Demirtaş: Siz ve savcılarınız 100 milyon tane karar da alsanız, hüküm de kursanız Kürdistan vardır

Demirtaş: Siz ve savcılarınız 100 milyon tane karar da alsanız, hüküm de kursanız Kürdistan vardır

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olduğu davanın Ankara Sincan'da dün başlayan ve bugün de görülmeye devam edilen duruşmasında yaptığı savunmanın üçüncü kısmı:

Fezlekeler soyut; hangi konuşma hangi suçlama ile ilişkilendirilmiş belli değil

Milletvekili arkadaşlarıma, izleyicilere salondaki herkese günaydın diyorum, kolaylıklar diliyorum. Dün 25 No’lu fezlekeyle devam edeceğimi belirtmiştim. Şimdi 25 No’lu fezlekeye dair savunmamı yapıyorum. Fezlekede suç tarihi 28.09.2013 olarak görülüyor. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanmış bir fezleke. Fezlekenin tarihi ise 24 Şubat 2016 yani Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde 2013’ün 9’uncu ayında yaptığım konuşmaya yaklaşık 2,5 yıl sonra 2016 yılının Şubat ayında fezleke hazırlanıp Meclis’e gönderilmiş. 2016 yılı da yine dikkatinizi çekerek başlamak istiyorum ki 7 Haziran seçimleri sonrasında özellikle AKP’nin tek başına iktidarını ve parlamento çoğunluğunu kaybettikten sonra neredeyse Türkiye’yi çılgınlığa sürükleyen çatışma ve savaş politikaları sürecinde hazırlanmış bir fezlekedir. Zaten fezlekenin hazırlanması için 2,5 yıl beklenmiş olması da aleni bir şekilde politik atmosfere göre ve siyasi saiklerle hazırlandığını göstermesi açısından önemli bir veridir. Ne anlıyoruz bu fezlekeden? Şöyle belirtmiş isnadını savcılık: Terör örgütünün veya amacının propagandasını yapmak; suçu ve suçluyu övmek; halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek. 

Fezlekede alıntılanmış konuşmamı yani Karakoçan’da yaptığım konuşmamı özetleyerek alıntılamışlar onu ben okuyacağım ancak şunu belirteyim bu fezleke de dahil olmak üzere bütün fezlekelerde soyut bir suç isnadı var. Suçun kişiselleştirilmesi, şahsileştirilmesi, somutlaştırılması hiçbir fezlekede yapılmamış. Örneğin “terör örgütünün veya amacının propagandasını” hangi cümlelerle hangi kelimelerle yaptığımı somutlaştırmamış. Ya da hangi kelimeler hangi cümleler ile suçu veya suçluyu övdüğümü somutlaştırmamış. Hakeza halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçu hangi şekilde oluşmuş konuşmanın hangi bölümü bu suç kapsamına giriyor hiçbiri fezlekede yapılmadığı için ‘salla gitsin, ya tutarsa’ yöntemini izlemiş savcılar. Bu fezlekede de savcının tarzı böyle. Dolayısıyla konuşmayı okuyacağım ama tahmin yürüteceğiz, galiba budur diye tahmin yürüteceğiz. Hangi konuşma hangi suçlama ile ilişkilendirilmiş diye tahmin yürüteceğiz. Şöyle fezlekesine başlıyor:

28/09/2013 tarihinde Barış ve Demokrasi Partisi organizesinde Barış ve Demokrasi Partisi Karakoçan İlçe binasına suç tarihinde Barış ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı ve halen Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili olan Selahattin Demirtaş ve bir kısım milletvekillerinin katılımı ile ziyaret gerçekleştirildiği, bu etkinlik sırasında parti Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından toplanan gruba konuşma yapıldığı, bu konuşmalar esnasında toplanan grup tarafından; “Bıjî Serok Apo, Şehit Namirin, PKK halktır halk burada, Kürdistan faşizme mezar olacak” şeklinde sloganlar atıldığı ve terör örgütü PKK merkez komite üyelerinden Mazlum Doğan’ın fotoğrafının bulunduğu pankart açıldığı, ayrıca PKK/KCK terör örgütü mensuplarınca sözde ulusal marş olarak adlandırılan ''Hernepêş (ileri)'' isimli marşın çalındığı, Barış ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından yapılan konuşmada, şüpheli Selahattin DEMİRTAŞ'ın; “...Bir halk kendi ana vatanında, kendi topraklarında yok edilmek istendi, köleleştirilmek istendi. Onuruyla, haysiyetiyle oynandı. Diliyle, kimliğiyle, inancıyla alay edildi ve biz yani bu toprakların kadim hakları ve kadim inançları olarak tarihimizin, geçmişimizin, medeniyetimizin, kültürümüzün, bize bıraktığı bütün miraslara onurumuzla sahip çıkarak ama büyük bedeller ödeyerek, büyük acılar çekerek, bugün kendi anavatanımızda, kendi topraklarımızda başımız dik, alnımız açık bir şekilde yaşıyoruz. Çok şükür ki bu mücadelede zorluklara rağmen bugünlere bu aşamalara geldik, ...Biz hiçbir yerde elbette ki arkamızdaki değerlere, binlerce şehidimize, halen tutuklu olan partililerimize, halen bedel ödeyen halkımızın bize verdiği güce ve desteğe dayanarak, hiç kimseye asla ve asla ne ayrıcalık vaat ettik, ne rant vaat ettik, ne de ayrımcılık uyguladık, ...Bu inkarın nasıl bittiğini nasıl bitirildiğini Mazlum Doğan’a sormak lazım. O bilir nasıl bitirildiğini. Karakoçanlılar bilir, dertliler bilir. Kürt olmanın, Kürt kimliğinin, Alevi olmanın Alevi kimliğinin yani zorla herkese dayatılan Türk kimliği dışında tüm kimliklerin inkâr edildiği ve kendi kimliğinden herkesin utandığı korktuğu günlerden bugünlere geldik. Bunları sanki bunlar, şimdiki iktidardakiler bize bahşetmişler gibi davranıyorlar. Bunların dili, üslubu inciticidir. Haklar, özgürlükler bahşedilmez. Siz doğmakla, siz ananızdan dünyaya gelmekle o haklara zaten sahipsiniz. Onları sizin elinizden gasp edenler, alanlar yani kimliğinizin, dilinizin, inancınızın hırsızları gaspçılar yani bu işin suçluları bir de çıkıp “Bu hakları biz size bu hakları bahşettik” diyorlar.

