Oluç: 'Buradan defolun gidin' demek kabul edilebilir değil

Parti Sözcümüz Saruhan Oluç, Radyo Sputnik'de yayınlanan Seyr-i Sabah programında Zafer Arapkirli'nin konuğu oldu. Oluç programda şöyle konuştu:

Zafer Arapkirli:HDP’nin seçim düzleminde nerede durduğuna yönelik tartışmaları kafa karışıklığını aydınlığa kavuşturmaya çalışacağız. Konuğumuz Parti Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sayın Saruhan Oluç. Önce şunu sorarak başlayalım: Bavullarınızı hazırladınız mı? Kürdistan seferine çıktınız mı?

Saruhan Oluç: Evet, biletlerimizi de aldık yola çıkıyoruz.

ZA: Sayın Cumhurbaşkanımız “Kürdistan diye bir yer yok topraklarımızda. Kürdistan isteyenler gitsinler Irak’taki Kürdistan’da yaşasınlar” dedi. Ne diyorsunuz bu demeçle ilgili?

SO: Tabii birçok tartışma yapılabilir bunun üzerine, ancak öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu kullanılan dil son derece ayrımcı bir dildir. Aslında toplumda nefret söylemini yaygınlaştıran bir dildir. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın konuştuğu yeri dikkate alırsak, ki Karadeniz’de bütün bu konuşmaları yapmaktadır, yani Karadenizlilerle Kürt yurttaşlarımızı karşı karşıya getirecek bir üslup tutturmaktadır. Nefret söylemidir, bunların hepsini çok ayıp ve uygunsuz buluyoruz.Doğrusukabul edilebilir değil, bu işin bir tarafı.

Türkiye bir yerel seçime gidiyor. Herkes demokratik siyaset çerçevesinde kampanyasını yapıyor. Görüşlerini, önerilerini, eleştirilerini anlatıyor. Elbette ki siyasettir, sert eleştiriler olabilir, ama bu şekilde Türkiye’de yaşayan milyonlarca insana “gidin, defolun buradan” demek, bunlar kabul edilebilir şeyler değildir. Demokratik siyaset açısından çok yaralayıcıdır. Bunlar, demokratik politik kültürün zerre kadar olmadığını gösteren en önemli işaretlerdir.

İşin diğer yanına gelince, AKP Genel Başkanı’nın belli ki hafızasında bazı boşluklar oluşmuş, unutuyor. Kendisinin 2013 yılında çeşitli yerlerde yapmış olduğu konuşmaları video olarak izletseler, “bu ben miyim?” diye sorar belki de. Çünkü 2013 yılında kendi grup toplantısında,Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada,“Kürdistan yok” diyenlere ağır eleştiriler yapıyordu. Hem Meclis tutanaklarına hem de tarih kitaplarına, Osmanlı dönemine işaret ediyordu. Yine başka kürsülerde yaptığı konuşmalara baktığımızda, Kanuni Sultan Süleyman’dan alıntılar yaparak “Kürdistan diye bir yer vardır, coğrafi bir terimdir aynı zamanda.” diye anlatıyordu.

Şimdi aradan altı yıl geçti, önüne gelen kamuoyu yoklamaları partisinde düşüş olduğunu gösteriyor çok bariz bir şekilde. Nasıl olur da MHP’li seçmeni tam olarak kendime bağlarım? Nasıl olur da milliyetçi seçmen benden kaçmadan bu seçimleri bana kazandırır çabası içerisinde. O telaşla, o panikle, o tedirginlikle bu konuyu ele alıyor.

Tarihsel bir tanımdır Kürdistan coğrafyası. Tarihçilerin de çok açık bir şekilde tartışıp bir sonuca bağlayacakları bir konudur.Kültürel ve sosyolojik bir gerçekliktir, coğrafi bir tanımlamadır. Şimdi bütün bunlara baktığımızda, bu tartışma aslında çok gereksiz bir tartışmadır. Siyasi bir partinin genel başkanı,‘öyle bir yer yok’ dediğinde yok olmuyor orası. Hele hele milyonlarca insan yaşıyor bu ülkede. Bakın İstanbul en büyük Kürt şehri haline gelmiştir.

