Yüksekdağ: Bizi tasfiye ederek kazanacaklarını sananlar cevaplarını 23 Haziran’da alacak

Yüksekdağ: Bizi tasfiye ederek kazanacaklarını sananlar cevaplarını 23 Haziran’da alacak

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ, bugün görülen duruşmasının ikinci bölümünde Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava, Silopi’de katledilen 3 kadın siyasetçiye dair konuşması ve 8 Mart’ta yaptığı konuşmadan dolayı hakkında açılan fezlekeler ile, 6-8 Ekim’de MYK'mızın yapmış olduğu demokratik çağrıya ilişkin düzenlenen fezlekelere dair savunma yaptı. Yüksekdağ’ın tutuklu yargılanmasına devam kararı veren mahkeme heyeti davayı 26 Temmuz 2019 tarihine erteledi.

Van 4. ACM’de hakkında açılan dava ve davada yer alan 4 fezlekeye dair

Van’dan iki dönem milletvekili olarak seçildim. Benimle birlikte orada görev yapan arkadaşlarım ağır çalışma şartlarında seçim kampanyası yürüttük. Diğer kentlerde de çalışma yapan arkadaşlarım şüphesiz ki çok ağır şartlarda siyasi çalışma, parti çalışması yürütüyorlardı. Ama biz Van Milletvekilleri olarak bu ağır şartlardan devletin kurumları aracılığıyla aynı zamanda güvenlik-kolluk aracılığıyla yaratılan durumdan fazlasıyla nasibimizi alıyorduk. Burada Van’ın siyasi iktidar için taşıdığı özel anlamın bir gerekçe olduğunu önemle belirtmem gerekiyor. Van, siyasi iktidar AKP ile bizim aramızda gidip gelen ve daha çok da denge konumunu koruyan, 2011 seçimleri ve daha önceki seçimlere 2010’lara kadar gidersek iktidar partisinin ağırlıklı olarak vekil çıkardığı, 7-8 milletvekilinin çoğunluğunu aldığı bir kenttir. 2010’dan sonraki süreçte siyasi dengeler iktidar aleyhine değişmeye başladı. Van aynı zamanda sosyo-politik önem bakımından da bütün siyasi partiler açısından da özel bir kenttir. Coğrafi anlamda, sosyolojik anlamda, bölgede daha önce iktidar partisinden yana tercih yapan halkın, demokratik siyasette karar kılması ve Halkların Demokratik Partisi’nin siyasi kapsama ve örgütleme ayağının genişlemesi bakımından çok önemli bir kazanım anlamına geliyordu. 7 Haziran’dan önce aslında bir denge durumu oluşmuştu biz ve iktidar partisi arasında. HDP’nin çıkardığı 4 milletvekiline karşı AKP’nin çıkardığı 3 milletvekili vardı. Ancak 2015 seçimlerine geldiğimizde bu denge durumu radikal bir biçimde değişti. 7 milletvekilinin 7’si HDP’lilerden oluşuyordu. Bu siyasi iktidar bakımından çok ağır bir darbe anlamına geliyordu. Siyasi olarak geriye çekilmesi gereken bir darbeyle karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. O süreçte yürüttüğümüz politikalar iddianameler eliyle cezalandırıldı.

İddianamede yaptığım tek konuşma gerekçe gösterildi. Hem de ‘ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozma’ suçundan. Türkiye ve dünya tarihine bakın tek bir kişi yaptığı konuşmalardan kaynaklı böyle büyük bir suçtan yargılanmış mı? Ben bir siyasetçi olarak bilmiyorum. Ama eğer varsa bunu da öğreniriz. Bu ülkede cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanları, 12 Eylül Askeri Darbe sanıkları, solcular yargılandı. Ama hiçbiri konuşmalarından yargılanmadı. Biz bir kaç cümlede bulunan iki kelimeden ‘ülkenin birliği ve bütünlüğünü bozma’ suçundan yargılanıyoruz. Böyle bir tutarsızlık, akıl dışılık olamaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde 3’ncü büyük partinin eş Genel Başkanının yargılandığı davaların içeriği böyle olamaz. Verilen fezlekede ben yargılanacak tek bir şey bulamıyorum.

