerinde ortaya konmalı. Kayyum sadece HDP’ye atanmış değildir, kayyum bizim haklarımızı gasp etmenin ötesinde Türkiye’yi kayyumlaştırma girişiminin ilk hamlesidir. Kayyumsuz yönetemiyorlar. Hatta cumhurbaşkanı çıkıp Ankara ve İstanbul’u da tehdit etti. O zaman herkes kayyuma karşı inisiyatif almalı ve iradesini ortaya koymalı.

Amed’de söyledim. Hepimiz birer Gandi’yiz dedim. Dolayısıyla tüm yaratıcılığımız ile elimizden gelen tüm güçle meşru zeminleri asla terk etmeden tepkimizi ortaya koyacağız. İrademize bir saldırı mı var, irademizi sahipleneceğiz, belediyeler belediye binası demek değildir. Belediye dediğimiz şey mahalledir, sokaktır, köydür. Kayyumla, bu akılla asla bir ilişkiye geçmeyeceğiz. Dolayısıyla bizi yok sayanlara karşı, biz de onları yok sayacağız. Yaşamımızın içine hiçbir şekilde dâhil etmeyeceğiz. Bize hiçbir şekilde yükümlülük çıkarma hakları yoktur. Çünkü bizi temsil etmiyorlar. Onun için bize bir yükümlülük dayattıklarında o yükümlülüğü yerine getirmek zorunda değiliz. Dolayısıyla yok belediye vergisiymiş, yok su faturasıymış, yok şuymuş buymuş bunlara rıza göstermek zorunda değiliz. Çünkü kayyum bizim irademiz değildir. Kaldı ki halkın kaynaklarına ne yaptıkları da gün gibi ortadadır. Dolayısıyla biz bu talancılara, bu gaspçılara kaynak aktarmak zorunda değiliz. En meşru haklarımız sonuna kadar kullanmaya devam edeceğiz. Büyük bir dayanışmayla tepkimiz her gün sokaklarda olacak. Sesimiz her gün daha artarak çıkacak. Her türlü tepki ile kayyumları yeniden süpürüp atacağız. Yani eylem biçimimiz oturma eylemi ve basın açıklamaları şekli ile kalmayacak.

Bir yurttaş sivil itaatsizlik kapsamında kendisine gelen su faturasını ödemediğinde ve bir yaptırıma maruz kaldığında ne yapacaksınız?

Kimin suyunu kimden kesiyor. Bu bizim hakkımız. Şimdi vatandaş su parası verdiğinde bunun kendisine bir hizmet olarak döneceğinden emin değilse, neden versin bu parayı. Su için para vermenize gerek yok ki. Su zaten akıyor. Bu vatandaşın hakkı. Vatandaş bu su için para verdiğinde ve bu paralar ona buna hediye olarak gidiyorsa, bu paralar yandaş müteahhitlere peşkeş çekiliyorsa, bu paralar çarçur ediliyorsa bu parayı niye verelim. Su zaten bizim ve akıyor. Biz bu akan suya niye para veriyoruz. Bize hizmet olarak dönsün diye. E bize hizmet olarak dönmüyorsa! Su zaten bizim suyumuz. Otobüs zaten bizim paralarımız ile alınmış. Dolayısıyla bunu iyi kavramak lazım. Biz bir bütçeye katkı yapıyoruz. Yani bu bütçeyi halk oluşturuyor. Halk bu bütçeyi niye oluşturuyor işte yerel kamu hizmetleri sağlansın, halkın ihtiyaçları giderilsin diye. Kayyum döneminde tüm bütçeyi çalıp çırpmışlar. Bu üç büyük şehirde geçen kayyum döneminde üç milyarda fazla halkı borçlandırmışlar. Şimdi bizi temsil etmeyen, halka hizmet etmeyen hiçbir şeye kaynak aktarmak zorunda değiliz.

AKP-MHP ve Ergenekon iktidar ortaklarına karşı, muhalefet ortaklığı ne düzeyde? Yapılan destek açıklamaları size göre yeterli mi?