Sen kimsin ki bize hak bahşediyorsun. Biz burada doğmuş olmakla zaten bu haklara sahibiz..., ...evlatlarımızı katledip Seyyid Rıza'dan, Şeyh Said'den, Mazlum Doğan'a kadar, İbrahim Kaypakkaya'dan, Deniz Gezmiş'e kadar asıp kesip kellemizi yaktığınız için mi size şükran duyacağız..., ...biz niye bu devlete karşı boyun eğmemişiz. Yav devlet dediğin kul icadıdır. Allah'tan başkasına boyun eğmeyiz önünde de diz çökmeyiz, kusura bakmasınlar. İnsanların icat ettiği bir şeydir devlet. İşi öyle bir hale getirmişler ki devlet dedin mi akan sular durur. Devlet dedin mi astığım astık, kestiğim kestiktir. Devlet dedin mi herkes boyun eğecek. Yok böyle bir şey. Biz bu kandırmacayı değiştiriyoruz işte. Halk dedin mi akan sular duracak, millet dedin mi akan sular duracak..., ...devlet başımızda jopuyla, tankıyla, panzeriyle durmayacak. Devlet halkına zulüm eden, toplumuna zulüm eden devlet olmayacak. Olursa, bunu yaparsa onun adı devlet olmaz. İşte orada halkın direniş hakkı vardır. Kürt halkı direniş hakkını kullanmıştır. Zulüm devletine karşı, zulüm yönetimlerine karşı direniş hakkını kullanmıştır. Şimdi işte çözüm aşamasına geldik. Çözümü de somut olarak ifade ediyoruz..., ...en büyük inkar Kürdistan üzerinde. Eski isimleri iade edeceğiz diyorlar. Eski isimleri iade edeceğiz. Herkes, her yer eski isimleriyle anılacak. İşte Tunceli Dersim olacak, Kürdistan Kürdistan olacak mı bakın soruyorum. Eski bir isim değil mi? Osmanlı da eyalet ismi. Taa Selçuklu'dan beri kullanılan bir isim. Başbakanın kendisi de söyledi. Biliyorsunuz Osmanlı’da Kürdistan eyaleti vardı diyor. Cumhuriyet devriyle birlikte yasaklandı. Şimdi bu isim iade edilecek mi? Merak ediyoruz. İnkarı bitirmişler ya! Dersim'i iade edeceğiz diyorlar peki Kürdistan ismi iade edilecek mi? Hükümete burada Kürdistan’ın kalbinden Dep (Karakoçan)'dan soruyorum. Karakoçanlılar adına soruyorum..., ...Kürtlerin bir tane işte federasyonları var. Türkiye'de Kürdistan ismi yasak. Senin o canın ciğerin Kürt kardeşin senin o arana su sızdırmak istemediğin, etle tırnak dediğin Kürt kardeşinin de bir vatanı var. Onun da ismi Kürdistan. Bu ismi de biz koymadık, bu yıllarca yıllık bir isim. Yıllarca yıllık. Niye söylüyorum bunu? Çünkü bu inkar edildiği müddetçe neyi kabul ederlerse etsinler asla ve asla Kürdü kabul etmiş olmazlar...,

...Bakın bunların geçmişine o milletvekilinin, profesörün, genelkurmay başkanının, kara kuvvetleri komutanının, hava kuvvetleri komutanının, deniz kuvvetlerinin, geçtik kuvvet komutanlarını, herhangi bir paşanın çocuğu, yeğeni, herhangi bir bakanın oğlu, başbakanın oğlu, yeğeni gelip bu dağlarda savaşmış mı? Bir örneği yok. Bu dağlarda savaşan yine Anadolu'nun yoksul emekçi çocukları. Buradan dağa çıkan da gerilla olan da yoksul emekçi çocuğu, onun üstüne sürdükleri asker de Anadolu’nun yoksul emekçi çocukları...,

...Bu savaşta sizin köyünüz yakılmıyor. Siz işsiz aç kalmıyorsunuz. Tabii ki sizin için savaş kararı almak normal. O kadar rahat tezkereleri geçiriyor ki Meclis’ten CHP, MHP, AKP. Sadece bu 7 yıl içerisinde 9 tezkere geçirdiler. Savaş tezkeresi. Üç parti el ele verdiler...

...Bakın ayrılmak, bölünmek, ayrı ülke kurmak, devlet kurmak; bunu isteseydik bunu söyleyemeyecek cesarette korkaklıkta da değiliz. Çıkardık derdik ki biz ayrı bir Kürdistan istiyoruz. Hiç de korkumuz yoktur. Allah'tan başka kimseden de korkmuyoruz, savcılarınızdan mı korkacağız. Çıkardık söylerdik. Ama diyoruz ki ayrı bir devlet kurmak ile de özgürlük getirmez. Bizler bir devlet içerisinde kendini yönetme hakkını kullanabiliriz. İşte özerkliği bu yüzden istiyoruz. Ama deseler ki biz Kürde ne belediyede ne başka bir statüde ne federasyon ne de başka bir yönetme hakkı veriyoruz diye Kürde dayatsalar elbette Kürt de kendi başının çaresine bakacak. Bağımsız olmak isteyen bir halkı hiçbir ordu durduramaz. Onun meşru haklı taleplerinin üzerinde kimse duramaz. Biz şimdi birlikten yanayız. Biz beraberlikten yanayız...'' şeklinde terör örgütünün ve amacının propagandasını yapma, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme, suçu ve suçluyu övme suçlarını eylemlerini içerir, hakkında soruşturmayı gerektirir yeterli şüphe oluşturacak söylemde bulunduğu anlaşılmıştır diye fezleke düzenlemişler.

Şimdi sizin mahkemenizin talebi üzerine bilirkişi tarafından yapılan konuşma çözüm tutanağını da okumak istiyorum. Çözüm tutanağında konuşmanın bana ait kısmını okuyacağım.

Selahattin Demirtaş: Değerli Karakoçan halkı. Kadınlar, analar, genç arkadaşlar. Mazlum(?) dağının, yediden yetmişe bütün yoldaşları (alkış ve ıslık sesleri) Burada Karakoçan Meydanında sizlere hitap etmekten büyük şeref duyuyorum. Bütün arkadaşlarım adına hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz. (alkış ve sloganlar) öncelikle bu sıcak coşkulu karşılamadan dolayı, partimize gösterdiğiniz bu ilgiden alakadan dolayı özellikle de Karakoçan’ın tarihine, direniş tarihine yakışır bu duruşunuzdan dolayı hepinize ayn ayn teşekkür ediyorum. Bizler sizlerle gurur duyuyoruz, zor dönemlerin, zorlu yılların, mücadelesini siyasetini sizlerle, halkımızla birlikte yürüttük, yürütmeye devam ediyoruz. Elbette halkımızın nereden nereye geldiğini hangi zorlukları, hangi sıkıntıları bire bir yaşayarak hangi acılardan süzülerek bugünlere geldiğini sizler bizden daha iyi biliyorsunuz. Çünkü bunun bizatihi tanığı, bizatihi mağdurusunuz. Bir halk kendi anavatanında, kendi topraklarında yok edilmek istendi. Köleleştirilmek istendi; onuruyla, haysiyetiyle oynandı; diliyle, kimliğiyle, inancıyla alay edildi. Ve biz bu toprakların kadim halkları ve kadim inançları olarak tarihimizin, geçmişimizin, medeniyetimizin, kültürümüzün bize bıraktığı bütün miraslara onurumuzla sahip çıkarak ama büyük bedeller ödeyerek büyük acılar çekerek bugün kendi anavatanımızda kendi topraklarımızda başımız dik anlımız açık bir şekilde yaşıyoruz.