Otogar açılışına katıldığı için ceza almış bir siyasetçiyim

İddianame içler acısı, ciddiyetsiz bir biçimde hazırlanmış. Çok büyük büyük sözler söylenmiş. Ama iddianame inanılmaz bir ciddiyetsizlikle hazırlanmış. Dervişin dediği gibi: Ben ne söylerim, tamburam ne çalar? Bu iddianame tastamam böyle bir şey. Kocaman laflar edilmiş, "Müebbet gerektiren devletin bütünlüğünü bozma suçunu işledi, bunu müebbet yatırın, hak ettiği ceza budur". Kanıt olarak gösterilen tek şey iddianamede alıntılanan 3 cümle. Böyle bir tutarsızlık, böyle bir akıl dışılık olamaz. Söylemeden edemiyorum; bu memleket, bu ülke böyle bir hakareti hak edecek ne yaptı? Ben bunu hakaret olarak görmüyorum sadece. Daha önce de söyledim. 2016 Aralık ayında TC sınırları içinde bulunan HDP'nin, yani Meclis'in 3. büyük partisinin eş genel başkanı yargılandı. Yargılandığı davada iddianame içerisinde kanıt olarak böyle bir belge yer aldı. Bunu sadece bana değil bu memlekete yaptılar. Hala aynı tutarsızlıklar. Aradan geçti neredeyse 3 yıl. Tutukluluğa son verilmesi talebimize verdiğiniz yanıtlar içerisinde sıralanan gerekçelerden birisi şuydu: İstenen en alt sınır 20 yıl olması nedeniyle ve müebbet gerektiren devletin bütünlüğünü bozma gibi kocaman bir suç maddesiyle yargılanması nedeniyle tutukluluk haline son veremeyiz, gerekçemiz bu dediniz. Ben bu gerekçeye bakıyorum. Bu gerekçenin içinde aklı olan insanın ikna olacağı tek bir şey bulamıyorum.

Bu konuşmaların aynı zamanda şöyle bir tarafı var; dedim ya attığım her adım cezalandırılmış. Televizyon programına gittim onun hakkında dava açılmış, partimin kongresine katılmışım orada yaptığım konuşmadan dolayı dava açılmış, park açılışına katılmışım orada yaptığım konuşmadan dolayı dava açılmış. Otogar açılışına katılmışım orada yaptığım konuşmadan dolayı dava açılmış. Ben bu ülkenin mahkemelerinde otogar açılışına katıldığım için ceza almış bir siyasetçiyim. Bana 6 ay ceza verdi Van bilmem kaçıncı ceza mahkemesi. Ceza vermesi mümkün değil, hatta dava açması mümkün değil, siyasetçiye dava açacak maddeleri de yok. Ama açmış davayı, talimat gitmiş çünkü. Demişler ki cezayı vereceksin. O da en alt sınırdan 6 ay ceza verdi.

Bugün gelirken sabah haberleri izledim. Binali Yıldırım AKP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı bir tane açılışa seçim kampanyası devam ederken -üstelik yasaklar onlar için de geçerli- bir tane açılışa katılamadığı için hazreti beyefendileri telefonla canlı bağlantı yapmış. 7 Haziran seçimlerinde, bilhassa da 1 Kasım seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı açılışın, seçime 1 gün kala açtığı kapattığı tesisin haddi hesabı yok. Biz yapsak aynısını bize dava açarlar, seçim kanununa muhalefetten dolayı. Seçim dönemlerimizde de istesek birçok belediyemizin yaptığı tüm açılışlara katılırdık ancak bizlerin ona ihtiyacı yok. Ama ben bunu siyasi yöntem olarak kullanmadım. Partimizin Eş Genel Başkanı Selahattin Bey de asla. Bizim 103 tane belediyemiz vardı. İstesek her gün hatta günde iki defa belediye tesisi açılışı yapardık. Seçim kampanyası boyunca da kampanya dışında da... Çok şükür belediyelerimiz hizmet de yapıyordu. İktidar partisinin yaptıklarından çok daha fazlasını yapıyordu. Yüzlerce, binlerce katılacağımız belediye etkinliği vardı. Ama biz bunu siyasi araç olarak kullanmak istemedik. Gerek yoktu. Belediyeler hizmet yapsın, hizmete mesai harcasın. Siyasetle bağlantısı yok mu? Elbette var ama en az bağlantısı olması gerekir. Biz bunların hiçbirinden yararlanmadık.

