Yüksekdağ: Özerkliği tartışmak toplumsal ve tarihsel bir görevdir

Yüksekdağ: Özerkliği tartışmak toplumsal ve tarihsel bir görevdir

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ’ın tutuklu olduğu davanın Ankara Sincan'da görülen duruşmasında Yüksekdağ’ın tutukluluğuna devam kararını veren mahkeme heyeti davayı 27 Eylül 2019 tarihine erteledi. Yüksekdağ'ın yaptığı savunmanın ikinci kısmı: 

Savunmamın bu bölümünde iddianamelerde geçen şeyleri temellendirmek ve karşı tezlerimi ortaya koymak açısından gerekli vurguları yapacağım. 

Duruşmanın ilk bölümünde belirttiğim, Meclis’in oluşma süreci ve anayasanın yapılma süreci belirli bir olgunluk aşamasına gelir. Anayasa’nın birinci maddesinde geçen ifade nitekim kendisini çok somut olarak ifade eder. Nedir o birinci maddedeki ifade? “Halkın mukadderatını, bizzat ve bilfiil idare etmesi.” Yani özetle self-determinasyon olarak tanımlanan, kendi kaderini tayin hakkı olarak tanımlanan, uluslararası ölçekte bir hak tanımı, bir yurttaşlık tanımı ve ülke, devlet tanımı Anayasa’nın birinci maddesinde kendisini ifade eder. Ancak bununla sınırlı kalmaz. 1921 Anayasası özellikle toplumsal uzlaşma metnidir. Bir anayasa olarak aynı zamanda gücünü buradan almaktadır. Genel geçer hak tanımlarının dışında, formal, kitabi, köşeli bir takım yasal tanımların dışında çok daha somut bir toplumsal gerçeklik üzerinden var olan çok açık ve somut sonuçları tarif etmiştir. 1921 Anayasası’nın en önemli özelliğidir ve evrensel ölçekte gelişkin anayasa tarifi yapılırken de iki kategoriye ayrılır. Bir; eğer toplumsal düzeniniz oturmuşsa Magna Carta gibi çok genel bir toplumsal sözleşme ile de yüzyıllar boyunca toplumsal idareyi sağlayabilirsiniz. Yerleşik bir düzen vardır, kültürel kodlar çok daha sağlamdır ama bunun bütün dünyada olması mümkün olmamıştır hiçbir zaman. 1921 Anayasası’nın 3. maddesi 11. fıkrasında özerklik, kendi kendisini idare eden, bu güce sahip olan idari güçler olarak tanımlanır. 

Alıntı yapmaya devam ediyorum. 1921 Anayasa sistemi çerçevesinde genel anlamda Büyük Millet Meclisi üyelerini seçerek, özel anlamda da yerel yönetimlere tanınan geniş özerklik ilkesi gereğince idare madde 11’de tanımlanan ve madde 16’da tanımlanan şuraları eliyle kendi kendini yönetme olanağına kavuşmuştur. Bu bütün Türkiye için düşünülmüş bir modeldir, yani sadece bir bölgeye tanınmış bir hak olarak tarif edilmemiştir. Devletse 1921 Anayasası’nda yalnızca iç ve dış ilişkileri değil aynı zamanda adliye, maliye, uluslararası ve ekonomik ilişkiler gibi merkezi yetkilerle sınırlı bir düzene sahiptir. Devlet örgütlenmesi makro düzeyde hak, yetki ve sorumluluklarla donatılmış, çerçevesi bu biçimde çizilmiştir. Geriye kalan eğitim, sağlık, vakıflar, medreseler, yerel ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardımlaşma işlerinin düzenlenmesi, yürütülmesi vilayet şuralarının kendisine bırakılmıştır. Şuraların seçiminde ise Büyük Millet Meclisi’nde vekil ve temsilcisi olan vali sınırlı yetkilere sahiptir. Ancak yerel ve yetkililer arasında bir çatışma durumunda hakem olarak devreye girmesini düzenleyen sınırlı bazı parantezler açılmıştır. Daha küçük yönetim birimi olan nahiyelerde ise yerel için merkeze danışılmadan işlerin yürütülmesi tam bir yetki ve inisiyatif söz konusudur. Biraz önce sözünü ettiğim başlıklarda yerele danışma şartı da aranmaksızın doğrudan bu yetkilere sahiptir. Yine nahiyeler toplumsal ve siyasal yapının temel birimleri olarak ele alınır.

Yerinden yönetim asli ve geneldir. Anayasanın siyasi ve hukuki alanında parlamentonun yetkinliği ilkesinde sonra gelen üçüncü temel anayasal ilkedir. Yani bugünün anayasasında çok genel tanımlarla geçen “kayıtsız şartsız egemenliğin millete ait olduğu” düsturu çok daha ayrıntılı ve katmanlı bir şekilde tarif edilmiş, yerel özerklik de anayasanın 3’üncü maddesi olarak anayasal güvence altına alınmıştır. 24 maddelik anayasanın 14 maddesini, yani yarıdan fazlasını özyönetim, yerinden yönetim, yerel özerklik ilkeleri kaplamıştır. Yerel katılım, yerel demokrasi anlayışını burdan yola çıkarak yazılmıştır. Bu düşünce kendisini tarih sahnesinde çok somut olarak göstermiştir. Yerel demokrasiyi, yerinden yönetim ilkesini nahiye şuralarına kadar yürüten, nahiye görevlilerini seçimle göreve gelmelerini, gerektiğinde azledilmesini öneren, nahiyelere kadar idareyi belirleyen Anayasa, Kurtuluş Savaşı sürecinin başlangıcıyla oluşan 1918-20 arasında Anadolu, Trakya, Erzurum, Sivas başta olmak üzere birçok yerel kongre iktidarlaşmanın da anayasallaşması anlamına gelmektedir. Yani benim birinci olarak ifade ettiğim yerellerdeki halk kongreleri Trakya, Lazistan, Karadeniz, Anadolu, Erzurum, Sivas, Kurtuluş Savaşı’nın kurucu sürecininin kongreleri 1924 Anayasası’na kadar bir ülkenin kuruluş temeli olarak görülmüştür.