ZA: Evet, ben de ona değinecektim. Şimdi belli bir kesimin siyasetçileri, sağ cenahta olan milliyetçi oyları devşirmeye çalışan siyasetçiler zaman zaman bu konuyu gündeme getiriyor. Ama bu konunun ısıtılarak gündeme gelmesinde biraz da sizin partiniz saflarında yapılan konuşmaların, verilen demeçlerin rolü yok mu? Yani mesela siz zaman zaman Kürt siyasi hareketinin bir parçası olarak nitelendiriliyorsunuz. Zaman zaman PKK’yle birtakımbağları olan bir parti olarak nitelendiriliyorsunuz, ama İstanbul’da en büyük Kürt nüfusun oylarını alarak yurt sathında örgütlü her kesimden Türklerden Kürtlerden ya da başka etnik kimliklerdenoy alan bir partisiniz.Ama sizin partinizin mensupları da özellikle Doğu’da ve Güneydoğu’da, kitlenin önüne çıktıklarında Kürdistan kavramının altını yüksek sesle çizerek politika yapmayı tercih ediyorlar. Bu da bir ayrıştırıcı dil değil mi?

SO: Yok, bizler bunu ayrıştırıcı bir dil olarak görmüyoruz. Bizler bunu çok doğal bir şekilde kullanıyoruz. Bu bir bölücülük değildir. Coğrafi bir bölgeyi tanımlayan bir kavramdır. Yoksa bu ayrı bir devlet kurmayla alakası olan bir konu değildir. Ülkeyi, toplumu bölmekle alakası olan bir konu değildir. Eğer birbölücülükten söz edeceksek, “defolup gitsinler” demek, sınır ötesi bir ülkeyi göstermek bölücülüktür aslında. Bakın İstanbul’da 3buçuk 4 milyon arası Kürt yurttaşımız yaşamaktadır. Ve onlarla konuşun, onların aile sohbetlerine katılın, illa siyasi toplantılar olmasına gerek yok, onların çok doğal bir dilidir kendi coğrafyalarından bahsederken Kürdistan demeleri. Şimdi siz İstanbul’dakimilyonlarca Kürt yurttaşını Irak’a mı göndereceksiniz? Böyle bir şey olabilir mi? Ya da Bursa’da, Antalya’da,Kocaeli’de, Manisa’da, Adana’da, Mersin’de yaşayan insanları? Bu doğrudan bölücülüktür. Bizim için ise bu kavramı kullanmak çok doğal bir şeydir. Bakın nasıl Trakya’ya gittiğimizde oranın insanları Trakya ya da Rumeli kavramlarını doğal olarak kullanıyorsa kendi bölgeleri ve coğrafyaları için ve bu hiçbir şekilde bölücülük olarak kabul edilmezse, Kürt yurttaşları için de aynı şey geçerlidir. Bunun siyasi anlamından öte kültürel, coğrafi ve sosyolojik bir anlamı vardır. Şimdi bunu yok sayamazsınız. Tarih kitaplarına baktığınızda, Meclis tutanaklarına baktığınızda bunların hepsini görürsünüz.

ZA: Bizzat Sayın AKP lideri bir konuşmasında o dönem, çözüm sürecinde, bizzat vurguladı. Hatta hepimizin hafızalarında ŞivanPerwer’li, İbrahim Tatlıses’li“Megri Megri” nidalarının Diyarbakır’da yükseldiği gösteriler, toplantılar canlanıyor. Bu Kürdistan tartışması zaman zaman çeşitli beyanlarla dikkat çekiyor. Gelelim seçim meselesine. Sizin partinin nerede olduğu konusu çok tartışmalı bir hale geldi. Bir, Millet İttifakı’nın içinde resmen yoksunuz, ama bazı yerlerde adaylıklardan feragat etme suretiyle falan AKP kazanmasın diye özetlenecek bir siyaset içinde olduğunuz anlaşılıyor. Bir demeci de var sizin partinin: AKP kazanmasın diye bazı bölgelerde adaylarımızı çekiyoruz diye. MeselaMarmaris, Bodrum, Alaşehir ilçelerinde; Manisa’da Alaşehir ve Saruhanlı’da geri çekiyorsunuz. Bu yurt çapında yaygın bir uygulama mı yoksa yerel bazda tek tek mi karar veriyorsunuz buna?