Benim vekili olduğum şehir olduğu için Van'da katıldım. Benim yaptığım her konuşmanın bir mantığı, izahı vardır. İzahsız bir tane adım atmadım. Benim şehrim. Dolayısıyla açılan otoparkta halkla buluştum. Siyasi kimliğimi kapıya asıp çıkmayacağıma göre elbette ki HDP eş genel başkanı olduğum belli olacak. Bunlar bile bize karşı siyasi saldırı malzemesi olarak kullanıldı. Ama bu iki şekilde hukuksuzdur. Bir; benim o şehrin vekili olarak görevimi yerine getirmem kanun karşısında sorumluluktur. İkincisi çok basit amiyane deyimle söylüyorum Van’daki çalışmaların, hizmetlerin, halkta gördüğüm o engin teveccühün, sevginin bunların içine taş gibi oturmasıdır. Atılan her adım taş gibi içlerine oturdu. Belediyelerimizde tertemiz trilyonlarca paralar varken kayyım atadılar. Orada yaptığımız hizmetleri hazmedemediler. Ama ne oldu bugün trilyonlarca borca batmış belediyelerimiz. Biz hizmet ettiğimiz için ‘devletin birlik ve bütünlüğünü bozma’ suçundan absürt cezalara maruz kalıyoruz. Biz bunları yaptığımız zamanlarda Türkiye’de kıyamet kopuyordu. Bir kentten geçerken 15 tane arama noktasından geçiliyordu. Ablukalar devam ediyordu, operasyonlar devam ediyordu, kan gövdeyi götürüyordu. Hal böyleyken gene bizim belediyelerimiz çalışıyordu. Önce kayyım atayıp sonra kayyımların halkın tertemiz, helal parasını belediye kasalarından devralıp da aksırıp tıksırıncaya kadar yedikleri tükettikleri, batırdıkları belediyelerden bahsediyorum. O belediyelerin bu koşullar içerisinde çalışmaları Van halkının gözünde çok önemli bir karşılığı olmasaydı siyasi cezalandırma operasyonunun muhatabı olduk. Bunlar çeşitli iddianameler olarak karşımıza çıktı. Seçim kanununa muhalefet gibi çok daha basit bir yerden başlıyor. Devletin birliğini bütünlüğünü bozmak gibi çok geniş bir skalada açılmış 15'e yakın dava.

Buradan, Van davalarından devam ediyorum. Dördüncü Ağır Ceza'da görülen dava; burada yaptığım kent parkı açılışında yaptığım konuşma; orada yaptığım konuşmanın kısa bir alıntısını okuyorum: “Yine yitirdiğimiz nice canımızın, barış ve demokrasi şehidimizin boynumuzdaki ağır vebalidir. Bizim tek motivasyonumuz halkımıza ve şehitlerimize verdiğimiz sözdür. Bu sözün ağırlığıdır." Klasik ‘terör örgütü propagandası yapmıştır’, klasik iddialar. Daha başkaca alıntılar da var. Ancak burada önemli olan şey şu; bu küçük alıntı dışında bu parkın açılışında çok uzun olmayan bir konuşma yapmışım, konuşmanın yüzde 5'i değil buradaki cümle. Çıktısını alamadım, tamamını getirmeyi düşünüyordum.

Söylediğim ifadelerim şunlar; Çok ağır günler yaşanıyor ama bu memlekette güzel şeyler de oluyor demişim. Bu halkın çocukları için park açmak güzeldir, bu halkın binebileceği otobüsler almak güzeldir. Biz güzel şeylere dayanarak siyaset yapıyoruz, biz güzelliğin siyasetini yapıyoruz. Bakın belediyemiz güzellikler için çalışıyor, halkın yaşamını güzelleştirmek istiyor. Bu minvalde bir konuşma yapmışım, yüzde 95'i böyle.

Ablukalar altındaki insanlar demokrasi için direndiler

Doğal olarak elbette ki sürecin ağırlığına, ablukalara, ablukalar içerisinde yaşanan ölümlere, şehadetlere dair bir söz söylemeliyim. Bu sözü de elbette ben söyledim. O koşullar içerisinde halkımızla güzelliği paylaşmak gerektiği kadar, yaşadığımız sevinci paylaşmak gerektiği kadar; bir acının, bir taziyenin ve bir direnişin dile getirilmesi kadar doğal bir şey yoktur. Bugün hala aynı şeyi söylüyorum. O ablukalar altındaki insanlar demokrasi için direndiler, insanlık değerleri için direndiler. O ablukalar içerisinde sadece silahla çatışanlar yoktu, sadece operasyonlar yoktu. Bu halkın çok haklı talepleri vardı. Her şeyden önce kendi yurdunda yaşama talepleri vardı. Ve ben bunu bütün süreç boyunca bir demokrasi direnişi olarak tarif ettim. Orada yaşamını yitiren insanlar benim için hala ve hala demokrasi şehididir. Son nefesini verirken bile o insanlar barış dedi. O kadar ağır kayıplar vermiş, o travmaları yaşamış ve sağ kalan insanlar hala barış ve çözüm demeye devam ediyor. O nedenle o konuşmalarda suç unsuru olabilecek hiçbir şey yoktur. Dediğim gibi az konuşmuşum ben. Niye az konuştum demiyorum. Belediye ile ilgili konuşmam gerektiği için ağırlıklı olarak hizmetleri konuşmayı tercih etmişim. Ama sonuçta alınmış o küçük paragraftan, o cümlelerden yola çıkarak, TMK kapsamında değerlendirilmek, terör örgütü propagandası yapmakla suçlanmak ancak koşullandırılan savcılıklar tarafından yapılabilir. İşin bir boyutu bu.