Bir toplumun tarihsel sürecinden, gelişiminden, insani, demokratik dinamiklerinden kopan biz değiliz

Bakın, o kadar çok benzeşen nokta göreceksiniz ki. Biz parti programımızla, toplumsal yapı üzerinden kurulmuş yerelin, halkın öz değerleri ile siyasete doğrudan katılımı üzerinden kurmayı öngören ve bugünkü çalışma sistematiğini de buna göre düzenleyen bir siyasi partiyiz. Ama bize uzaydan gelmişiz gibi bakıyorlar. Özellikle iktidar sahipleri neredeyse bu sistem içerisinde biz mücadele etmezsek halkın oyları, halkın mücadelesi olmasa bizi sistem dışı bırakmak için elinden geleni yapıyor. Bizi marjinalize etmek için elinden geleni yapıyor ama vurgulanması gereken çok tarihsel ve güncel gerçeklik şudur ki marjinal olan biz değiliz. Bir toplumun tarihsel sürecinden, gelişiminden, insani, demokratik dinamiklerinden kopan biz değiliz. Bugünün siyasi iktidarıdır marjinal olan, toplumun oluşturduğu demokratik, insani birikimden kopan da bugünün siyasi iktidar anlayışı ve egemen siyasi katmanlarıdır. 

10 Şubat 1922’de Kürt Özerklik Kanunu çıkarılmıştır

Devam ediyorum. Kürt meselesinde, özellikle özerklikle ile ilgili kısımlar. Bu Anayasa’nın yasal ifadesidir. 1921 Anayasası’nı çıkarmakla sınırlı kalmıyor. Kürt sorunun çözümü için o dönemin liderleri, idari kurucuları biz bu Anayasa’nın alt metinlerini oluşturmamız ve aynı zamanda daha somut daha detaylı daha sarih hale getirmeliyiz. Onun arkasından 10 Şubat 1922’de Kürt Özerklik Kanunu diye bir kanun çıkarıyor. 18 maddeden oluşan bu kanun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilir. Yasa, Kürt milleti için özerk bir yönetim kurmak tahahhüdüyle başlar. Başlangıç cümlesi, başlangıç maddesi böyledir ve bir Kürt Milli Meclisi’nin seçimle oluşacağı ve genel valinin Kürt Milli Meclisi tarafından seçileceği, özerk bölge sınırlarının karma bir komisyon tarafından belirleneceği ifade ediliyor. 

Kürdistan’ın yönetimine ilişkin olarak bazı yerlerde genel duruma uygun olarak bir yargı    örgütü oluşturulacağı, Kürt Meclisi’nin düzeni korumak amacıyla oluşturulacak jandarma kurulmasına ilişkin yasayı inceleyebileceği, Kürt dilinin sadece Kürt meclisinde idari işlerde ve hükümet idaresinde kullanılacağı, bununla birlikte Kürt dilinin okullarda öğretilebileceği, Kürt Milli Meclisi’nin Büyük Millet Meclisi’ni bilgilendirilmesi şartıyla vergi uygulaması yapılabileceği, üniversite kurabileceği gibi maddeler var. Bunlar sırayla çok açık ve net biçimde sayılmış, 1921’de resmen, alenen. 1921 Anayasası’yla anayasal güvence altına alınmış, 1922’de de Kürt Özerklik Kanunu’yla daha somut hale getirilmiş bir hak tanımıdır. Ve o dönemde Kürt ulusal sorunu çağının gerektirdiği biçimde hatta birçok dünya ülkesiyle  kıyaslandığında çağının ilerisinde bir şekilde çözülmüştür.

Bu ölümlerin neden sürdüğüne dair siyasi iktidarın bir cevabı yok ama tarihin var

Birçok bilgi var mesela, merkeze bağlı olacak olmayacak vesaire, şunlar şunlar olacak diye sayıyor. Mesela ordu kısmen merkeze bağlı, jandarma “Kürdistan Jandarma Kolordusu’nu oluşturacağım, ben oluşturacağım ama sana danışmadan oluşturmayacağım bunu” diyor. “Kürt Meclisi ile görüşüp oluşturacağım. İç güvenliğini sen alabilirsin. Kürt dilinin kullanılması konusunda, içişlerinde, eğitimde Kürt dilini serbestçe kullanabilirsin ama idari işlerinde hükümet ile ilişkilerinde Türk dilini, Türkçeyi resmi dil olarak kullanabilirsin” diyor. Bugün bu kavga bu kıyamet neden çıkıyor? Bu çatışma, bu savaş, bu yıkım, bu bitmeyen ölümler silsilesi neden sürüyor? Siyasi iktidarın buna verdiği, vereceği bir cevap yok ama tarihin verdiği bir cevap var ve bugünün vereceği, bugünün demokratik siyaset aklının vereceği, vermesi gereken bir cevap var. Tarih çok net bir biçimde insanlığa bir şey sunmuştur: yaparsan olur. Toplumun iyiliği için eylemi, fiili yaşama geçirirsen tarihi yöneten, yönlendiren olursun. Ama düşündüğünü toplumun yararı için yapma yolundan saparsan tarihin gelişimi önünde yok olursun. Bugünün siyasi iktidar zihniyeti de tastamam bu durumu yaşamaktadır.