Çok şükür ki bu mücadelede (alkış) zorluklara rağmen bu günlere, bu aşamalara geldik. Bizler parti olarak Barış ve Demokrasi Partisi olarak halkımıza, bize oy verenlere, bize destek verenlere, bize gönül verenlere sadece kaldırım, asfalt, kanalizasyon vaat etmedik. Ve hiçbir zaman ihale rant vaat etmedik. Biz onurlu, haysiyetli, şerefli bir yaşamla birlikte herkes için çalışabileceği, ekmeğini onuruyla kazanabileceği bir özgür yaşam vaat ettik. Partimizin, sizin duruşunuzun farkındayız. Biz hiçbir yerde elbette ki arkamızdaki değerlere, binlerce şehidimize, halen tutuklu olan partililerimize halen bedel ödeyen, halkımıza bize verdiği desteğe dayanarak hiç kimseye asla ve asla ne ayrıcalık vaat ettik ne rant vaat ettik ne de ayrımcılık uyguladık.

Bizim vadimiz hep şu oldu. Bu parti yani sizin dişinizle, tırnağınızla, emeğinizle var ettiğiniz bu parti yani gerçek bir halk partisi olan Barış ve Demokrasi Partisi tarihin gidişatını değiştirmeye söz verdik. Bizim vaadimiz, halkımıza sözümüz, özgür onurlu bir gelecek dışında hiç bir şey olamaz. Bunu halkımıza bir söz olarak verdik. Şimdi artık o günlerin arifesindeyiz. Kimse halkımıza kimse insanımıza dilinden, kültüründen, inancından dolayı hor bakamaz, hakaret edemez. Elbette ki bunlar kolay olmadı. Şimdi çıkmış birileri, on iki yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı diyor ki (yuh sesleri) biz diyor, inkârı bitirdik, biz asimilasyonu bitirdik. Bu inkârın nasıl bittiğini Tayyip Erdoğan bilmez, bu inkârın nasıl bittiğini nasıl bitirildiğini Mazlum ( ? ) dağına sormak lazım (Mazlum Doğan’dır düzeltmek lazım.) O bilir nasıl bitirildiğini (alkış) Karakoçanlılar bilir, Dep’liler bilir. Kürt olmanın Kürt kimliğinin Alevi olmanın Alevi kimliğinin yani zorla herkese dayatılan Türk kimliği dışında bütün kimliklerin inkâr edildiği ve kendi kimliğinden herkesin utandığı, korktuğu günlerden bu günlere geldik. Bunlar sanki, şimdiki iktidardakiler bize bahsetmişler gibi davranıyorlar. Bunların dili üslubu inciticidir. Halklar özgürlükler bahşedilmez. Siz doğmakla, ananızdan dünyaya gelmekle o haklara zaten sahipsiniz. Onları sizin elinizden gasp edenler, alanlar yani kimliğinizin, dilinizin inancınızın hırsızlığı, gaspçılar bu işin suçluları biri de çıkıp “biz size bu haklan bahşettik diyorlar”. Sen kimsin ki bize hak bahşediyorsun. Biz burada doğmuş olmakla bu haklara zaten sahibiz. Şimdi, şimdi rahat rahat bunlar kadar rahat konuşuyorlar insanda utanma sıkılma olur. Sizlerin temsil ettiği gelenekler bakın İslamcılar demiyorum bu ülkede kendine Müslümanım diyen barolarda(?) zulüm görüyor. (Burada yanlış çeviri yapmış, kendisine Müslümanım diyen başka.. Neyse zaten buraya soru işareti koymuş, barolar değil yani. Müslümanım diyen başka barolar mı olur. Devam ediyorum.)  Bir sabah uyandı halkımız, Cumhuriyet kurulmuş dediler. Din yasak , dil yasak inanç yasak, kimlik yasak neye uğradığını şaşırdılar. İslami gelenekten gelenler de horlandılar bu ülkede zulüm gördüler. Ama bunlar bu geleneği temsil etmiyorlar. Bakın hangi gelenekten geliyor bunlar, 12 Eylül döneminde Kenan Evren darbe yapıp bu halkın evlatlarını işkenceyle ezdiği günlerde, bunun inancında bunların tesir ettiği geleneği bugün sürdürenler o dönemde şunu diyordu; biz diyordu senin tankının paleti olalım paşam. Kenan Evren’e methiyeler diziyorlardı. Bunlar o dönemde cuntaya sahip çıkan darbeye sahip çıkan katliamlara inkâra sahip çıkan bir gelenekle hareket ettiler.

AKP ile Cemaat’in sarmaş dolaş haline atfen söyledim

Konuşmanın burasında bir parantez açayım. Burada kast ettiğim “Senin tankının paleti olalım paşam” cümlesi Fethullah Gülen’e aittir. 12 Eylül döneminde yazdığı bir yazısından yola çıkarak atıf yapmıştım ve AKP iktidarı ile Fethullah Gülen Cemaati o dönemde sarmaş dolaş, kan kardeş, can kardeş oldukları için ona atfen söylemiştim. Devam ediyorum.

“Yanlış yaptılar, çünkü bu toprakların mayasında İslam da var Sünnisi de var Alevisi de var gayrimüslimi de var. Kürdü de var Türkü de var, Çerkezi, Ermenisi, Lazı da var. Ve bu topraklar işte bu inançların ve halkların birbiriyle kardeşçe ama eşitçe yaşayabilmesinin nimetleriyle doludur. Tarihimiz acıların, katliamların, soykırımların hüznüyle dolu olabilir. Ama biz bugün bir inanç, bir birlik etrafında, kardeşlik ve eşitlik ruhu etrafında işte bir araya gelebiliyoruz. Bizim farkımız budur. Bu topraklardan kimse Sünniyi de süremez Aleviyi de süremez. Kürdü de Kırmançiyi de Zazayı da süremez. Çünkü bunlar bu toprakları kendi mülkiyeti malı gibi görüyorlar. Kürtçe eğitim yapmak isteyen Kuzey Irak’a gitsin diyor. Bilmem şöyle düşünen bu tarafa gitsin. Şuna inanan burayı terk etsin. Bu memleket (görüntü dondu atlama oldu, kamera açısı yüksek bir yere geçti).”

Demirtaş çözüm tutanağını okuyor:

Bir arada durabiliyoruz. Zaza da, Kırmancı da, Kürt de bir arada durabiliyoruz. Halkın kendi içinde bir sorunu sıkıntısı yok. Ne kimse başörtülünün örtüsüne laf atar, ne kimse Cemevine hakaret eder. Ne kimse Kürdüm diyene ne kimse türküm diyene hakaret eder. Halkın bağlılığı halkın yüreği bu kadar geniştir. Zihniyeti dar olan yüreği dar olan iktidarların kendisidir. Halk çözümün fotoğrafıdır. Diyorlar ya nasıl çözülecek bu sorun. İşte böyle çözülecek. Başörtülü, açık, Alevi, Sünni, Zaza, Kırmanc, herkes birbirinin hakkına hukukuna kimliğine inancına saygı duyacak. Herkes birbirini kimliğiyle inancıyla birlikte sevecek. Kimse kimseye düşmanlık yapmayacak. Kimse kimseye kimliğinden dolayı parlamayacak. Bu toprakların hep birlikte sahibiyiz diyeceğiz. Madem hepimiz buranın ev sahibiyiz, hep birlikte kendi ülkemizi yöneteceğiz. Çözüm budur. Formül budur. Bunun dışında hiçbir formül tutmaz. Bunun dışındaki her formül 90 yıldır bize dayatılan inkârdan başka bir şey değil. Kimse kusura bakmasın.