SO: Biz bunu çok önceden açıkladık. Bir muhalefet partisinin, ki biz bir muhalefet partisiyiz, siyasi iktidarı ister yerelde ister genelde değiştirmek ve eleştirmek en doğal hakkıdır. Yoksa muhalefet partisi olmaya gerek yoktur. Dolayısıyla, bir kere muhalefet partilerinin siyasi iktidarı değiştirmek konusundaki taktikleri, stratejileri ve tutumları gayrı meşru olarak adlandırılamaz. Eğer böyle adlandırılırsa veya bunun bir beka sorunu yarattığı yönünde bazı açıklamalar yapılırsa, bu demokratik siyasetten nasibini almamış olmak demektir. Biz bunu bir kere böyle görüyoruz.

İkincisi, buradan hareketle bizim AKP-MHP ittifakının, koalisyonunun, ne derseniz deyin sonuçta bir ortaklık vardır ortada, bunun değişmesi doğrultusunda taktik adımlar uygulamamızdan daha doğal bir şey olamaz. Biz dedik ki, esas itibariyle batıda bizim seçmenlerimiz AKP-MHP ittifakının kaybetmesi doğrultusunda tutum almalıdır. Bu çok doğal bir şey ve bu doğrultuda hareket ediyoruz. Kimi yerlerde yerel kararlar da alınıyor, ama biz merkezi olarak da bunu ilan ettik zaten. Biz bunu gayrı meşru bir şey olarak görmüyoruz, bunu demokratik siyasetin bir parçası olarak görüyoruz. Ve bu ittifakın iktidar ve egemenlik alanının daralması demek, Türkiye’de demokrasinin nefes alması demektir. Türkiye’de hukukun üstünlüğü, demokratik hak ve özgürlükler diye bir şey kalmadı. Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası demokratik sözleşmelere uyum diye bir şey kalmadı. Çok vahim bir noktaya gelmiştir Türkiye. Ve bu iktidar koalisyonunun “ben ne istersem yaparım” havasından tarzından kaynaklanmaktadır. Siyasi anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Biz de bunun değişmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çok doğal bir mücadeledir bu nihayetinde.

ZA: Yani kendiliğinden bir ittifak, katılım gibi bir algı söz konusu sizin bu tavrınızda.

SO: Kendiliğinden değil, şöyle tarif edeyim. Şunu açıkça söyleyeyim. Bizim hiçbir siyasi partiyle yaptığımız bir ittifak yok. Bu çok açık ortadadır.

ZA: Fiili ya da zımnen mi diyelim?

SO: Biz dedik ki, demokrasi için bir fedakârlık yapıyoruz. Ve bu fedakarlığı demokrasinin, hukukun üstünlüğünün gelişebilmesi için yapıyoruz ve bu tutumu aldık. Biliyorsunuz genel seçim olsa, her alınan oy yüzde 10 barajının aşılması açısından önem taşıyor, fakat yerel seçimde böyle bir gerçeklik yok. Yerel seçimde baraj yereldedir ve siz yerelde ne kadar oy alsanız, kazanmış ya da kazanamamış oluyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında, bizim batıda birçok ilde yüzde 10 ile yüzde 15 arasında değişen bir oy oranımız var. Mesela İstanbul’un 3. Bölgesinde yüzde 14 buçuktur. İstanbul’un tamamında yüzde 12 buçuk 13 arasındandır. İzmir’de, Antalya’da, Adana’da, Bursa’da, Mersin’de… Her yerde böyle bir gerçeklik vardır. Biz de dedik ki, hiçbir oyumuzun ziyan olmaması gerekiyor. Ve ziyan olmaması için de bu yerel seçimlerde kazanma ihtimalimizin olmadığı büyükşehirlerde biz iktidarın kaybetmesini sağlayarak bir kazanç sağlayacağız.