O koşullar içerisinde bir özerklik formülü tarif edilmiştir, tanımlanmıştır. Sonra yine Mustafa Kemal’in bir röportajında çok uzatmamak için onu almıyorum ama özetle şunu söylemeye çalışıyor. Diyor ki Musul sorununu çözemediniz ama diyor sadece ülkeyi bölerek şurası Kürd’ün olsun, şurası Laz’ın olsun şurası Çerkes’in olsun diyerek çözemeyiz biz bu problemi ve o dönem çok büyük bir vurgu yapıyor. Diyor ki iç içe geçmişlikler var, bu iç içe geçmişliği  çözmek için en önemli şey her ulusun, ulusal aidiyet veya inanç aidiyeti olsun veya olmasın yönetime katılmasının formülü oluşturulmalıdır. Biraz önce anayasa maddelerinde de anlatmaya çalıştım. Nahiye şuralarından, vilayet şuralarından başlayarak toplumun, halkın yönetime katılmasının önünü açıyor. Musul sorununu çözmek için de Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı illerde aynı zamanda özerklik formülünü kullanın diyor. Ulusal haklar da verilmelidir ama Türkiye’nin her tarafında bunu yapamayız yapmamıza da gerek yok çünkü iç içe geçmişlikler var. Burada da böyle bir mantık yürütülüyor. Toplantıda söylediğinden bu sonuç çıkıyor. O dönem tartışma ve sorunu çözme çabası var. Bugün biz bu meseleleri tartışamıyoruz bile. Bakın, ben bu konuları tartıştığım için şu an hapisteyim. Yani bugün bu konuları, birebir bu mevzuları güncel siyasal konjonktürde ele aldığımız için, açıkladığımız bildirgelerden dolayı, DTK kongresinden yargılanıyoruz, DTK kongresinde yayınladığımız bildirgeden dolayı, yaptığımız konuşmalardaki özyönetim vurgularından dolayı yargılanıyor, mahkum ediliyoruz, mahkum edilmeye çalışılıyoruz. Ama bizim asıl derdimiz tarih tarafından mahkum edilmemekse, -ki öyledir- bizler tarihe ve hakikate göre düne ve bugüne sadakatimizi koruyacağız ve korumaya devam edeceğiz. 

Hamasetini yaptıkları Misak-ı Milli kavramının özünde Kürt-Türk ittifakı vardır

Türkiye’nin şu anki resmi sınırları içinde değil Misak-ı Milli diye tarif edilen çok daha geniş sınırları içinde birlikte yaşama hukukunun oluşturulmasına karar veriyorlar. Bir parantez oluşturmak için söyleyeyim, Misak-ı Milli kavramının kökeninde de hep kullanırlar, Misak-ı Milli hamaseti yapıyorlar. Bir tanesi çıkıp tarihe karşılık dümdüz insan gibi anlayan ve yorumlayan bir yaklaşım getirmemiş. Söylerlerse çünkü gerçekler ortaya çıkacak, o gerçekler karşısında da yüzleri kızarır. Bu çok arkasından hamasetini yaptıkları Misak-ı Milli kavramının özünde Kürt-Türk ittifakı vardır. Misak-ı Milli, milli sözleşme, ant demektir, verilen söz demektir. Ve Misak-ı Milli kavramının ilk doğduğu sürecin temelinde, Kurtuluş Savaşı’nın sonlarına doğru olan dönemde yani İngiliz işgalinin başladığı gittikçe ağırlaşmaya yüz tuttuğu dönemde Kürtlerle belli bir aura tutmak üzere yapılmış antlaşmanın adıdır. Sözleşme adını buradan almıştır. Misak adını da buradan almıştır. Yapılan millet tanımı da tek başına Türklük üzerinden kurulmuş bir millilik tanımı değildir. Yani o dönemde Kürt siyasal önderliği ile Türk siyasal önderliği karşılıklı sözleşmiştir, kavimleşmiştir, bir antlaşma yapmıştır ve Misak-ı Milli alanı sonradan kuruldu. Kürtler sözlerine sadık kalmışlar o da ayrı mesele. Misak-ı Milli’yi savunma konusunda o sözleşmeye sadık kalmıştır, o sözleşmeye sadık kalmayan Türk önderliğidir. 

Bu iddianamelerle tarihi yan yana koyduğumuzda ortaya çıkacak trajediyi görmek çok çarpıcı olacaktır 

Yani ulusal liderlikler de önderlik üzerinden tartışıyorsak, ki öyledir, geçen duruşmamda da söylemiştim, Lozan’a kadar giden ve Lozan’da bağlanan bir süreçten bahsediyoruz. Misak-ı Milli, 782 kilometre karelik bir alanda Anadolu’nun bir kısmında varlığı kabul edilen bir Türkiye Cumhuriyeti sınırları noktasına gelinmiştir. Özel olarak İngiltere’nin dayatması ile ve daha başkaca ülkelerin dayatması ile o noktaya gelinmiştir. Yani karşılıklı tarihsel sözleşmelerin yapıldığı bir süreçten bahsediyoruz ve özyönetim kavramı 1921 Anayasası’na da yansıyan 1922 Özerklik Kanunu’na yansıyan bu olgular, bu maddeler bugün tartışamadığımız, adını bile ağzımıza alamadığımız bu kavramlar işte o günkü tarihin üzerinden kurulduğu için bu kadar ileri düzeyde tanımlanmıştır. Bir anayasal güvenceye kavuşturulmasına kadar gelmiştir. Çok ayrıntıya girmiyorum ama mahkemeye belgeleri sunabilirim, sunmamda fayda olabilir. Mahkeme kayıtlarına, tarihin resmi kayıtlarına girmesi bakımından bir anlamı olacağını düşünüyorum. Bu iddianamelerle tarihi yan yana koyduğumuzda ortaya çıkacak trajediyi görmek çok çarpıcı olacaktır elbette ki. 