Her şeyden önce bu iktidarın Türkiye’ye verebilecek hiçbir şeyi kalmamış. Siyaset var edemiyorlar, sorunlara çözüm üretemiyorlar. O zaman sorunlara çözüm üretecek, halkın temel ihtiyaçlarını karşılayacak, Türkiye’nin en temel sorununa Kürt sorununa çözüm iradesi ortaya koyabilecek, demokrasi konusunda adım atabilecek, herkesin kendisini eşit temsil ettiği bir anayasayı hayata geçirecek bir seçenek yaratmalıyız. Biz üçüncü yol ile bu seçeneği yaratıyoruz ve herkes ile demokrasi ittifakından buluşup, herkesi demokrasi zemininde hareket etmeye çağırıyoruz. Bu aslında bu iktidara karşı bir alternatiftir. Bu alternatifi yaratmaya çalışıyoruz. Demokrasi güçleri yan yana gelirse, toplumsal muhalefeti ile sivil toplum örgütleri ile sendikalarıyla Türkiye’de tüm sömürülen emekçileriyle ve Türkiye’de her gün katledilen kadınlarıyla yan yana gelebilse, o yana yana gelişler bir alternatif iktidardır.

31 Mart ve 23 Haziran’da oluşan muhalefet ortaklığının Demokrasi İttifakı’na dönüşebilir bir niteliği var mı?

Evet var. Dolayısıyla herkes cesur olmalı, herkes kaygılarından kurtulmalı. Demokrasi İttifakı olma iddiasında olan herkes ön yargılarında, kaygılarından kendisini kurtarmalıdır. Hem Türkiye’nin sorunlarına çözüm üreten bir yerde, hem bölgenin sorunlarına çözüm üreten bir yerde kendini konumlandırmalıdır. Siyaset ancak o zaman üretilir. Bakın Türkiye’nin ne dış politikada siyaset ürettiğini söyleyebiliriz, ne içi politikada, ne ekonomide ne de toplumsal sorunlarda ne kültürel sorunlarda. Her yerde bir tükenmişlik, her yerde bir çürüme, her yerde bir yıkım ile karşı karşıyız. Şimdi tüm bu meseleleri çözme iradesini ortaya koymak için kendimizi kaygılardan kurtararak, bu ortaya çıkmış olan toplumun beklentileri ile oluşmuş bu zeminde yer almalıyız. 31 Mart bu anlamı ile bizim harekete geçirdiğimiz bir zemindir. Bu zeminde ısrar etmek gerekiyor. Bunu bir seçim meselesi olarak değil, bunu büyük bir dönüşümün en önemli başlangıcı olarak kabul etmek gerekiyor.

Yaratılan bu demokrasi zeminine rağmen muhalefet partileri bu süreci iyi yönetemezse, gidişat ne olur size göre?

Şimdi geldiğimiz yer çok önemlidir. Burada durmak bile aslında iktidarın bu saldırıların daha da güçlenmesine neden olur. İleriye dönük hamlelerde bulunmalı, adımlarımız daha güçlü bir şekilde yan yana gelmeliyiz. Bir seçenek olduğumuzu ve bu seçeneğin neler yapabileceğini çok net bir şekilde kamuoyuna aktarmalıyız. Kamuoyu bunu bekliyor, toplum bunu bekliyor. Bu meseleyi sadece Kürt halkını sırtına yükleyerek, bu meseleyi sadece Kürtler üzerinde okuyarak olmaz. Artık herkesin inisiyatif alması lazım. Kürt halkı çok bedel ödedi. Çok acı çekti. Yani Edî Bes e! Son kayyumla artık sokaktaki sesi duymak lazım. Bu sadece anlık tepki vermekle değil, bir seçenek olma iddiasını ortaya koyun. Demokrasi cephesinde, demokrasi ittifakında yer almakla mümkündür. Biz demiyoruz ki önde biz olalım, biz demiyoruz ki ‘reçete budur buyurun buna rıza gösterin.’ Hayır, gelin birlikte yapalım. Biz kimseden bir diyet istemiyoruz. Verdiğimiz oyun hesabı peşinde değiliz. Biz diyoruz ki işte demokrasi seçeneği, işte barış seçeneği, işte gelecek seçeneği. Şimdi biz gelecek için bir seçenek yarattık. Şimdi bunun ucundan tutmayacaksanız neyin ucundan tutacaksınız. Eğer tutmayacaksanız, eğer şimdi bu seçenekle bir buluşma gerçekleştiremeyecekseniz, bu tünelin içinden sıkışık kalırsınız. Bu bir çürümedir ve herkes için büyük felakettir.