ZA: Yani biz kazanmayalım, ama iktidar da kazanmasın, iktidar zayıflatılsın diye özetlenebilecek bir politika. Cumhurbaşkanı’nın,AKP temsilcilerinin de, iktidar koalisyonu temsilcilerinin sık sık vurguladığı bir şey var: Sizin partinizin terör örgütüne yakınlığı iddiasıyla sizin partinizin adaylarının seçilmesi durumunda terörle bağlantı meselesinin titizlikle üzerine gidileceği ve gerekirse son iki yılda yapıldığı gibi hemen kayyım atanması yoluna gidileceği. Bu sizce sizin tabanınızı, sizin seçmen potansiyelini etkileyebilir mi? Yani nasıl olsa seçilse bile kayyım atanacak oy vermeyelim gibi bir menfi tesir yapabilir mi sizce?

SO: Böyle olacağını sanmıyorum. Zaten böyle olsun diye bu lafı yayıyorlar. Boşuna oy vermeyin nasılsa kayyım atayacağız diye. Halbuki mesele bu kadar basit değil. Bakın, kayyım ataması ne anlama geldi? Bizim 102 belediyemiz vardı, bunun 96’sına kayyım atadılar. Şimdi bu atanan kayyımlarla birlikte, gerçekten orada sandık iradesini, halk iradesini, ne derseniz artık buna çiğnediler. İnsanların oy verdikleri partilerin temsilcileri kayyımlar yoluyla görevden alındılar. Demokrasi açısından baktığınızda bu çok büyük bir ayıptır, çok bir yanlıştır. Demokrasi çok açıkça çiğnendi. Orada yüzde 60’larla, yüzde 80’lerle seçilmiş olan belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri yok sayıldı. Böyle bir şey olabilir mi? Herhangi bir demokraside, herhangi bir demokratik cumhuriyette böyle bir şey yaşanabilir mi? Hiçbir yerde görülmemiştir böyle bir durum. Dolayısıyla bir kere kayyım atanması başlı başına demokrasi açısından büyük bir yanlıştır. Yani demokratik olmamayı gösterir. Diyelimki, bir belediye başkanı bir hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük yapmış olabilir, ya da bir hata yapmış olabilir, siz belediye başkanını yargılarsınız. Beraat ederse görevine devam eder, etmezse cezası ne ise çeker, ama belediye meclis üyeleri vardır. Belediye meclis üyelerinin içinden yeniden bir başkan seçilir vekaleten. Ankara’dan kayyım atamak ne? Kaymakamları, valileri kayyım olarak atamak ne? Bu tamamen şu anlama geliyor: Biz orada seçimleri tanımıyoruz.

ZA: Kayyım, yerine kayyım atanan bir takım HDP’li belediye başkanlarının ya da herhangi birinin mahkûm olması gibi bir durum söz konusu mu? Yani haklarında birtakım iddialar olduğu için yerine kayyım atanmış, ama suçlu bulunmuş ve mahkûm olmuş var mı böyle durumlar?