Ama bu trajedi bizim trajedimiz değil, HDP’nin değil, demokrasi güçlerinin değil, Kürtlerin değil; bugünkü resmi ideolojinin ve her şeyden önce bu ülkedeki egemen iktidar anlayışının trajedisidir. Mahkemedeki iddianamelere bakın bir şey söylüyor, sonra da tarihe bakın, tarih çok çok başka bir şey söylüyor. Bunlara bir yerde yan yana koymamız gerekiyordu demek ki mahkemelerde koyacakmışız. O da olur. O da olur onu da yapın. 

Devam ediyorum. Lozan’da bu birlik çok güçlü bir düzeyde kurulmuştur ve ulusal egemenliğin sağlanması, işgal edilen toprakların tamamen temizlenmesi, Kürt halkı ve bütün uluslardan Türkiye halklarının katılımıyla o politik dağılma dönemi aşılmıştır. Türkiye halkları varlık hakkını yeniden kazanmıştır ve Türkiye halklarının katılımıyla, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Kürdistan’ı ve Lazistan’ıyla birlikte yerel yönetim anlayışını, yerinden yönetim anlayışının yaşayan ve hisseden bütün mazlum halklarıyla birlikte yeniden varlık hakkını kazanmıştır ve bunu bütün dünyaya ilan etmiştir. O dönemde çarpıcı olan bir konunun daha altını çizmek istiyorum. 

Avrupalı devletler, bu katı devlet modellerini yeni sömürge ülkeleri için kullanmışlardır.  Yönetimi kolaylaştırmak için, demokrasinin o topraklara uğramaması için katı sınırlar dayatmışlardır. Özellikle 2’inci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem artık katı, dar ulus devletin aşıldığı, terk edildiği, başka bir idari yönetime geçildiği dönemdir. Kantonlar, federasyonlar, yerel yönetimler, özerklikler modeline geçilmiştir. Kendi iç istikrarlarını sağlamışlardır ama geri kalmış, geri bırakılmış ulus ve devletlere geri bırakılmış idari yönetim anlayışlarını dayatmayı sürdürmüşlerdir. İşte o dönemde 1924’e gitmeden önce 1922 Anayasa süreci bu nedenle geç başlamıştır. 1’inci meclisin oluşturduğu Lozan heyeti, Türk-Kürt ortak heyeti olarak oluşturulmuştur. Kayıtlara da böyle geçmiştir. Lozan’ın kayıtlarında açık, net ve saik biçimde bunu görebilirsiniz. 1921 Anayasası ve Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu ile bu masaya gelmiştir çok doğal olarak. Orada yapılan değerlendirmelerde çok net biçimde şu söylenmiştir, eğer bu anayasa ile belirlenen Misak-ı Milli kurulacaksa İngiliz Hükümeti Musul ve Kerkük’ü Türk ve Kürt ittifakına devretmek zorunda kalacak, o nedenle bu uzlaşmanın, Türk-Kürt ittifakının bozularak Musul ve Kerkük’ün karşılıksız kendisine verilmesini istemiştir. Kendince karşılığını vermiştir o da ayrı bir mesele. Ama sonuçta siz Misak-ı Milli’yi ayırt edeceksiniz, bunun için de Türk-Kürt sözleşmesini dağıtacaksınız, Musul-Kerkük’ü bana teslim edeceksiniz, ben de bunun karşılığında geri kalan bölgeyi -şu anki resmi sınırlarımızdan bahsediyorum-. Oradaki varlık hakkınızı tanıyacağım, resmi olarak hukuk düzleminde de uluslararası düzlemde kabul edeceğim demiş.

Bugünün yaşananları yarına yön verir

Dayatılan ikinci bir madde daha vardır, Türkiye’nin burada kapitalist sisteme entegre olması, yani ekonomik yaptırımların sorgusuz sualsiz uygulanmasıdır. O dönem içerisinde Misak-ı Milli’den vazgeçilmiştir. Mesele şudur; halklar arasında kurulan, toplumlar arasında kurulan ve yeni toplumsal sözleşmeyi, demokratik bir cumhuriyeti oluşturacak bir ittifak, ciddi bir kırılmaya uğramıştır. Ondan sonraki süreci ayrıntılarıyla anlatmayacağım. Ama 1920-22 sözleşmesinin bozulmasının, Kürtlere verilen hakların alınmasının, çok büyük bedelleri olmuştur, çok ağır sonuçları vardır. Türkiye’ye bedeli çok fazla olmuştur ve bizler hala o bedelleri ödüyoruz. Bununla yüzleşme dürüstlüğü ve cesareti olmayan siyasiler kaçıyorlar. Kaçmak için saldırı yöntemleri kullanıyorlar ama bizim değişmemiz lazım. Dediğim gibi, geçmiş geçmiş değildir. Bugünün yaşananları yarına yön verir. Birinci Meclis 22’de darbeye uğramıştır. Doğal olarak özerklik saikiyle kurulan Lazistan, Kürdistan, sorgusuz sualsiz dağıtılmışlardır, onun yerine katı milliyetçi İngiltere’nin dayattığı dar ulusçu ve tek ulusçu kadrolardan oluşturulmuş bir ikinci meclis yapısı oluşturulmuştur. 