Diyorlar ya bu devlet başımıza nimettir. Biz nimet falan görmedik. 90 yıldır cop, panzer ve işkence dışında bir şey görmedik. Bu devlete gece gündüz dua etmemiz, minnet şükran duymamız gerekiyormuş. Niye, kendi topraklarımızda dilimizi inkâr edip, evlatlarımızı katledip, Seyit Rızadan, Şeyh Sait’ten, Mazlum Doğan’a kadar, İbrahim Kaypakkaya’dan Deniz Gezmiş’e kadar, asıp, kesip, kellemizi aldığınız için mi size minnet duyacağız. Kusura bakmayın, bu devletin bu millete şükran borcu vardır. Hiçbir normal devlette halk devlete minnet duymaz. Devlet halkın kölesi ve hizmetkârıdır. Ama biz de halk devletin hizmetkârı, kölesi, haline getirilmek istendi. Bunu kabul etmiyoruz. Bunu ters düz edecek politikayı biz yürüttüğümüz için, biz bu politikayı tersine çevirdiğimiz için, bu nedenle bize karşı bu kadar öfkeliler. Biz niye bu devlete karşı boyun eğmemişiz. Devlet dediğin kul icadıdır. Allah’tan başkasına boyun eğmeyiz. Önünde de diz çökmeyiz. Kusura bakmasınlar. Hangi kul icadına boyun eğmişiz. İnsanların icat ettiği bir şeydir devlet. Öyle bir hale getirmişler ki devlet dedin mi akan sular durur. Devlet dedin mi astığı astık, kestiği kestiktir. Devlet dedin mi herkes boyun eğecek. Yok öyle bir şey. Biz bu kandırmacayı değiştiriyoruz. Halk dedin mi akan sular duracak. Millet dedin mi akan sular duracak. Bunu öğreniyorlar şimdi bakın yavaş yavaş öğreniyorlar. Halk direndikçe halk mücadele ettikçe, devletin o kutsallığı bitiyor. Devlet gökten yere iniyor şimdi. Halkın ayaklarının altına iniyor şimdi. Olması gerek yenere iniyor. Hizmetkârdır devlet hizmetkâr başka bir şey değildir.

Devlet bizim başımızda despot değildir. Devlet bizim başımızda ağa, bey değil. Bizim hizmetkârımız olduğu müddetçe, biz o devlet yönetimine saygı duyarız. Devletin o kutsallığı bitiyor. Devlet gökten yere iniyor şimdi. Halkın ayaklarının altına iniyor şimdi. Olması gerek yenere iniyor. Hizmetkârdır devlet hizmetkâr başka bir şey değildir. Devlet bizim başımızda despot değildir. Devlet bizim başımızda ağa, bey değil. Bizim hizmetkârımız olduğu müddetçe, biz o devlet yönetimine saygı duyarız.  Onun dışında zulüm devletine baskı devletine saygı duyulmaz. Zulüm kimden gelirse gelsin ona karşı ancak onurlu direnişle direnilir. İşte siz bunu yaptınız, bu yüzden başardınız. Şimdi, devlet gökten yere iniyor. Görüyorsunuz devletin kutsal olmadığı artık ortaya çıkıyor. Bu demokrasi için olmazsa olmazdır. Bu demokrasilerde, özgürlüklerde temel bir şarttır. Devlet hizmetkâr olacak. Devlet hizmetkâr olacak. Devlet başımızda copuyla, tankıyla panzeriyle durmayacak. Devlet halkına zulüm eden, toplumuna zulüm eden devlet olmayacak. Olursa, bunu yaparsa onun adı devlet olmaz. İşte orada halkın direniş hakkı vardır. Kürt halkı direniş hakkını kullanmıştır. Zulüm devletine karşı zulüm yönetimlerine karşı direniş hakkını kullanmıştır. Şimdi işte çözüm aşamasına geldik. Çözümü de somut olarak ifade ediyoruz. Biz öyle kıvıran laf dolandıran bir parti değiliz. Ne istediğimizi nasıl istediğimizi bugüne kadar tane tane açık açık söyledik. İnkârı bitirdik diyorlar ya, Kürdistan diyoruz tüyleri diken diken oluyor. Hani inkâr bitmişti. En büyük inkâr Kürdistan üzerinde. Eski isimleri iade edeceğiz diyorlar, eski isimleri iade edeceğiz. Herkes her yer eski isimleriyle anılacak. İşte Tunceli Dersim olacak, Kürdistan Kürdistan olacak mı, bakın soruyorum. Eski bir isim değil mi Osmanlı’da eyalet ismi ta Selçukludan beri kullanılan isim. Başbakanın kendisi de söyledi biliyorsunuz. Osmanlı da Kürdistan eyaleti vardı diyor. Cumhuriyetle birlikte yasaklandı. Şimdi bu isim meselesi iade edilecek mi? Merak ediyoruz, inkârı bitirmişler ya. Dersimi iade edeceğiz diyorlar. Peki, Kürdistan ismi iade edilecek mi. Hükümete buradan, Kürdistan’ın kalbinden Bertten(?) soruyorum. Karakoçanlılar adına soruyum Kürdistan ismini iade edecek misiniz? Diyorlar ya kardeşiz. Çıkıp diyor ya Kürtler benim canım ciğerimdir. Benim diyor Kürt kardeşlerimle arama kimse nifak sokamaz diyor ya soruyorum senin kardeşinin vatanının bir ismi var Kürdistan. Bunu kabul ediyor musun etmiyor musun? Bak onlarca Türk devleti var. İsmi Türk devleti. Kürtlerin bir tane işte federasyonları var. Türkiye’de Kürdistan ismi yasak. Senin bu canin ciğerin Kürt kardeşin senin aralarına su sızdırmak istemediğin kardeşinle etle tırnak dediğin Kürt kardeşinin de bir vatanı var onun da ismi Kürdistan, bu ismi de biz koymadık, binlerce yıllık bir isim. Binlerce yıl bir tarih. Mesela bunu da kabul edecekler mi? Niye söylüyorum bunu. Çünkü bu inkâr edildiği müddetçe neyi kabul ederlerse etsinler asla ve asla kürdü kabul etmiş olmazlar. Sen bir çiçeği yetiştirip toprağıyla birlikte ancak çiçektir diyebilirsin. Sen Hakkâri’den dağ lalesini sümbülünü, Hakkâri’den koparıp getirip İstanbul da bir refüje ektiğinde orada yetişmez Onun adi Hakkâri lalesi olmaz, orada solar. Hakkâri’nin lalesi kabul ediyorsan, toprağını da kabul edeceksin. Eskiden Kürt yoktu, eskiden Kürdü kabul etmiyordu Kürt dediğinde tüyleri diken diken oluyordu. Birçoğu hayatında Kürt görmemişti. Bakın şu dağın milletvekilliğini yapıyor birçoğu, parlamentodalar. Yeminle söylüyorum, birçoğu parlamentoya gidince Kürtlere dokundu. Ama milletvekili olmuş, bazıları profesör olmuş. Bu ülkede profesör olmuş, hayatı boyunca bir Kürde dokunmamış, temas etmemiş, elini sıkmamış. Kürdistan coğrafyasına adımını bile basmamış. Ama bizim adımıza oradan siyaset yapmışlar. Bütün Türkiye adına oradan politika üretmişler, sözde Türkiye’nin sorunlarını çözmüşler ve bunlar işte hayatı boyunca bu toprakların bir tas suyunu içmemiş. Buradaki insanın yüreğinin sıcaklığını görmemiş, buna temas etmemiş insanlar Kürt yoktur diyorlardı.