SO:Sürmekte olan davalar var, bazı davalar ilk aşama mahkemelerinde sonuçlandı. Mesela Gültan Kışanak bunun en tipik örneğidir. Ama son karar henüz verilmedi istinaf ve Yargıtay süreci var. Fakat ilginç olan şudur: Belediye başkanlarımızdan hiçbiri belediyelerde yaptıkları çalışmalar sırasında bir usulsüzlük veya yolsuzluktan ötürü yargılanmamıştır. En ufak bir örnek yoktur böyle. Bakın Cumhurbaşkanı’nın sık sık tekrar ettiği şey “belediye kaynaklarını Kandil’e gönderdiler” lafı tamamen mesnetsizdir. Yani devletin, iktidarın gönderdiği müfettişler bütün belediyelerde çok ciddi denetimler yapmışlar, raporlar hazırlamışlardır, aylarca çalışmışlardır ve bir tek belediyede buna dair herhangi bir veri, bulgu, rapor yoktur. Ama buna karşılık son bütçe döneminde ortaya çıkan Sayıştay raporları vardır. Sayıştay raporlarında, atanmış olan kayyımların hangi yolsuzluk ve usulsüzlükleri yaptığı birer birer sayılmıştır. Halkın kaynaklarının nasıl aile fertlerine ve yakınlarına peşkeş çektikleri birer birer yazılmıştır. Bu yolsuzluk yapmış kayyımlar ise herhangi bir şekilde yargılanmamaktadır.

ZA:Anlıyorum ama az önce sözünü ettiğiniz belediyedeki çalışmaları ya da belediye başkanı olarak icraatları nedeniyle bir yolsuzluğu, usulsüzlüğü ya da kanunsuzluğu bulunamamış rağmen siyasi başka bir bağlamda ceza yemiş, suçlu görülmüş insanların görevden alınmaları doğal karşılanmamalı mı?

SO: Ceza almışsa görevden alınabilir tabii ki, buna bir sözümüz yok ama ceza almamıştır. Kayyım atandıktan 2buçuk 3 sene sonra sonuçlanan davalar var, bazılarının hala sürüyor davaları.

ZA: Bir önyargı var diyorsunuz…

SO:Evet, dediğim gibi seçim yoluyla elde edemedikleri belediyeler bu şekilde ele geçirilmeye çalışılmıştır. 31 Mart seçimlerinde göreceğiz ki, bu belediyelerde en az kayyım atanmış olan 96 belediyede ve diğer belediyelerde, halk teveccühünü yine bizlerden yana kullanacaktır. Çünkü halkın içinde çalışan, onları temsil eden, ihtiyaçlarına cevap veren, onlarla birlikte yaşayan insanlardır adaylar. Belediyeler bizim yönetimimizdeyken herkes kapısını rahatça açıp girerdi, şekerle kahveyle karşılanırdı. Kayyımlar geldi belediyelerin önüne beton bariyerler, akrepler TOMA’lar yerleştirildi. Hepsi birer karakola dönüştürüldü. Bunun halk belediyeciliği ile ne alakası var.

ZA: Bunun ters tepeceğini söylüyorsunuz.

SO: Biz o kanaatteyiz ve göreceğiz 31 Mart’ta. Bu kayyım politikaları halk tarafından kesinlikle kabul görmemiştir. Onlar zannettiler ki, iki tane asfalt dökersek, üç tane kaldırım yaparsak halk bize oy verir. Öyle değil, halkın bütün değerlerine, önem verdiği her şeye hakaret edeceksiniz ve bütün halkçı uygulamaları ortadan kaldıracak ve değersizleştireceksiniz, halk da size oy verecek. Böyle bir şey olabilir mi? Çok yanlış bir zihniyettir ve geri tepecektir.

ZA: Son olarak, şunu sormak istiyorum: Seçim düzlemine epeyi bir süre önce girdik, şimdi de 25 günü kaldı. 116 gün önce milletvekiliniz Sayın Leyla Güven aynı zamanda DTK Eş Başkanı, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın hükümlü olarak haklarıyla ilgili bir açlık grevine kalkıştı. Bu grevle ilgili partinizin yaygın destek eylemleri de oldu ve en son geçtiğimiz gün partinizin en genç milletvekili, Diyarbakır Milletvekili Sayın Dersim Dağ hanım da bir açlık grevine kalkıştı. Türkiye’nin bunca sorunu dururken, seçimin bunca gündem maddesi, halkın ihtiyaçları, ekonomi şu bu dururken Abdullah Öcalan’ın, terör örgütü liderinin tecritte gördüğü muamele Türkiye’nin öncelikli bir gündemi midir ki böyle bir eylemle tepkileri üzerinize çekmeyi başardınız?