Kürt isyanlarının nedeni yapılan sözleşmelerin hakkının aranmasıdır

1922’den sonra 1923‘te Lozan Anlaşması’ndan sonra ve oluşturulan 1922 Meclisi’nin dağıtılması ve 23’te yeni meclisin kurulmasından sonra artık Kürt isyanları gerçekleşmiştir. 1924 Şeyh Said İsyanı Türkiye’deki cumhuriyet tarihi açısından ilk etnik isyan olarak kabul edilir. 1923-24 isyanlarının nedeni Kürtlerin yapılan sözleşmelerin hakkını aramasıdır. Şeyh Said İsyanı hakkında ders kitaplarında, okul kitaplarında bir sürü şey söyleniyor ama gerçek hiç anlatılmaz. Kimisi dar ulusçu, dar milliyetçi ayaklanma der veya gerici, irticacı bir ayaklanmadır der.  Bunların hiçbirinin tarihsel bir dayanağı yoktur, tam tersine o dönem İngiltere Güney Kürdistan’da Musul-Kerkük ve Güney Kürdistan hattında Kürtler üzerinde kontrolü sağlayabilmek için soykırımın altına imza atmaktadır. Ve Kürtlerin arkasında kayda değer hiçbir desteğin olmadığı gibi saldırı noktasında anlaşılmıştır. Şeyh Said İsyanı da bu anlaşmanın bozulmasından sonra Kürtlere verilen hakların, özerklik gibi, özyönetim gibi ve Kürtlerin çok büyük bedeller karşılığında elde ettikleri haklarının alınması, gasp edilmesi ve yok edilmesi karşısındaki ayağa kalkışı bir ulusal hak aramasıdır. 1924 isyanıyla birlikte artık insanlar 20. Yüzyıl isyanları başlar en sert katliamlar yaşanır. Osmanlı döneminde yer yer isyanlar, çatışmalar var ama 20. yüzyıl, yani Cumhuriyet’ten sonra sonraki süreç isyanların çok daha ciddi kayıplara neden olduğu ve soykırımcı yaklaşımlarla sorunu ezerek çözme politikasının çok yaşandığı süreçtir. 1924 ile beraber çok ciddi bir baskı dönemi başlamıştır. 1924 Anayasası da bu baskı sürecinin, red ve inkar sürecinin anayasası olarak tarihte derin izler bırakan hala bugün toplumda birçok kesimin acısını hissettiği, hesabını sorduğu bir süreç başlamıştır 1924 Anayasasıyla beraber.  Kürtlere cok ciddi yönelinmiştir. Daha farklı uluslara, ulusal azınlıklara, filizlenmeye başlayan demokratik muhalefete- o dönemde sosyalist bir dönüşüm savaşı da vardır- ama 1924 Anayasası ve ondan sonraki süreçte başlayan saldırılar bunların hepsinin önünü kestiği gibi ezerek sorunları yok farzetme dönemi başlamıştır. Bunlar sadece Kürtlere uygulanmamıştır. Kürtlerin dışında Aleviler bu süreç içerisinde çok ciddi ezme ve yok etme politikalarının hedefi haline gelmiştir. Hala yakın tarihte çözülemeyen, hakikati dahi açığa çıkarılamayan bir Dersim sorunu vardır. Yakın tarihte Maraş ve Sivas ile başlayan bir süreç vardır. İşte tarihin bu kötü kokuları, bu kötü uzantıları bugüne kadar hala peşimizi bırakmıyor. Bizler bu tarihle bugüne kadar doğru bir şekilde yüzleşmeyi başaramadık. Türkiye’deki siyasi yapılar, siyasi devlet anlayışı başaramadı.

Özerkliği tartışmak toplumsal bir görevdir

Devam ediyorum. Sanırım buraya kadar şunu çok net biçimde anlattık; Türkiye’de özyönetim ve özerklik denilen kavram, kritik bir döneme damgasını vuran, Türkiye’nin siyasi tarihinde yer bulan, aynı zamanda siyasi mücadeleler ile ilerlemiş bir düşünce olarak varlığını ortaya koymuştur. Buradan devam edelim. Özerklik kavramını savunduk. Daha iyisine ulaşmanın mücadelesini verdik. Her şeyden önce toplumu daha ileriye taşıyan bir siyasi zemine, devrimci bir siyasete ihtiyaç duyulduğu için biz bunu savunduk. Devrimci tutum ve arayışların zamanı gelmiştir. Böyle arayışlar, bu zamanlarda çok daha aktif bir biçimde kendisini gösterir. Ve böyle bir süreçte, öz yönetimi tartışmak, özerkliği tartışmak toplumsal bir görevdir sadece siyasetin görevi değildir. Bu kavram tarihsel bir kavram olmasının yanı sıra aynı zamanda güncel bir kavramdır. Bugün dünyada en az 7 devlette ve 60 bölgede yürürlüktedir özerklik ve özyönetim modeli. O dönemde Fransız ulusçuluğunu yücelten -milliyetçi tavır kavramını Fransa’dan almış bizim Türkçülerimiz de. Bu kadar da kötü bir şey yani milliyet kavramını da Fransa’dan almışlar. Türklerde milliyetçilik algısı, tarihsel köken olarak, kültürel yapı olarak yoktur. Bu toplumsal yapıyı bilen ve yaşayan birisi olarak söylüyorum. Bizim milliyetçiler, milliyetçiliklerini de Fransız jakobenlerinden almış. Bu sistem ikinci dünya savaşa kadar sürdürmüş. İkinci dünya savaşı ulus devlet yapısı bakımından son kırılma noktasıdır. Son kale 2’inci dünya savaşında düşmüştür. ... Ondan sonraki süreç öz yönetim modelleri sürecidir. Yerinden yönetim yani ademi merkeziyetçiliğin… sosyalist demokrasinin özü de budur. Bütün kararlarını kendisinin alabileceği bir yerinden yönetim… İspanya’da 17 tane özerk bölge vardır. İtalya da (7 mi diyor 20 mi diyor) bölge vardır. Bunun dışında kalmış özerk bölgeler vardır….  