İddianame karışık hazırlandığı için benim sistematize etmem, bağlantı kurmam zor. Arasındaki bağlamları kurmak gibi bir sorumluluk hissetmemiş ki zaten iddianame savcısı iki-üç konuşmayı cümleyi bir araya getirip hazırlamış.

Bu iddianame hukuk sınırları dışındadır ve çok ağır ihlaller vardır

İkincisi, Van İl Kadın Konferansı’nda yaptığım konuşma, 13.12.2015 tarihli. “Türkiye’de eğer demokrasi olacaksa bugün, Kürt sorununu demokratik bir sürece doğrudan katılım üzerinden gerçekleşebilir ancak. Yani özyönetim anlayışıyla gerçekleşebilir. Yeni bir demokratik ülke, özyönetim anlayışı, Kürt sorununun çözümü, Kürdistan hareketinin geleceğinin güvence altına alınması” şeklinde. Cümlenin sonu da yok, bu şekilde alıntı yapılmış. Şöyle de bir yorum yapılmış: KCK PKK örgütlerinin dile getirdiğimi ve özyönetim ilan ettiğimi söylemiş ve sonra da başka bir yorum daha eklemiş “özerklik ve sonrasında da bağımsızlık”. Anlaşılabilecek bir cümle değil. Çok kötü bir cümle. Yani şunu demeye çalışıyor. Milletvekili olarak, örgütün söylediği özyönetim, özerklik siyasetini benim yaptığımı, aramızda böyle bir bağ olduğunu, bu sebeple terör örgütü üyesi olduğumu, hatta terör örgütü üyesi olarak ülkenin birliğini bütünlüğünü bozma eyleminin sorumlusu olacağımı iddia ediyor. İddianamede savcının anlatmaya çalıştığı şey bu. Savcılara da biz tercüman olmaya çalışıyoruz. Bunun ne kadar zorlama olduğunu uzun uzadıya anlatmayacağım.

İnanılmaz indirgemeci ve uyarlamacı. Hukuk felsefesinde örneğin, yorum denilen bir şey vardır. Ama yorum denilen şey nesnel gerçeklikten kopamaz. Nesnel gerçekliğe sadakati güvence altına almak için vardır ve nesnel gerçeklikle arasındaki muhakeme ihtiyacını karşılamak için vardır. Mesela hukukta ezbere olmaz, yasaları alt alta üst üse koyarsın adına yargı hukuk dersin, muhakeme olmaz, hukuk da olmaz. Hukuk felsefesi denen şey bir hukuka muhakeme kazandırmak; yani maddi gerçekliği güçlendirmek için icad edilmiş bir kavramdır. Yani bozamazsın, maddi gerçekliği bozamazsın, hakkın yoktur öyle bir şeye. Hukukun sınırları içinde bulursun kendini. İşte bu iddianame hukuk sınırları dışındadır ve çok ağır ihlaller vardır. Daha önce yaptığım konuşmayı konuşmanın bütünlüğüyle hiçbir ilgisi olmayacak şekilde kullanmış. Benim konuşmalarımın tamamını mahkeme kayıtlarına koymaya tenezzül bile etmiyorlar. Bu kadar siyasi kasta sahipler, bu kadar siyaseten kasıtlılar. "Şöyle iken böyle, böyle iken böyle. Kürdistan diyorsan şu anlama gelir, özyönetim ve özerklik diyorsan bu anlama gelir. O zaman bu kesin teröristtir".