SO: Şöyle bakmak gerekiyor, elbette Türkiye’nin birçok sorunu var. Ekonomi en başta gelen sorun. Ekonomiyi çok ciddi krize soktular, yoksulluk, işsizlik bunların hepsi çok önemli tartışmalar ve bütün kamuoyu yoklamalarında da bu konu en üstte çıkıyor. Bundan hiç şüphemiz yok ve biz bu konudaki politikalarımızı da sürdürüyoruz. Ama bir ülkede eğer bir hukuktan bahsediyorsak,hukukun üstünlüğünden, hukukun herkes için eşit olması gerektiğinden bahsediyorsak, o zaman gerçekten de öyle olması gerekiyor.Ya da hukuksuzluğa bir yerde yol verdiğimizde, o hukuksuzluğun yavaş yavaş her yeri sarıp sarmaladığını görürüz. Yani, ünlü bir laf vardı “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” diye, Anayasa’yı bir kere delerseniz, o delik orada kalır ve delik büyür ve başka delikler de ortaya çıkar.

ZA: Ama hukuksuzluğu protesto etmek için öne çıkartacağınız tek örnek terör örgütü liderinin cezaevi koşulları mı?

SO: Hayır, her şey sadece o değil. Bakın şuna dikkat çekmek istiyorum. 4 yıl oldu neredeyse Nisan 2015’ten bu zamana kadar. Bu 4 yılda 1400 günü aşkın bir zaman içerisinde İmralı’da iki kez aile görüşmesi yapılabildi, 15’er dakikalık. Yani bakın 4 yıl diyorum 1400 gün diyorum. İki kere 15’er dakika aile görüşmesi. Bu herhangi bir hukuka, insani değere sığar mı? Avukatları, ailesi görüşemiyor. Bu kabul edilebilir bir şey mi? Ayrıca İmralı’da Sayın Öcalan öyle herhangi biri de değil. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, eleştirirsiniz, kızarsınız o başka bir şey. Nihayetinde bir halk açısından önemli görülen ve siyasi aktör olma açısından da önemi olan bir kişi. Böyle baktığınız zaman, ona yönelik bu hukuksuzluk hali aslında halka yönelik bir hal alıyor. Bu çok ciddi bir şeydir. Nisan 2015’te bu tecrit başladıktan sonra sorunlar giderek artmaya başladı zaten. Son 4 senedir yaşadıklarımıza bakınca bunu çok net görebilirsiniz. Anayasa’daki dokunulmazlıkların kaldırılması ve milletvekillerinin hapse atılması da aslında tecridin bir sonucudur.

ZA: Halk açısından, sizin tabanınızda önemli bir kişi olarak sayılabilir ama şimdi siz Türkiye’deki adalet ve infaz sistemindeki hukuksuzlukları öne çıkarmak için bir terör örgütünün liderinin koşullarını birinci madde haline getirirseniz o zaman size yönelik olarak “terör örgütüyle yakın bağları var ya da onlarla içiçeler” suçlamasına da bir zemin hazırlamış olmuyor musunuz?

SO: Ben tam olarak böyle düşünmüyorum. Uzun bir tartışma, bu kısa radyo programında bunu sonuçlandıramayız şüphesiz. Bakın Türkiye’de bu terör tanımı son derece tartışmalı bir konu hale gelmiştir.

ZA:Ama lütfen PKK konusu gelince tartışmalı bir konu değil herhalde terör tanımı.