Türkiye’de bunlar olmuyor. Bu nasıl bir milliyetçilik, bunu sadece bir milliyetçilik, vatan millet algısı olarak tanımlamak, kaydetmek imkansızdır. Böyle bir vatanseverlik olamaz. Milyonlarca insan bu ülkenin vatandaşı o vatanın sahibi, sen onun elçisisin, o senin asilin. Diyor ki “ben bu sistemi istemiyorum, benim kafama böyle bir şeyi çakmayın, ben kendi fikrimi, kendi zihnimi kendi hayatımı yaşamak istiyorum.” Kendimle bunu yaşamak istiyorum. Hiçbir şey olmaz böyle bir yaklaşımdan da. Bu siyasi iktidar buna rağmen asil bu hakkın sahiplerinin beklentilerine, taleplerine yanıt vermiyor. Bu halkın kafasına katı milliyetçiliğin çivisini, katı ulusçuluğu, ırkçılığa varan milliyetçiliğin çivisini çakmaya devam ediyor. Ama belki kendi çivisini de çakacak. Her siyasi iktidarın bir ömrü vardır demiştim ya. Bu siyasi iktidar bu siyasi yapı hep böyle devam edecek sanıyorlar. Ama bugünkü politikalar siyasi iktidarların da sonunu getirecek. Dünya ve evrensel hukukta karşılığı ve gerçekliği olan çok açık net bir biçimde geçerliliği olan bir sistem ve idari model önerisinden bahsettik. Bugün de bu tartışmanın daha özgürce yapılması gerekiyor. Size bazı küçük küçük örnekler vermek istiyorum.

Faşistleşme ve sağcılaşma bu ülkeyi bölmeye başlamıştır. Ama tarihte böyle dönemler vardır. O nedenle Sovyetlerin, Türkiye’deki anayasa tartışmalarında çok önemli etkilenişleri vardır. 24 Anayasası’nda o ikilemleri görürsünüz. Aşağıdan yukarıya örgütlenme modelidir sovyetik model. Yani sosyalist modelin etkileridir. O dönemde sosyalist Rus etkisine karşı bir mücadele eğilimi vardır. İkincisi özerklik tanımları, federasyon ve otonom modelleri eklenmiş ve kendi kaderini tayin hakkı tanıyarak sovyetler birliğini anlamıştır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anayasasında bir biçimde etkisini göstermiştir. Çünkü o dönem Amerika’yı dışta tutarsak eğer, bütün batıda ve dünyada Sovyetler Birliği’nden daha iyi bir model yok. Amerika’da da eyalet sistemi vardır ama daha katı bulunmuştur. Statüsüz tek bir ulus ve halk bırakılmamıştır Sovyetler Birliği’nde. Kısmen Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşunda bundan etkilenmiştir. Özellikle Türkiye’de komünistlerin katledilmesi, Mustafa Suphilerin katledilmesi olayından sonra, demokratik, halkçı, sosyalizan, komünal etkilenmeler gittikçe Türkiye siyasetinde dışlanmaya ve yok edilmeye başlanmıştır. Ondan sonra kırılıp nefes almamıştır. Kırılıp nefes alamadıktan sonra özellikle özyönetim anlayışından sadece Türkiye nasipsiz kalmıştır. Kafkaslarda o gördüğümüz yeşile boyanmış harita kalmıştır. Bu soruya yanıt verecek bir düşünce yapısı yoktur. Maalesef genel kamusal anlayış gelişmemiştir. Ama Türkiye artık yapsam mı yapmasam mı olsam mı olmasam mı anlayışından kurtulmak zorundadır. “Demokratik Cumhuriyet olayım mı olmayayım mı” çelişkisinden artık kurtulmak zorundadır.

Özyönetim anlayışını, farklılıkları kendi sınırları içerisinde tanımlaması ve hergün ayrı ayrı … Siz gördüğünüz şeyin gerçekliğini inkar edebilirsiniz ama ama ulus hakikatinin gerçeği vardır, çizgisi vardır, etkisi vardır. Bir siyasi anlayış herşeyden önce birlikte olduğu halkı tanımladığı ölçüde kendi gerçekliğine hakim olur. Bugün sadece Türkiye Kürt halkının değil bütün Türkiye halklarının kendi kaderini tayin etmesi gereken bir dönemdir. Sadece Kürt halkının değil bütün Türkiye halklarının kaderini tayin sorunu vardır. 

Demokratik özerklik kavramı Kürtlerin icat ettiği bir kavram da değildir. Özerklik ve özyönetim kavramı tartışmaları Kürt sorunun çözümü tartışmalarıyla birlikte Türkiye’de gündeme gelmiştir. Merkezi siyasetin konusu haline dönüşmüştür. Ama özerklik ve özyönetim kavramları bütün Türkiye tarihi bakımından çok tartışmasız bir yere sahiptir. Mesela Türk tarihinde özerklik ve özyönetim modellerini konuşmak lazım. Konuşmazlar, tartışmazlar, yazmazlar, yazmışlarsa da üzerini çizerler. Mesela ben bir konuşma yaptım, Kürtlerin özyönetim talebine sahip çıkmalısınız. Çünkü özyönetim denilen şey sizlere de lazım. Üstelik bütün Türkiye’nin İzmir’den Trabzon’dan bunu sağlaması lazımdır. Bir şey derler mi? Her durumda bir yakıştırma ve müdahale yaklaşımı ile karşı karşıya kalıyor. Bunun yerine bir ötekileştirme mücadelesiyle karşı karşıyayız. Bu sadece Kürtlerin tarihiyle değil sizin tarihinizle de doğru orantılıdır. Oradan tartışma devam etti, kıyametler koptu. Buradaki şey nasıl bir tahammülsüzlük nasıl bir yönelme. Türklerin tarihinde özyönetim talebi var demiş olmak. 