Bize yönelik zulme sessiz kalan herkes gün gelecek bize daha fazla ihtiyaç duyacak

Olmayacak insanlardan, olmayacak durumlardan terör ve terörist yaratmak konusunda uzmanlaşmış bir siyasi yargı kurumu oluşturdular. Buna bizimle başladılar. Yapmayın, etmeyin bu bizimle kalmaz dedik. Şu an aklına esen herkesi, seçmenleri, halkı, çarşıdaki esnafı, herkesi terörist ilan ediyor. Bunların hepsi bizim terörist ilan edilmemizle başladı. Siyasetçilerin, halkın, masum insanların, onların çıkarlarına boyun eğmeyen insanların terörist ilan edilmesiyle başladı. Her şey bu iddianamelerle başladı. Bu zihniyete boyun eğen yargı ile başladı. İşin içinden çıkmaya çalışıyorlar ama hayırlısı olsun. Hepimiz için hakkımızda hayırlısı olsun. Nasıl içinden çıkacaklar? Bunun yerine kaç tane yargı reformu gerekir? Yollarını bulamıyorlar, nasıl yapacaklarını bilemiyorlar. Ve ne iştir ki yine HDP’ye ihtiyaçları var, yine bize ihtiyaçları var. En çok nefret ettikleri, en çok zulmettikleri, en çok haksızlık ettiklerine, hakkını gasp ettiklerine ihtiyaçları var. Ama şuna emin olun, bunu tekrar söylüyorum. Yarın daha çok ihtiyacı olacak. Başta iktidar olmak üzere, bütün bir ülkede, bütün toplumda bize yapılan bir yığın haksızlığa, bu akıl almaz vicdan kabul etmez zulme sessiz kalan, onaylayan, bu zulmü görmeyen herkes gün gelecek devran dönecek bize daha fazla ihtiyaç duyacak. Buna emin olun tastamam bugün burada olmamızın amacıyla ilgili olarak söylüyorum, adalet için söylüyorum; bu ülkede adalet yerini bulmazsa eğer taş üstünde taş kalmaz. Katledilen adalet, can çekiştirilen adalet yeniden kazandırılmaz, yeniden doğurulmazsa eğer bu ülkede taş üstünde taş bırakmazlar. Bu siyasi iktidar yapmaz bunu.

Ne yaptılar bu iddianamelerde, bizimle ilgili yapılan bütün yargısal kurgularda aynı zamanda bir siyasi hesap vardı. Bu iddianameleri hazırlayan savcılar bile aynı zamanda siyasi hesaplarla hareket ediyordu. Rütbesini yükseltmek isteyen, kendisini güvence altına almak istiyorsan; milletvekillerine eş genel başkanlara ne kadar iddianame hazırlarsan o kadar terfi alırsın. Gerçekten de öyle. Ama bugünün yarını vardır, gelecek diye bir şey vardır. Sadece ana bakarak, sadece dün ve bugüne bakarak iş yapıyorlar. Tarih tekerrür etmeye devam ediyor. Muhtemelen bu iddianameyi hazırlayan savcılar da bugün “FETÖ’den” tutuklu.

Silopi’de katledilen 3 kadın siyasetçiye dair yaptığı konuşma hakkındaki fezlekeye dair

İddianamede konuşmamdan yine bir bölüm alınmış. Silopi’de katledilen Seve, Fatma, Pakize işte en önde giden kadınlarımız, DBP PM üyesi kadın siyasetçiler, Silopi’deki abluka sürecinde hayatını kaybetmiş kadın siyasetçiler. Geçen duruşmamdaki savunmamda bu süreci zaten anlatmıştım.

İddianamedeki kısımları okuyorum: “Seve, Pakize ve Fatma yoldaşlarımızın şahsında Öz Yönetim direnişinde şehit düşen yaşamını kaybeden bütün kadınları, kadın direnişçileri saygıyla ve minnetle selamlıyorum. Ve bir kez daha bütün yüreğimle yüreğimizle şunu ifade ediyorum. Onların direnişi bizim direnişimizdir. Onların yolu bizim yolumuzdur. Özyönetim direnişi yaşam için bir direniştir. Yaşam için direnişin olduğu yerlerde kadın öncü olmuştur her zaman. Seve, Fatma ve Pakize de yaşam için direnişin olduğu yerlerde o yaşamın kendisi direnişin kendisi olmak için bulunuyorlardı.

Özyönetimi bugün de savunurum ne var bunda?

Bize diyorlar ki “özyönetimi savunuyorsun”. Ne var bunda? Şimdi de savunuyorum ne var bunda? Özyönetimi savunmak bütün demokratik alan siyasetçilerinin görevidir. Özyönetim için direnmek de meşru bir haktır. Bu direnişin terörize edilmesi, operasyonel hale getirilmesi, çözümün ve siyasetin değil silahların konuştuğu bir noktaya getirilmesi demokratik alan siyasetçisinin suçu değildir. Yöneten kimse yönetme erkini kim elinde bulunduruyorsa onun suçudur, onun sorumluluğudur. Bunu hesabını siyasetçilerden soramaz, sormaya hakkı yok. Ama demokratik, meşru bir şekilde hesap soramadığı için zaten ne yapıyor polisi, askeri, orduyu, MİT’i, mahkemeleri devreye sokuyor. Teke tek çıkamıyorlar karşımıza. Karşımıza böyle açıktan siyasi etik kurallarına bağlı kalarak çıkamıyorlar. Kuralsız, ilkesiz arkamızdan dolanarak saldırıyorlar. Benim söylediğim sözde ne varmış? O kadınlar halkın bir talebi için vermiş. Özyönetim bir direniş ve inançtır. Yönetim en son ve en olmayacak biçimde devreye girmiştir. Bu durumun silahla çözülmeye çalışılması, askeri operasyonel bir sorun olarak tartışılmaya başlanması en olmayacak biçimidir.