SO: Geçmiş dönem vekillerimizin hepsi, Eş Genel Başkanlarımız da, şu anda cezaevinde olanların hepsi, terörist oldukları iddiasıyla yargılanıyorlar, ceza alıyorlar. Sayın Selahattin Demirtaş terör propagandasıyla yargılanıyor, 142 yılla yargılanıyor terörist olduğu iddiasıyla. Şimdi biz Selahattin Demirtaş’la ilgili bir şey yaptığımız zaman siz karşımıza çıkıp şunu sorsanız aynı şey olmayacak mı?

ZA: Farklı örnekler veriyorsunuz. Demirtaş’la Öcalan’ı karşılaştırmayalım.

SO:Hukukla ilgili bir şey söylemeye çalışıyorum. Terör tanımını tartışmıyorum şimdi. Bütün vekillerimiz, haklarında fezleke olan, yargılanan vekillerimizin hepsi aslında ya terör propagandasıyla ya da üye olmakla yargılanıyorlar. Bu size tuhaf gelmiyor mu? Buna karşı niye insanlar çıkıp da “Ya böyle bir şey olabilir mi? Anayasal bir parti, demokratik bir siyasi parti ve herhangi bir şiddet çağrısı yapmamış, şiddete katılmamış, tam tersine şiddetin sona ermesi için mücadele eden bir parti. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye niye kimse çıkıp söylemiyor?

ZA: Onu söylüyoruz, mesela ben şahsen …

SO: Sizi kast etmiyorum yanlış anlamayın.

ZA: Hayır, benim de aralarında bulunduğum pek çok demokrasiye inanmış, anayasal hakların ve özgürlüklerin kullanılması meselesine titizlenen pek çok insan bunu söylüyor. Yani Selahattin Demirtaş apayrı bir tartışma konusu. Ama burada Öcalan’ın, PKK terör örgütünün liderinden söz ediyoruz. Onun hukukuna sahip çıkmayı öncelikli bir gündem maddesi haline getirmenin sizin partiye verdiği zarardan söz ediyoruz. Yani aslında kendi kendinize verdiğiniz birzarar.

SO: Şimdi şunu hatırlatmak istiyorum. 2 buçuk yıl İmralı’da iktidar ve devlet heyetleri, görüşmeler yaptılar. Türkiye’nin çok ciddi bir sorunu olan Kürt sorununun ve şiddet meselesinin sona ermesi ve barışçıl bir çözüm için 2 buçuk sene görüşme yaptılar. Şimdi 2 buçuk senelik görüşmenin sonunda tam bir çözüm noktasına gelinmişken, Türkiye’de silahların bırakılması ve susmasınoktasına 28 Şubat 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı’yla ulaşılmışken, bunların hepsini devirip ortadan kaldırılması ve ardından bu tecridin yaşanması, bu dört yıldaki bütün bu hukuksuzlukların, insan hakları ihlallerinin yaşanması sizce bir tesadüf olabilir mi? Bunların hepsi bir sürecin parçalarıdır esas itibariyle. Hedeflenen Halkların Demokratik Partisi’ni ittifak ve bileşenleriyle birlikte demokratik siyasetten tasfiye etmekti. İkincisi de, 96 belediyeye kayyım atayarak yerel yönetimlerden de tasfiye etmekti. Bunun için 4 senedir bu çaba sürüyor. Bunu görmezden gelebilir miyiz? Biz diyoruz ki, Türkiye’de bir çözümün,bir barışın gerçekleşmesi lazım. Nasıl 2 buçuk sene görüşmeler yapıldıysa ve hiç kimsenin burnu kanamadıysa ve bir sonuca ulaşmanın eşiğine gelindiyse… Nasıl oldu da iktidar bütün masayı devirdi de her şeyi berhava etti. Bizim istediğimiz, tekrardan bir barışın ve çözümün yaşanabilmesi için adımların atılmasıdır. Biz bunun için tecridi önemsiyoruz. Bizim partimize zarar verip vermemesi meselesinden öte, bütün bir topluma dair sıkıntılı bir dönem yaşanıyor. Biz böyle bakıyoruz, demokrasi meselesidir bu.

5 Mart 2019