Hepsinin meclisleri olmuştur. Kent merkezlerinde, sancaklarda bu sistem gelişmiştir. Bunları atlayarak gidiyorum. Sosyal dönüşüm aynı zamanda idari dönüşüme, kültürel dönüşüme vesile olmuştur. Ancak halkın kendini yönetmesi merkezi yönetimle karşı karşıya gelmesinin, çatışmasının zemini olmuştur. Manisa, Denizli, Aydın iç Ege kısmında çok ciddi bir biçimde bölgesel bir harekete dönüşmüştür. Hatta bir dönem komünal yaşam olmaktan çıkıp büyük bir eyalete, sancak eyalete dönüşmüştür. Osmanlı açısından en büyük tehlike o dönemde Bursa’daki Şeyhzade sancağına yakın bir yerde bu sistemi kurmuş olmasıdır. O nedenle saldırılar çok yoğun olmuştur ve acımasız bir biçimde gelişmiştir. Bugün hala Ege'nin Türkmen ilinde 1400’lü yıllarda yaşanan yönetim deneyimi yeni yaşam deneyimi ile neredeyse bütün Ege’de çok belirgin izler bırakmıştır. Resmi ideolojide bunların ismi cismi yok denilmiştir. Kent ismine başka isimler konulmuştur. İsimler yok edilmiştir. Ama Aydın'da Ortaklar ismi yaşar. 

Toprağı ve suyu yönetmesi gerekenler kullananlardır

Egemen zihniyet bunu unutmuş olmasından kaynaklanmıyor, kültürel olarak  toplumun o fikri ve geleneği sahiplenmesinden kaynaklandığını düşünmüşümdür hep. O gün de aynı şeyleri ifade ediyordum. Biraz önce belirttiğim gibi Börklüce, Ortaklar'ın o dönemin, sosyalizmin bir biçimi diyebileceğimiz bir yönetim modelidir.  Ayrıntılarına girmeyeceğim. Ayrıntılarında çok şey var ama esası şudur. Toprağa sahip olması gerekenler kökenlerdir, suya sahip olması gerekenler kullananlardır ve toplumun hayatını yönetmesi gerekenler yaşayanlardır, insanlardır. Bu sistemde vergi ve haraç sistemi reddedilmiştir. Egemen sistemle aralarına çok ciddi çelişkiler girmiştir ve o dönemde başarılamaz denilen bir teknik gelişme de kaydetmiştir Ortaklar komünü çok değişik bir alanda. Tarımsal araçlarını, makinalarını, tarım araçlarını geliştirmiştir. 

Aydın’daki Ortaklar Komün deneyimi Türkmen özyönetim deneyimidir

Bir kısmı Osmanlı’ya bağlı olmak üzere ama büyük çoğunluğu da diye ifade edilen tastamam halkın izdüşümünden geçmiştir. Bir eşitlik komünü gerçekleşmiştir. Bu kadar eski dönemde, taassubun ve İslami etkinin çok güçlü bir olduğu bir dönemde Ortak komün anlayışı kadın ve erkek arasında bir eşitliği kurmayı başarabilmiştir. Çok özgün bir başarıdır, çağının koşulları düşünüldüğünde. Bu tarihteki somut Türkmen özyönetim deneyimlerinden birisidir. Ama sadece bununla sınırlı değildir. Komünal yaşam ve kültür, Türk kültürünün - hani demiştim ya Türk Kültürüne batının milliyetçilik algısı enjekte edildi diye- içine girmiştir. Bugün ve son yıllarda dayatılan kaba milliyetçiliğin, ırkçılığın, Türklüğün tarihsel kültürüne de büyük hakarettir.

Şeyh Bedrettin’de de Yunus Emre’de de özerklik anlayışı güçlü biçimde vardır

O dönemde sadece Şeyh Bedrettin değil aşağı yukarı çağdaşları diyebileceğimiz, Türkmenlerin ileri gelenlerinde, düşünce insanlarında o dönemin aydınlarında bu düşünce çok güçlü bir biçimde vardır. Yunus Emre bunlardan birisidir.  Sadece bir şiirinden alıntı yapacağım size Yunus Emre zihniyetinin ne olduğunu anlatmak için. 


Hak'tan gelen şerbeti içtik elhamdülillah, 

Şu kudret denizini geçtik elhamdülillah. 


Şu karşıki dağları, meşeleri, bağları, 

Sağlık safalık ile aştık elhamdülillah. 


Kuru idik yaş olduk, ayak idik baş olduk, 

Kanatlandık kuş olduk uçtuk elhamdülillah. 


Vardığımız illere, şu safa gönüllere, 

Baba Tapduk manasın saçtık elhamdülillah. 


Beri gel barışalım, yad isen bilişelim, 

Atımız eğerlendi eştik elhamdülillah. 


İndik Rum'u kışladık, çok hayır şer işledik, 

Uş bahar geldi geri göçtük elhamdülillah. 


Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk, 

Aktık denize dolduk, taştık elhamdülillah. 