Yaşam alanlarını terk etmemek direnmenin en meşru biçimidir

Eğer devlet halkı mahallesinden, köyünden, ilçesinden çıkarmaya çalışırsa orada kalmak halk için direnmenin en meşru biçimidir. Halk da bunu yapmıştır. Evini terk etmemiştir, bombalara kurşunlara göğüs gere gere orada kalmanın direnmek demek olduğunu çok iyi bilerek böyle bir politik bilinçle hareket etmiştir. Benim oradaki selamlamam bir hakikati selamlamaktır. Onurlu ve erdemli bir duruşu selamlamaktır. Başka bir açıklaması olamaz. Benim fikrimi beğenmeyebilirsiniz, bu iddianameyi hazırlayan savcı da beğenmeyebilir. Benim konuşmalarımda şiddet var diyebilir. Ama bu konuşma üzerinden devletin birliği ve bütünlüğünü bozuyorsun diyemez. Bu, iktidarın yetkisini kullanarak ve gücünü kullanarak yargının üzerinde tahakküm kurmasından başka birşey değildir. Türkiye’nin hukuk normları, yasaları o kadar esnek, o kadar cılız, o kadar tehlikeli uygulanan yasalar ki ne propagandadır ne propaganda değildir yıllardır tartışılan bir yasadır bu 301. Yıllardır içtihatlar geldi, içtihatlar gitti, reformlar yapıldı. Ama siyasi sorun çözülmediği için, doğru bir demokrasi inşa edilmediği için Türkiye’deki anti-terör yasaları toplumun başına bela ediliyor. Bu yargı da bu işin altından kalkamaz bu toplumsal yapı da bu işin altından kalkamaz. Hele siyasi iktidar hiç kalkamaz. Daha ne kadar gidecek bu böyle. Son düzlüğe girdik, deniz bitti. Zorla savaşla, darbe ile hile ile hurda ile bir yere kadar... Samimiyetsiz de olsa demokrasinin d’sini uygulamak ve halkın rızasını almak zorundasın. Ama zorla, baskıyla, vesayetle siyasi iktidarını korumaya çalışan bir anlayış var karşımızda.

8 Mart mitinginde yaptığı konuşmaya dair fezleke hakkındaki savunması

Savcı o kadar tutarsız ki, şunu söylüyor. Sadece söylemi terör örgütü söylemine benziyor diyor ama şöyle devam ediyor, “Bununla birlikte cebir şiddet gerçekleşmemiş olsa da söylemi eylemle buluşma...” Dünya Kadınlar Gününde kadınlar buluşmuş erbaneleri ile pankartları ile çiçekleri ile toplanmışlar. Eylem bu. Her ne kadar şiddet oluşmamış olsa bile eylemin terör örgütü amacıyla buluşabileceğini söylüyor. “Aynı zamanda bir bütün olarak değerlendirildiğinde önce özerklik sonra bağımsızlık gizli bir amacı vardır. Hem görünen hem de görünmeyen amacı vardır, o yüzden de suç kapsamına alınmalıdır” diyor. Avukatların da gerçekten işi zor. Gerçekten bunu nasıl anlatacaklar. Avukatlarımız da okudu bunu nasıl çürütmeye çalışacaklar. Bu durum karşısında nasıl bir tablo çizecekler bence onların da işi zor. Bunun dışında benim hakkımda bahsini ettiğim o koca koca iddialar. Başka bir şey daha var. 43 sayfalık iddianamenin son 1 sayfasında benimle ilgili iddialar var. Yani konuşmalar hakkımda istenen cezalar hepsini topladığımda 1,5 sayfa var. Diğeri de örgütün tarihi, geçmişi vs.vs.