Sizin de içinde yer aldığınız bir heyetle CHP’yi ziyaret ettiniz. Yine ziyaretinizden sonra CHP kayyumlara ilişkin bir açıklama yaptı. Temaslarınızın niteliğini nedir?

Her şeyden önce bu zeminde tutunmak, bu zeminde bir dayanışma sergilemek, toplumun beklentilerine göre bir siyaset üretmek çok çok önemlidir. Biz üzerimize düşen sorumluluk gereği hem bu görüşmeleri gerçekleştiriyoruz, hem bu konuda eylem ve etkinliklerimizle tüm toplumla buluşup toplumun tüm kesimlerinin inisiyatif almalarını istiyoruz. Önemli bir deneyimimiz var. Önemli bir mücadele tarihinden geliyoruz. Çok güçlü bir halk iradesi arkamızda hatta önümüzde. Kürt halkının bunca süre ortaya koymuş olduğu irade. Tüm bunları çok iyi değerlendirerek hareket ediyoruz. Herhangi bir partiye şunu yap, bunu yap demiyoruz. Ama bu karşılaşmalar, bu buluşmalar, bu diyaloglar önemlidir. Cumhuriyet Halk Partisi’ne de bu anlamıyla baktığımızda düne göre daha ileridedir. Ben umuyorum hem CHP, hem toplumsal muhalefet hem de diğer siyasi partiler çok sağlıklı adımlar atacaklardır diye düşünüyorum. Önemli dersler çıkardık çünkü. Çok uzağa gitmeyelim Anayasa referandumunda “hayır Meclisleri’ ile başlayan bu hamlemiz şimdi çok daha fazla karşılığını alıyor.

Muhalefetin tepkileri yeterli mi size göre?

Türkiye’de ana muhalefet partisi biziz. Muhalefet partileri de bizimle ilişkiye geçerek, niteliksel sıçrama anlamında önemli adımlar atacaklardır. Bundan umutluyuz ama bugünden yeterlidir demek tabi ki mümkün değil.

Kitlenizin çok büyük bir bölümünün “HDP, İstanbul seçimlerinde CHP’nin adayı olan Ekrem İmamoğlu’na seçimi kazandırmak için seferberlik ilan etti ancak CHP, kayyum atanan belediyelere ilişkin sadece açıklama yaptı” şeklinde bir eleştirisi var. Seçmenlerinize bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hiçbir şeyi HDP ile kıyaslamamak lazım. Kıyaslarsanız hayal kırıklığı yaşarsınız. Ama önemli olan HDP’nin açtığı yolu ve HDP’nin gücünü görmek. Bu mücadelede kararlı olmak. Biz herhangi bir partinin adayı kazansın diye mücadele vermedik. Bu yolu açmak için mücadele verdik ve bunu da başardık. Bugün atanan üç kayyum ve bu saldırıların sebebi açtığımız bu üçüncü yoldur. Yoksa İstanbul’u İzmir’i Ankara’yı CHP kazandı diye değil. Eğer bu faşist bloğu durdurmak ve geriletmek istiyorsak, bu mücadele anlayışını hayata geçirmemiz gerekiyordu. Geçirdik, durdurduk, gerilettik şimdi de hep birlikte faşizmi yıkacağız ve Türkiye’yi demokratikleştireceğiz.

Sizin de içerisinde aktif olduğunuz “Demokratik Anayasa”, “ Demokrasi İttifakı” ve “Yargı Paketi” kapsamındaki ziyaretleriniz sürüyor. HDP olarak bu ziyaretlerde neyi amaçlıyorsunuz?