O kadar rahat söylediler ki yıllarca acımadan bu insanların Kürt halkının ne hissedeceğini düşünmeden, yıllarca televizyonlara çıkıp Kürt diye bir şey yoktur dediler. Kürt dili diye bir şey yoktur dediler. Bu inkârı bu kadar kolay yaptılar. Ve Anadolu’nun bütün yoksun çocuklarını işte burada savaşa sürdüler. Dağda taşta kürde karşı savaştırdılar. Köy yaktırdılar, işkence yaptırdılar. Bakın bunların geçmişine, o milletvekilinin, o profesörün, genelkurmay başkanının, kara kuvvetleri komutanının, hava kuvvetlerinin deniz kuvvetlerinin, geçtim kuvvet komutanlarını herhangi bir paşanın çocuğu yeğeni, herhangi bir bakanın oğlu, başbakanın oğlu yeğeni gelip bu dağlarda savaşmış mı var mı örneği. Bu dağlarda savaşan yine Anadolu’nun yoksun emekçi çocukları, buradan dağa çıkan da, gerilla olan da yoksun emekçi çocukları. Onun üstüne sürdükleri asker de yoksun Anadolu’nun emekçi çocukları. İşte biz bu gidişata dur demek için bu barış sürecini destekliyoruz. Bunlar, bu savaşı çıkaranlar ve bu savaşta ısrar bu savaşta büyük bir azimle kararlılıkla devam diyenler, sizin evlatlarınız ölmüyor tabi, tuzunuz kuru. Bu savaşta sizin köyünüz yakılmıyor, siz işsiz aç kalmıyorsunuz. Tabi ki sizin için savaş kararı almak normal kolay. O kadar rahat tezkereleri geçiriyor ki meclisten. CHP, MHP, AKP, Sadece bu 7 yıl içerisinde 9 teskere geçirdiler. Savaş tezkeresi. 3 parti el ele verdiler. 1 tanesi çıkıp da demedi ki; “Kardeşim bu çocuklar ölüyor. Ama biz burada rahat el kaldırıp indirip savaş tezkeresini geçiriyoruz. Ama ölen çocuklar bizim çocuklarımız değil ki. Biz emekçinin çocuğunu dağa sürüp savaştırıyoruz. Buralarda böyle rahat savaş kararları alıyoruz. Bunun hesabına halka veremeyiz” diyemediler. Tek 1 CHP’li çıkıp da diyemedi, AKP’li diyemedi. MHP’yi geçtim ki zaten ondan besleniyor. Ama CHP ve AKP içerisinde biz barıştan demokrasiden yanayız diyenler hiç mi vicdanlarına sığınamadılar? Çıkıp kendi partilerinin kararına karşı kürsüde; “Biz bu tezkereye karşı oy vereceğiz, karşıyız, partimizin savaş kararını desteklemiyoruz” diyemediler. Diyemezler. Çünkü barış cesaret işidir, yürek işidir, halka karşı sevda ve bağlılık işidir. O nedenle onlar barış diyemezler. Bunlara yüreği yetmez. Cesaretleri yetmez.

Ancak çok şükür ki son noktaya geldik. Bakın somut çözüm nedir? Kürdün dilini kabul eden, her alanda ayrım yapmadan, okulda, hastanede, iş yerinde Kürt kendi dilini konuşacak. Bu onun en doğal hakkıdır. Eğitimini de yapacak, sokakta da konuşacak. Şarkısını, türküsünü de dinleyecek.

Bunlar şimdi diyorlar ya; “Cezaevinde annesiyle babasıyla rahatça Kürtçe konuşuyorlar. Daha ne olsun?” Bunu bir hak olarak görüyorlar. Biz diyorlar “Sizi cezaevine koyduk. Haksız yere tutukladık. Üstüne size bir hak veriyoruz; bakın ananızla babanızla Cezaevinde Kürtçe konuşabiliyorsunuz.” Bunu söyleyene diyorum ki; “İnşallah en çok böyle bir hakkı sen kullanırsın! Ananla babanla cezaevinde bol bol anadilinde konuşursun. O günleri görürüz inşallah”. Zaten oralarda o hakları sunmalıyız. O yüzden dil bizim hayallerimizin sınırları kadardır. Hayallerimiz sınırsızsa dilimiz de sınırsız olacaktır. Her yerde kullanacağız.

İkincisi; “Kendini yönetme hakkı”. Bakın ayrılmak, bölünmek, ayrı devlet kurmak isteseydik bunu söyleyemeyecek korkaklıkta da değiliz. Bakın derdik ki; “biz ayrı Kürdistan istiyoruz.” Hiç de korkumuz yok. Allahtan başka kimseden de korkmuyoruz. Savcılarınızdan mı korkacağız? Çıkardık söylerdik. Ama diyoruz ki; ayrı devlet kurmak ille de özgürlük getirmez. Bizler bir devlet içerisinde kendini yönetme hakkını da kullanabiliriz. İşte özerkliği bu yüzden istiyoruz. Ama derseniz; “Biz Kürde ne başka bir statü, ne federasyon, ne de başka bir yönetme hakkı verebiliriz.” O zaman elbet ki Kürtler kendi başının çaresine bakacak. Bağımsız olmak isteyen bir halkı hiçbir ordu durduramaz. Onun meşru haklı taleplerinin önünde kimse duramaz. Biz şimdi birlikten yanayız. Biz beraberlikten yanayız. Ama kendimizi kendimiz yöneteceğiz. Yani halkın seçtiğine yetki vereceğiz, bütçe vereceğiz.

Bakın Karakoçan Belediye Başkanı iyidir kötüdür ayrı bir şey. Halk seçmiş, ona oy vermiş, değil mi? Partimizden olmayabilir. İnşallah yakın zamanda partimizden olacak o ayrı mesele ama halk seçmişse herkes saygı duyacak. Burada oy verip Karakoçan halkı belediye başkanı seçiyor. Sen ise bir tane imzayla kaymakam gönderiyorsun oraya yetkisi ondan daha fazla, bütçesi ondan fazla.. Bütün ilçedeki birimler kaymakama bağlı. Peki, halkın seçtiği ne olacak? Niye seçti onu? Niye oy verdi? İşte bu demokrasiye aykırıdır. Kaymakamlığın, valiliğin bu şekilde atama yöntemiyle seçilmişlerin üzerinde olması demokrasi katliamıdır. İllerde valiler, ilçelerde kaymakamlar olmadan hiç kimse bir iş yapamıyor. Ben de diyorum ki eğer kaymakamlar bu ilçeyi yönetmek istiyorsa, seçimle gelsin. İsmi belediye başkanı değil kaymakam olsun sorun değil ama seçilsin. Valiler seçimle gelsin. Halk o validen, kaymakamdan memnunsa onu seçsin bizim bir itirazımız olmaz. Ama halkın seçmediğini bir tane imzayla, atamayla buraya gönderip, “Bundan sonra yöneticiniz budur” derseniz, bunun adı demokrasi katliamı olur. İşte özerklik bunun değiştirilmesidir. Özerklik hukuku, dediğimiz yetkinin seçilmişte olmasıdır. Siz şu anda kaymakamınızı değiştirebilir misiniz seçimlerle? Hayır! İyi de çalışsa kötü de çalışsa yapacak hiçbir şeyiniz yok. Yukarıdan atanıp yukarıdan geri alınır. Ama belediye başkanınızı değiştirme şansınız var. İyi çalışmazsa değiştirirsiniz. İşte seçimler geliyor değiştirmek isterseniz takdir sizin.