Ben neymişim ki tek bir cümlemle kahredici, yıkıcı darbeler vurabiliyorum

Birinci soru, bu nasıl bir hukuk anlayışı ki 3 paragraftan bu kadar büyük bir suç isnadı çıkarmayı başarabilirler. İkinci soru şu: bu nasıl siyasetçi ve nasıl bir parti ki tek bir cümlesi ile koskoca devletin birliğini bütünlüğün bir hamlede yıkabilecek gücü bulabiliyor. Bu iki soruya cevap verilmesi gerekiyor. Bir şey söyleyecekse, bu tehlike görülüyorsa vay devletin haline bu devlet neymiş. İkincisi de ben neymişim. Tek bir cümlemle kahredici, yıkıcı darbeler vurabiliyorum. Zorlarsam kendi adıma pozitif sonuçlar çıkarabilirim kusura bakmasın iddianameyi yazanlar. Ama bu iddianameyi hazırlayan anlayış kendisi açısından pozitif sonuçlar çıkaramaz. Çünkü gerçeklikle ilgisi olmayan gerçekliğe karşı sorumluluk hissetmeyen bir anlayıştan pozitif sonuç çıkarılmaz. Zaman daralıyor ben biraz daha özetlemeye ve hızlandırmaya çalışacağım.

6-8 Ekim’de HDP MYK’sının yapmış olduğu demokratik çağrıya ilişkin açılan fezlekelere dair savunması

Kendisini faşizm, baskıcılık, otoriterlik, savaş üzerinden tahkim eden bir devlet komşusunun demokratik bir cumhuriyet olmasını, demokratik bir yapısının olmasını istemez. Türkiye’deki siyasi yapı da bunu istemedi. ‘Benim komşum IŞİD olsun’ dedi. Burada açık bir tercih yaptı. Çok açık bir tercih yaptı benim komşum Kürtler olmasın, IŞİD olsun diye. İnsan kesenler, kadına çoluğa çocuğa tecavüz edenler, barbarlık ve vahşet uygulayanlar, Kürdü, Arabı, Türkmeni bütün ezilen halklara düşman olanlar, halkların celladı olan bir terör örgütü yapısı benim komşum olsun, hatta ben onun destekleyeni olayım. Ama Kürtlerin içinde bulunduğu, başında olduğu yapı benim komşum olmasın dedi. Ama biz Türkiye’de hala umut olduğunu düşünerek, Türkiye’deki siyasetin sadece AKP, Saray hegemonyasında olmasına itiraz ettiğimiz için şu çağrıyı yaptık: “Gelin yeni bir seçim yapalım yeni bir demokratik Orta Doğu ve yeni bir Türkiye için halkların dayanışması ve barış eksenli bir çizgi geliştirelim bir siyaset geliştirelim” dedik. Suriye’deki Kürtlerin uzattığı kardeşlik elini ve oradaki Rojava halkı ile bir dayanışma ilişkisi kuralım. Siyaseten defalarca çağrı yaptık. Oradaki türbe taşınırken belli bir resmi temas kurdular. Ama oradaki Kürt oluşumlarını, Kürt siyasi iradesini böylesi bir çıkar ilişkisi dışında muhatap almak, bir dayanışma ilişkisi geliştirmek konusunda tamamıyla inkarcı ve reddiyeci bir yaklaşım geliştirdiler. Ve bölgesel savaş Türkiye’deki siyasetçilerin çözümsüzlüğe yönelik yaklaşımları nedeniyle hala sürüyor.

Bu bana PYD-YPG konusunda yaptığım siyasi açıklamalardan dolayı açılmış ikinci dava. Hatta bu konuda bana açılmış 3’üncü dava diyebilirim. Onlar dava açmaya devam ettikçe ben konuşmaya devam ettim. Söyleyeceklerinin bedelini ödeyecek tek kişi de kalsam, buna devam ederim. Gerçeğin bedeli ne olursa olsun söylemeye devam edeceğim. Onlar yine davacılıkla, riyakarlıkla, kapalı kapılar arkasında dolaplar çevirmekle devam etsinler. Bizim bunlardan çekincemiz yok. Biz dün ne söylediysek bugün de aynısını söylüyoruz. Değişime elbetteki kapalı değiliz. Değişime kapalı olan ve riyakarlıkla siyaset yapan karşımızdaki iktidardır biz değiliz. Bugün de aynı şeyi söylüyorum ben.