Her şeyden önce biz bu programı bu kayyumdan önce çıkarmıştık. Bütün Türkiye’de bu kurum ziyaretlerini yaparak, toplumun tüm kesimlerini bu demokrasi ittifakı zemininde buluşturarak var etmek, bu karşılaşmaları sağlamak, herkesi bu sürece ikna etmek için çaba gösteriyoruz. Bunu yaparken bir demokratik anayasa zeminini var etmek, savaş karşıtı zeminleri yaratmak ve o buluşmaları sağlamak ve bir de yol temizliği dediğimiz yargı reformunu bir an önce hayata geçirerek, bu büyük mağduriyetleri sonlandırmak. Dolayısıyla önümüze bu hedefleri koyduk. Peki, tüm bunların buluştuğu yer neydi. İşte tüm bunların buluştuğu yer tam da bu iktidara karşı bir seçenek yaratma anlayışıydı. O yüzden herkese gidiyoruz. Tüm demokratik kesimlere, tüm siyasi partilere, toplumsal muhalefetin tüm öznelerine mutlaka gideceğiz. Ekim ayına kadar ulaşabileceğimiz her yere ulaşıp, daha sonra büyük buluşmalarla Türkiye’nin içine sıkıştığı siyasetsiz, kriz girdabında çıkması için toplumun birlikte hareket edebileceği, tepkisini örgütleyebileceği ve bunu siyaset sahnesine taşıyabileceği zeminleri yaratacağız. Yani özü itibari ile siyaseti toplumsallaştırıyoruz, toplumu politikleştiriyoruz.

“Demokratik Anayasa”, “ Demokrasi İttifakı” ve “Yargı Paketi” kapsamındaki ziyaretlerinizde nasıl karşılanıyorsunuz? Bu kapsamdaki ziyaretlerinize ilişkin gözlemlerinizi aktarır mısınız?

Çok sıcak karşılıyorlar. Çünkü biz gidip onlara bir siyasi pazarlama yapmıyoruz. Biz onlara toplumun sesini taşıyoruz. Ve hakikati dillendiriyoruz. Gidip orada alışılagelmiş bir siyaset yöntemi dışında deyim yerindeyse bir HDP siyaseti, bir HDK siyasetini, bizim o geçmişten gelen siyasi anlayışımızı götürüyoruz. Bu çok samimi bulunuyor. Çok samimi karşılanıyoruz. Birlikte ne yapabiliriz? Sorusuna yanıt arayan bir yerden yaklaşıyoruz. Bu çok önemlidir, çok kıymetlidir. Çünkü Türkiye’de eksik olan budur. Birlikte ne yapabiliriz. Demokratik müzakere tamda buna işaret ediyor. Yeri gelmişken bir kere daha zikredeyim. Sayın Öcalan “Ben hala 2013 yılındaki duruşumu koruyorum” derken aslında bir referansı bize gösteriyordu. Şimdi biz 2013’ten bu güne geldiğimizde hangi eksikliği yaşamışız diye baktığımızda biz müzakereyi toplumsallaştıramamışız. Biz bu çalışmalarımızla kendimize öz eleştiri veriyoruz. Biz tam da bunu yaratmalıyız. Gerçek müzakere. Müzakere sözcüğünün üzerinde bir bulut var. Müzakere kavramı biraz yıpranmış. Bu kavramı temize çıkarmalıyız. Toplumsal zeminde, demokratik zeminde yani radikal demokrasinin dile getirdiği, herkesin herkesle konuşabildiği, yan yana gelemeyenlerin bile yan yana geldiği ortak iyi için bir müzakere alanını yaratmalıyız. Bunun önündeki en büyük engel ise iktidardır. İşte o yüzden de iktidara karşı mücadele etmeliyiz. Mücadele, müzakere. Bu diyalektiği güçlü bir şekilde kurmalıyız.

Her gittiğiniz kuruma bir dosya veriyorsunuz. Bu dosyanızın içinde ne var?