Beğenmiyorsanız BDP’nin adayını seçersiniz. BDP’li aday yönetir. BDP’nin başkanı gelip çalışmazsa, halka karşı sorumluluğunu yerine getirmezse, onu da değiştirirsiniz. Ama kaymakam 30 sene bir yerde emekliliğine kadar kalsa bir şey yapamazsınız. Böyle demokrasi mi olur? İşte bunu bize tam 90 yıldır demokrasi olarak yutturuyorlar. Bunun değişeceği günler yakındır göreceksiniz.

Şimdi biz seçiyoruz onlar içeri atıyorlar. Biz seçiyoruz onlar üstüne vali kaymakam getirip yetki ondadır diyorlar. Ama bunlar gidecek. İşte Kürt sorununun çözümünün ikinci anahtarı özerklik, kendini yönetme hakkıdır. Kimi seçmişsen, yetki de bütçe de onda olacak. Kendisi bu ülkeyi, ili, bölgeyi yönetecek. Atanmış asla seçilmişin üstünde olamaz. Demek ki anadillimiz ve kendimizi yönetme hakkımız olmazsa olmazımızdır.

Ve tabi ki kültürümüz, inancımız, Sünniyiz, Aleviyiz, Cemevine gideriz, mescide, camiye gideriz ya da gitmeyiz. Bu devletin bileceği iş değildir. Başımızı kapatıp açarız. Bu devletin vereceği karar değil. Okulda da kapatırız başımızı, hastanede de, sokakta da, evde de. Dilimizi nerede konuşmak konusunda ısrarcı ve özgürlükçüysek, dinimiz, inancımız için de öyle bakacağız. Alevi her yerde Alevi olur. Şimdi devlet yönetiminde Aleviler var mı? Yok! Niye yok çünkü Alevileri tehlike olarak görüyorlar. Alevi bakan göremezsiniz, Alevi yüksek bürokrat göremezsiniz. Hepsi tasfiye edilmiştir. Devlet yönetimine girmeleri engellenmiştir. Hani Anayasada değişiklik vardı? Alevi’den vergi almıyor musun, alıyorsun? Sen Alevinin devleti değil misin? Gerçekte değilsin. Çünkü parasını alıyorsun soygunculuk yapıyorsun. Ama hizmet götürülürken Aleviye hizmet etmiyorsun. Bu işte soygunculuktur. Hırsızlıktır. Sen Sünniden aldığın vergiyle Sünniye hizmet edeceksin, Aleviden aldığın vergiyle Aleviye hizmet edeceksin. Kürt’ten, Türk’ten, Çerkez’den aldığın vergiyle onlara hizmet edeceksin. Eşitlikçi devlet böyle olur ancak. Onun dışındakiler adaletsizliktir.

Bakın Sünni kardeşlerim de şunu iyi biliyorlar; bugün devlete diyanet aracılığıyla aktardığı para ve yardımlar Alevi kardeşimizin de cebinden çıkan paradır. Yani devletin hırsızlıkla aldığı parayla cami yapılmaz. Devletin Aleviden zorla aldığı hırsızlık parasıyla, haram parayla Cami yapılmaz. Alevi de Cemevi yapabildiği zaman, kendi inancını da özgürce yaşadığı zaman ancak Sünni kardeşim de özgür olabilir. O nedenle biz Alevinin inancını savunacağız. Alevi de bizim inancımızı savunacak.

Biz başörtülüyü savunacağız, başörtülü de laik olanın özgürlüğünü savunacak. Kürt Türk’ün özgürlüğünü savunacak. Devlet dilini, devlet dinini kabul etmeyecek. İşte Kürt sorunun çözüm anahtarlarından biri de budur. Devletin dini yoktur. Allah’ın gönderdiği din vardır. Biz Allah’ın dinini kabul ediyoruz. Devletin dinini kabul etmiyoruz. Ve Allah’ın gönderdiği dinin kuralları da, kanunları da bellidir. Devlet bunu değiştiremez, dönüştüremez. Diyanet kendi kafasına göre din üretemez. O nedenle din devletin işi değildir, halkın işidir. Devlet dini elinde oyuncak etmektedir. Buna izin vermemiz lazım. Dinimizi ancak böyle koruyabiliriz. İnancımızı ancak böyle koruyabiliriz. Bu bizler için bir şarttır. Dinimizi ancak böyle koruyabiliriz. İnancımızı ancak böyle koruyabiliriz. Bu bizler için bir şarttır.

“İki dakika ara verelim, devam edelim konuşmamıza” demişim ve devam etmişim ama cümlenin başı eksik.

...arkadaşlar kültürün anahtarı sadece birkaç cümlede birkaç somut adımda kilitlidir. Çözümün anahtarı (yanlış verilmiş burada) “biz bunları takip edeceğiz. Yapacaklar mı? Yapmayacaklar mı? Bunlar gerçekleşmediği müddetçe bu ülkede bu topraklarda özgürlüğü demokrasiyi tadamayacağız. Biz birlikte yaşamak istiyoruz, barışın da böyle geleceği, bunun yolunun da yönteminin de halka bağlılıkta, halkın verdiği talimata harfiyen uyulmasından geçtiğinin farkındayız.

İşte Karakoçan’a biz bu duygularla geldik. Karakoçan da bizi bu duygularla kucakladı. Her birinize ayrı binlerce defa teşekkür ediyorum. Yerel seçimler yaklaşıyor artık. Bütün Karakoçan halkı, sadece burada olanlar değil, dünyanın dört bir yanındaki Karakoçanlıların  borcudur. Dünyanın dört bir köşesindeki Karakoçanlıların boynunun borcudur. Karakoçan halk iktidarına kavuşacak. Belediye başkanı seçeceksiniz demiyorum. Size hizmetkar olacak kişiyi belirleyeceksiniz. Halkın kontrolü… halka emanet edeceksiniz. Halkın kontrolü olması lazım. Belediyeyi halka emanet edeceksiniz, teslim edeceksiniz. İşte bu yerel seçimler bunun zaferinin müjdesi olacak. Buradan dünyadaki bütün Karakoçanlılara sesleniyorum. Dünyanın birçok yerinde bundan daha fazla Karakoçanlı var. Özellikle onlara çok büyük görev düşüyor. Seçim gününde gelip burada seçim çalışması kampanyası yürütmelerini bekliyorum. Bizler de onların yanında olacağız. Genel merkez olarak Karakoçan’a özel bir önem göstereceğiz, kıymet vereceğiz, değer vereceğiz. İnşallah bu seçimleri artık başaracağız. Halkın bize emanet edip (Yanlış yazılmış: halkı size emanet edip ayrılacağız. Kendisi de soru işareti koymuş zaten) Bir kez daha hepinize şükranlarımı sunuyorum. Bütün arkadaşlarım adına hepinize teşekkür ediyorum. Özgürlük ve barış yolunda hepinizim ve bizim yolumuz açık olsun.