Taptuk'un tapusunda, kul olduk kapısında, 

Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdülillah. 

Burada o dönemin halkının ve halkın kültürünün, şiirde de çok net ifade edildiği gibi egemene karşı çıkma bilincinin, bir toplumu ne kadar büyüttüğü, yücelttiğini gösteren bir övgü var. Yunus Emre’nin övgü şiirlerinden birisidir bu ve o nedenledir ki toplumun öz değerlerine, zalime karşı çıkma ve bunun için mücadele etme değerlerine yapılan çok güçlü vurgu vardır. Ezilenlerin, çoğunluğa rağmen Osmanlı'nın karşısında, "ayak iken baş olma" bilinci vardır bu sözlerde. Tam o günlerden bugüne ayakların baş olma mücadelesi sürmüş ve sürüyor. Bir alıntı daha yapıp işin Kültür ve Edebiyat kısmını en azından Türk tarihine, işin kültür ve edebiyat kısmıyla ara veriyorum.

(SEGBİS bağlantısı koptu, bağlantı sağlandıktan sonra) Benim şiir okumama SEGBİS dayanmadı. (Mahkeme başkanı çok çok ısınıyor motor çok ısınıyor diyerek karşılık verdi) 

Ortaklar komünüyle ilgili düşüncelerimi aktarıyordum şiir okuyacaktım. 

(Şeyh Bedrettin Destanı'ndan) 

Akdeniz yakası 

Aydın elleri 

Kuşlar gider bizim Dede Sultan'a 

Cemalin görünce yürüdü dağlar 

Taşlar gider bizim Dede Sultan'a


Katardan ayrılan turna sürüler

her andıkça ümüklerim sızılar

irili ufaklı emlik kuzular

Koçlar gider bizim Dede Sultan’a

Sadece Kürtler özyönetim için mücadele vermedi

Ortaklar'da yenilgi sonrası yakılmış ağıttır. Yaşanan acının ağıdıdır bu. Tarihin neresine bakarsak bakalım, birçok noktasında başka bir yaşam isteyenler, başka bir alternatif yaşam modeli kuranlar ve bunun için direnenleri görüyoruz. Sadece Kürt halkı bugün özyönetim kendi kendini yönetmesi, yeni bir yaşamı kurma aşamasına gelmedi. Aynı zaman Türk halkı da  kendi özüne uygun insanca bir yaşamı hak ettiği için mücadeleyi verdi. Bu bütün Türkiye halklarının, devrimci demokratik mücadelesinin tarihi olarak geçmiştir. Adana, Akdeniz bölgesinde, aynı zamanda merkezi yönetime karşı çıkan isyan kenti olarak anılır. Bilinen halk ozanları Karacaoğlan, Dadaloğlu şiirlerinde, türküye dönüştürülmüş eserlerinde görürsünüz. Özellikle Dadaloğlu'nun eserlerinde bunu çok görürsünüz. 

Çukurova’da Dadaloğlu, Kozanoğlu isyanları da özerk yaşam isyanlarıdır

1864'te başlayıp yaklaşık 80 yıl devam eden Cumhuriyet’in kuruluş dönemini aşıp 1950'lilere kadar süren bir Türkmen-Avşar isyan hareketi vardır. Bu sadece isyan hareketi olarak tarif edilemez. Çünkü Türkmen toplumuna, Avşar toplumuna dayatılan, yerleşik yaşama geçme, zorunlu iskan ve ekonomik sömürü alanlarının açılması için çalışan kölelere dönüştürme politikasına karşı gelişmiştir. Örneğin Kozanoğlu isyanı, resmi tarihte de bilebileceğimiz bir isyandır. Kendi kendisini yöneten bir yapıdır. Klasik bir Osmanlı isyan hareketi olarak görülür değerlendirilir. Ama Dadaloğlu isyanı, Dadaloğlu özyönetimi alanının arkasında çok güçlü bir Türkmen Avşar toplumunun tepkisi ve direnişi vardır. Çünkü aynı zamanda Dadaloğlu isyanına denk gelen koşullarda Türkmenlerin aşağılanması, Çukurova'nın tarıma açılması geçiş sürecinde geçiştir. Kozanoğlu hareketi doğmuştur. Onbinlerce Türkmen'in içinde yer aldığı isyan hareketi doğmuştur. Bunu aynı zamanda Türkiye’deki Babıali İsyan Hareketleriyle sürdürebilir, devam ettirebiliriz. O da Adıyaman ve Malatya’dan tutalım Kırşehir ve Çorum’a kadar geniş bir alana yayılmıştır. O da ta Selçuklu döneminde yaşanan çatışmanın Kürt-Alevi toplumunun kendi kaderini tayin etme mücadelesinin bir sonucu olarak yaşanmış ve hayata geçmiştir. 

Bir toplumun Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla Çerkesiyle, bütün inançları ve farklılıkları ile ortak vatanda bir arada, birlikte yaşayacak bir güçtür. Bugün de bu gücün hala geleceği kazanma potansiyeli vardır. Önemli olan bizim bu Demokratik Cumhuriyet gücüne inanarak, dayanarak yürümeyi başarmamızdır. Sayın heyet, Sayın Başkan şu ana kadar söyleyeceklerim bu kadar. Avukatlarıma da zaman bırakmak istiyorum.

10’uncu Ağır Ceza ve Yargıtay sonuç verirse 9’uncu Asliye Ceza ve 10 Ağır Ceza hakkındaki savunmamı sonraki celsede yapmayı planladım. Önümüzdeki duruşmaya da yüz yüze katılma talebim olacak.

26 Temmuz 2019