Bütün dünya terör örgütü dediğiniz PYD ile görüşüyor

Bir soru soruyorum. PYD ile en son ne zaman görüştünüz? Görüşmeyi kimler yürüttü, hangi konulardı? Benim kafamda yargı sopası sallayacağınıza - ki benim bunlardan korktuğumu sanmasın hiç kimse - bu soruları cevaplayın. Dün de bu siyasi iktidar, PYD ile YPG ile görüşüyordu bugün de görüşüyor. Zaten devletin görüşmemesinin iyi bir seçenek olmadığını herkes açıkladı. Sizin dışınızda bütün dünya terör örgütü olarak nitelendirdiğiniz yapılarla görüşüyor. Kankanız Rusya’sına kadar, Amerika’sından tut, İran’ına kadar bütün güçler terör örgütü olarak gördüğünüz bu yapı ile düzenli, sistematik, resmi olarak görüşüyor. Sadece görüşme değil ortak organizasyonlar kuruyor, ortak stratejiler oluşturuyor. Bunu daha öncesinde Türkiye’deki siyasi iktidar da yaptı. Türkiye başta olmak üzere hiçbir devlet, ben Suriye’de PYD, YPG falanca ile görüşmem, görüşemem diyemez ki. Ama görüşüyorlarsa da çıkıp bunu açık bir şekilde halkı ile paylaşsın. Şu rezaletine bir son versin. Son çağrımızdır. Bu yargılamalardan dolayı dalga konusu alay konusu olacaksınız. Biz dimdik ayakta durmaya devam edeceğiz. Sırf bu ülkeye doğruyu göstermek için çabalayacağız. Ne yaparsa yapsınlar bunu bütün dünya duyacak.

Önümüzdeki duruşmada Van bölümüyle ilgili konuşmayı tamamlayacağım. İkincisi de yeni çıkan dosyamız var. Onunla ilgili savunmamı yapacağım.

Binali Yıldırım Kürdistan deyince savcıların dikkatini çekmiyor, biz 1921 Anayasası’na gönderme yaptığımız için yargılanıyoruz

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Yaptığımız konuşmalar yargılama konusu yapılmaya devam ediyor. Ama siyasi kasıt denen şeyin ne olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ben de Kürdistan tarihi ile bir giriş yaptım. Özyönetimin bizim tarihimizdeki gerçekliğini işaret eden bir giriş yaptım. Kürdistan, Lazistan diye tarif eden bir yerden, bölgesel tarih olarak bahsettim. Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olan Binali Yıldırım, Kürdistan, Lazistan deyince bu memleketin hiçbir savcısının dikkatini çekmiyor. En fazla yapılan siyasi tartışmaların konusu. Bizler hala 1920 Meclisi’nin, 21 Anayasası’nın tartışmasını yaptığımız, oralara göndermeler yaptığımız için yargılanıyoruz. Bu ikiyüzlülüğü artık yargı kurumu da Türkiye de kaldıramaz. Korkunç bir ikiyüzlülük. Bakın Kürt oylarını kendilerine dönüştürmek için yine siyaset malzemesi olarak kullanmaya başladılar. Kürt sorununu, özyönetim taleplerini, demokrasi taleplerini siyasi malzeme olarak kullanmaya başladılar. Ama Kürt halkı da bizler de tüm HDP'liler de bunun çok eski ve bayatlamış bir oyun olduğunu çok iyi biliyoruz. Artık bu ülke tazelensin. Artık sorunun çözümünü konuşalım. Gerçek anlamda sorunun çözümüne odaklanalım. Bizans oyunu malzemesi haline gelmesin. İnsan için çalışalım, sorun çözelim. Türkiye'deki bütün yurttaşların eşit yurttaşlık statüsünü güvence altına alarak, gerçek anlamda toplumda siyasi bir özgürlüğün olduğu bir ortamı yaratalım.

Bizi tasfiye ederek kazanacaklarını sananlar cevaplarını 23 Haziran’da alacak

Adaletin terazisi Halkların Demokratik Partisi. Bu son seçimlerde nasıl adaletin terazisi olarak görevini yaptıysa bugün de yapacaktır. Yanılacaklar, yanıldıklarını görecekler. Halklarımız 23 Haziran'da artık bu tip oyunlarla, hilelerle, kandırmacalarla, yalanlarla bu kadar ağır bedeller ödetenlerin, bu kadar acı çektiğimiz sorunları kullanmalarına izin vermeyecek. Türkiye toplumu, Kürtler izin vermeyecek. Bizi tasfiye ederek kazanacaklarını sananlar kaybedecekler. Biz Türkiye toplumundan umudumuzu hiçbir zaman kesmedik. Son dönemde de umudumuz yürüyor ve büyüyor. İnşallah İstanbul seçim sonuçlarında da bunu göreceğiz. Bu seçimde siyasi iktidarın kendisi de cevabını en güçlü şekilde alacak, kararlı bir şekilde demokrasi mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.

14 Haziran 2019