Konuşmam fezlekeye parçalı bir şekilde, anlam bütünlüğü bozularak alınmış

Evet konuşma bundan ibaret. Bir, iki rapor daha var… Bir, iki dakika bir nefes alıp öyle devam etmek istiyorum. Evet şimdi çözüm tutanağı ile ilgili küçük çeviri hataları veya yazım hataları olsa da genel hatları itibariyle benim konuşmamdır. Konuşmanın anlamını veya bütününü bozacak sadece bir yerde hata yapılmış. Onu da şurada belirteyim. “Bakın, şu dağın milletvekilliğini yapıyor birçoğu” burada parlamentodaki milletvekillerini kast ederek ne söylediğimi hatırlamıyorum işin doğrusu ama bu kısmı kabul etmiyorum. Yani ben partimin dışındaki milletvekillerine de dağın milletvekilliğini yapıyor demem. Burada AKP, CHP ve MHP milletvekillerini kast etmişim. Kullandığım kavramı hatırlamıyorum ama dağın değildir. Çözemedim. Şimdi hatırlayamadım. “Şu halkın” olabilir. Evet. Bakın. “Şu halkın milletvekilliğini yapıyor birçoğu parlamentoda” bu şekilde cümle daha mantıklı geliyor oraya. Şimdi, evet, bu konuşma fezlekeye iddianameye parçalı bir şekilde anlam bütünlüğü bozularak alınmış. Fezlekede özellikle savcı, en azından cumhuriyet başsavcılığında görevli savcı “Kürt ve Kürdistan” cümlelerinin geçtiği her yerde bu sözcükleri küçük harflerle yazmış. Örneğin Genelkurmay Başkanlığını büyük harfle yazmış. Kara Kuvvetleri Komutanı, hepsini büyük harfle yazmış. Hava kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri tek tek büyük harflerle yazmış bu savcı. Ama Kürt ve Kürdistan isimlerinin geçtiği her yerde küçük harflerle yazmış. Fezlekeyi hazırlayan savcının da son derece önyargılı son derece politik bir tutum içerisinde olduğu çok iyi anlaşılıyor.

Savcı, Kürt-Kürdistan denildiğinde tüyleri diken diken olanlardan

Konuşmamın bir yerinde diyorum ya “Kürt dediğimiz de birilerinin tüyleri diken diken oluyor ya da “Kürdistan dediğimiz de birinin tüyleri diken diken oluyor.” İşte bu savcı da o savcılardan. Tüyleri diken diken olanlardan, belli. Dolayısıyla orada küçümsemek istemiş. Bazı fezlekelerde de var. Altını çizerek belirtmiştim. Genelde böyle şekli şeylere takılmam. Fakat burada özle, esasla ilgili bir mevzu var, hakaret etmek istiyor.

Tekrar ediyorum; ben Kürdüm ve benim vatanım da Kürdistan’dır

Ben buradan savcıya da, mahkeme heyetinize de bütün yargı mensuplarına da şunu söylemek istiyorum. Ben bir Kürdüm. Etnik olarak Kürdüm. Siz bana Kürt değilsiniz demediğiniz müddetçe de Kürtlüğümü çok da hatırlamıyorum işin doğrusu. İnsanlığımı hatırlıyorum daha çok. Ama siz bana böyle yaptığınız müddetçe sadece baş harfini değil bütün harfleri büyük okuyarak söylüyorum ki BEN KÜRDÜM ve BENİM VATANIM DA KÜRDİSTANDIR. Kürdistan’ın da sadece baş harfini değil bütün harflerini büyük harflerle tutanağa geçirin diyorum. Bu hakareti de savcıya aynı şekilde iade ediyorum. Dolayısıyla siyasi saiklerle Kürt olmanın, Kürdistan demenin, efendim devleti eleştirmenin, hükümetin politikalarını eleştirmenin, çözüm önerileri sunmanın, nasıl çözüleceğine dair fikirlerimizi, partinin programında yazan fikirleri ifade etmenin kendisi terör örgütü propagandasıysa; savcı bu konuşmayı terör örgütünün propagandası sayıyorsa bence PKK’nin propagandasını savcı yapmıştır. Yani gerçekten PKK bunları savunuyorsa, amacı da bunlarsa ve benim yaptığım şekilde bunları yapıyorsa yani siyasi faaliyetle bunu yapıyorsa PKK terör örgütü değildir. Savcının mantığıyla yola çıkarsak... Çünkü burada terör adına, terör faaliyeti adına, şiddet adına hiçbir şey yok. Ben sizin yerinizde olsam bugün Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı hakkında “PKK terör örgütünü övmekten suç duyurusunda” bulunurdum. Doğru olan bu. Eğer buysa PKK’nin amacı ve faaliyetleri de benim yaptığım şekilde yürütüyorsa, diyecek bir şey yok. O zaman, bunun neresinde terör örgütünün veya amacının propagandasını yapmışım, neresinde suçu ve suçluyu övmüşüm bunları tek tek belirtmesi lazım. Suçu kişiselleştirmesi lazım. Yok, tahmin yürütüyor. Nerede terör örgütünün propagandasını yürütmüş olabilir. “Kürt ve Kürdistan” dediğim yerlerde her halde. Nerede suç ve suçluyu övmüş olabilir. Seyit Rıza, Şeyh Sait, Mazlum Doğan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş dediğim için. Bunlar katledildi dediğim için. Tekrar ediyorum. Şeyh Sait ve Seyit Rıza cumhuriyetin kuruluş yıllarında kanuna aykırı bir şekilde, evrensel hukuk ilkelerine, ahlaka, vicdana aykırı bir şekilde idam edildiler. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesinin intikamını almak için hukuka aykırı bir şekilde idam edildiler.

Kürt ve Kürdistan kavramlarının terör propagandası sayılmasını halkıma, temsil ettiğim siyasi anlayışa hakaret olarak görüyorum

İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır Cezaevinde daha 24 yaşındayken gördüğü ağır işkenceler sonucu katledildi. Mazlum Doğan, 12 Eylül Diyarbakır işkencehanesinde ağır işkencelere maruz kaldı ve bunları protesto etmek için kendi yaşamına son verdi cezaevinde ve işkenceleri teşhir etti. Bunların her birinin politik siyasi kimliğinden veya temsil ettikleri örgütten ya da yürüttükleri faaliyetten bağımsız bir şekilde hepsi de zulmün hukuksuzluğun mağdurudurlar ve bunun gibi binlercesi.  İbrahim Kaypakkaya’nın, Deniz Gezmiş’in, Seyit Rıza’nın veya Şeyh Sait’in yasalara göre suç isnadı yapılmışsa, hangi suçunu övmüşüm? Hangi faaliyetleri övmüşüm?