İşte tam da şu anda bahsettiğimiz şeyler var. Bu dosyamız üç parçadan oluşuyor. Birinci parçası demokrasi ittifakı anlayışımız. Yani aslında tam da bugün ki iktidara karşı çıkan yaklaşımımız. İkincisi anayasa strateji belgemiz. Nasıl bir anayasa olmalı üzerine anlayışımızı ifade ediyoruz. Bir anayasa metni yazmıyoruz nasıl bir anayasa olmalıdır dair bir tartışma metnini ifade ediyoruz. Üçüncü de yargı reformu konusunda ne yapılmalıdır dosyasıdır.

Bu ziyaretleriniz kapsamında “Kesinlikle gidilmeyecek” dediğiniz kesim ya da kesimler var mıdır?

Bugün için iktidar ve iktidar bloğuna gitmeyiz. Çünkü iktidar bloğu hiçbir iyi niyet sergilemiyor ve tam tersine düşmanlaştırıyor. Bugün için bir görüşme zemini yoktur iktidar ile. Ama iktidar partisi olmasına rağmen yerellerde AKP’den çok büyük tepkiler yükselmeye başlamış. Kendileri geliyorlar yani içlerine sindiremiyorlar. AKP’den kopuşları görmek mümkün.

Bir diğer gündem ise İdlib'te yaşananlar. Bölgeden sorumlu tümenin komutan ve komutan yardımcısının da aralarında bulunduğu 5 general TSK'den istifa etti. Siz bunu nasıl görüyorsunuz? İstifaların iktidarın iç ve dış politikalarıyla bir bağlantısı var mıdır?

Nereden okunursa okunsun alışılagelmiş bir ritüel değil. Bu karar şunu gösteriyor ciddi bir rahatsızlık var. Bu birçok farklı sahnede de karşımıza çıktı. Yani devlet aklını yitirmiş, bir yönetemem hali bunu bize gösteriyor. Kayyum atamak da tam böyle bir şey. Ben inanıyorum ki devletin her bürokratik kanadında herkes bir birine “Bu kararlarda nerde çıktı” “Ne oluyor” şeklinde sorular soruyor.

Son olarak Mardin’e ikinci kez kayyım olarak atanan Vali Mustafa Yaman’ın, ilk kayyımlığı döneminde belediye bütçesinden bazı bakanlara gümüşçüden 600 bin liralık hediye alınmasına yönelik tartışmalar. Süleyman Soylu hediye almadığını iddia etti. Sizin bu konuya dair paylaşacağınız bir şey var mıdır?

Şimdi gelene gidene hediye almışlar kuyumcuda. Bol bol yemek yemişler. Ama ne yemişler öyle böyle değil. Seyahatler falan. İnanılmaz bir talan. Hizmet üretmemiş, müteahhitlere sınırsız kaynak sağlamış. Sadece Mardin değil tüm kayyumlarda var. Mardin bu konularda başı çekmiş. Sanırım devlet heyetleri o yüzden sık sık Mardin’e gitmişler. Şimdi bu hediyeler verildiyse eğer, bu hediyeler niye verildi ve bu hediyeler nerede? Yok hediyeler verilmediyse durum daha da vahim. Devletin bakanlığına, cumhurbaşkanlığına bu hediyeler verilmeyip onların adına bir yolsuzluk yapılmış demek oluyor. İşte bu daha vahim bir durum. Bu benim bildiğim cumhuriyet tarihinde hiç rastlanmamış bir tablo. Şimdi alınan şeyin bir muhasebe kaydı var değil mi.. Şimdi bakan diyorsa ki ‘ben hediye almadım’ Aman ya rabbim bu daha kötü. Bu felaket bir durum. Yani bakanı işin içine karıştırdıkları bir naylon fatura işi dönmüş demektir. İçişleri bakanı diyor ki ‘Ben sadece bir iftara gittim.’ Şimdi gidin o iftar faturasına bakın, tüm Mardin iftar yapsa o kadar yiyemez. Yani her şeyi ile çok ciddi bir suç var. İncelenmelidir. Peki, bu nasıl bir devlettir ki bunca suç ortadayken o valiyi görevden almamış, almamakla kalmamış o valiyi yeniden kayyum olarak atamış. Zaten kayyum ataması yasalarda şey değil ama bundan ısrar etmek aklımızın alacağı bir şey değildir.

Röportaj: Selman Güzelyüz

28 Ağustos 2019