Evet, Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı direnişini övmüşüm, ha o zaman savcı işkenceyi savunmuş oluyor. Kenan Evren darbe cunta yönetiminin ve o dönem Diyarbakır Cezaevinin işkenceci komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın savunusunu yapmış oluyor. Ben Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı direnişini savunuyorsam savcı da bunu suç görüyorsa, savcı Esat Oktay Yıldıran’ın ve dolayısıyla darbecilerin fiilini savunmuş oluyor. Sizin normalde bu savcı hakkında suç duyurusunda bulunmanız gerekiyor. Ben burada suçu suçluyu övmüyorum. İşkence suçunu övmüş oluyor savcı, işkence suçunu işkenceciyi, darbeciyi korumuş oluyor. İbrahim Kaypakkaya’nın işkence tezgahında katledilmesini eleştirmek suçsa, işkenceyi o halde savunuyorsunuz demektir. Ben bu konuşmamın düzelttiğim yerlerle birlikte kelimesi kelimesine arkasındayım, cümlesi cümlesine arkasındayım.

Siz de savcılarınız da 100 milyon tane karar da alsanız, hüküm de kursanız Kürdistan vardır

Ben halen bu ülkede Kürt ve Kürdistan kavramlarının terör propagandası sayılmasının, halkıma temsil ettiğim siyasi anlayışa hakaret olarak görüyorum. Bunu kabul etmiyorum. Bu hakareti mahkemeniz düzeltmek zorundadır. Mahkemeniz bana 100 yıl ceza versin umurumda değil ama Kürdistan ve Kürt kelimelerini kullanarak hükümde tek bir cümle kurarsanız mahkemeniz hakkında suç duyurusunda bulunurum. Ben sizin etnik kimliğinize, başkasının etnik kimliğine inancına hakaret ediyor muyum? Edemem, saygısızlık olur, haysiyetsizlik olur. Bunu yapan da saygısızdır, kim kime yaparsa saygısızlıktır. Evet, Kürdistan vardır. Evet daha önceki duruşmada da söyledim, Binali Yıldırım söyledi diye değil, Tayyip Erdoğan söyledi diye değil, Sultan Sencer yazdığı için değil, Abdülmecit Kürdistan madalyonu bastığı için değil, Mir Bedirhan Kürdistan beyi olduğu için değil, Selçuklular’da Kürdistan, Osmanlılar’da Kürdistan eyaleti, İran’da Irak’da Kürdistan eyalet bölgesi olduğu için değil tarihi olarak coğrafi olarak bir realite olduğu için Kürdistan vardır. Siz de savcılarınız da 100 milyon tane karar da alsanız, hüküm kursanız da Kürdistan vardır. Bir coğrafyadır, benim de ana vatanımdır. Bu Kürdistan coğrafyasının da önemli bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti toprakları dahilindedir.

Uyduruk Türk Tarih Teziyle Kürt ve Kürdistan inkâr edildi diye bunu kabul edecek değiliz

1935 yılında uyduruk Türk Tarih Kurumu ve Türk Tarih Tezi üzerine Kürt ve Kürdistan inkar edildi diye, kendisine profesör diyen şaklabanlar bunun kitabını yazdı diye; dünyada bütün insanlar Türk’ten türedi bütün diller de Türkçe’den türedi diyen saçmalığı okullarda öğretip, onları da eğitimci diye başımıza dikip daha sonra da bunları devlet yöneticisi yaptılar diye biz bu tezi kabul etmek zorunda değiliz. Bu hakareti bu onursuzluğu kabul etmek zorunda değiliz. Rumeli diyebileceksiniz Kürdistan diyemeyeceksiniz, Türkmeneli diyebileceksiniz Türkiye’de Kürdistan diyemeyeceksiniz. Var mı böyle bir şey? Konuşmamda da belirtmiştim, biz Kürdistan’ı ayrı bir devlet, bir bölünme, ayrı bir devlet kurma olarak ifade etsek de bundan korkmayız, gerçekten korkmayız. Dobra dobra söyleriz. Kürdistan bir coğrafya ismidir, tarihi kadim bir coğrafyadır, çoğunluğunda Kürtlerin yaşadığı bir coğrafyanın ismidir. Deniliyor ya sınırları neresidir? Bir devlet olarak bütün Kürdistan coğrafyasını kapsayan bir devlet olarak kurulmadığı için siyasi sınırları yoktur. Ancak sosyolojik sınırları, coğrafi sınırları vardır. Tarih boyunca da Kürtlerin yaşadığı Zağros’tan bugün Hewler, Erbil, Kerkük dediğimiz bölgeden özellikle Süleymaniye’yi de kapsayan Cizre’ye kadar Diyarbakır’a kadar olan bölge binlerce yıl önce Kürtlerin yaşadığı merkez olarak kabul edilen, tarihte de yazılı ve sözlü belgelerde de geçmiş kadim bir coğrafya ismidir. Elazığ Savcısı istemiyor diye bundan vaz mı geçeceğiz? Kusura bakmasın, ben Kürdüm, 1000 yıl da kalsam Kürt olarak girdim Kürt olarak çıkacağım.

Yine daha önce de belirttim, Kürt milliyetçisi değilim, olsam da bunu söylerim, yapmak isteyene de saygı duyarım. Ben milliyetçi değilim, milliyetçi çizgiyi de doğru bulmam ama benim Kürtlüğümle alay edildiğinde kusura bakmayın benim de tepemin tası atıyor. Kürdistan ismini kullandım diye beni bölücülükle terör propagandasıyla suçlayanları gördükçe tepemin tası atıyor. Ben de bunu kabul etmiyorum. Empati yapın empati. Etnik kimliğinizle, mezhebinizle, inancınızla alay edildiğinde, hakaret edildiğinde yok sayıldığında ne hissederseniz? Bu insanın onuru ile ilgili bir durumdur. Dil mevzusu, etnik kimlik insanın onuru ile ilgili bir mevzudur. Biz böyle doğduk, ne yapalım? Bunu değiştirmek de istemiyoruz, kimsenin değiştirmesine de izin vermiyoruz. Hiçbir yasayı da bu şekilde tanımıyorum.

Türkiye’de anayasasızlık şu anda fiili durumdur

Partim de arkadaşlarım da sosyal politik çözüm önerileriyle, Karakoçan mitinginde detaylı bir şekilde izah ediyoruz; demokratik özerklik Türkiye’nin çözüm yoludur. Tek adamlık, faşizan rejim, diktatörlük Türkiye’ye anayasal referandumla zorla kabul ettirilebiliyor da Selahattin Demirtaş bir mitingde demokratik özerkliği mi savunmayacak? Bu mu suç olacak? Şu anda Türkiye’yi yönetenler zaten en büyük suçu işliyorlar. Anayasa ihlal edilmiş durumda, Anayasa askıya alınmış durumda, Türkiye anayasal bir yönetimle yönetilmiyor. Anayasasızlık şu anda fiili durumdur. Anayasa’nın 138. maddesi her gün katlediliyor. Yargıya hükümet tarafından bangır bangır talimat veriliyor. 10 binlerce insan yasadışı bir şekilde yürütmenin talimatıyla işten atılıyor, yargı üzerinde baskı kurularak haklarının iadesi engelleniyor. Binlerce akademisyen “Ben savaş istemiyorum” dediği için akademilerinden atılıyor ve yargı bunlara patır patır cezalar yağdırıyor. Ayşe Öğretmen’de olduğu gibi televizyona bağlanıp “Çocuklar ölmesin, barış olsun” dediği için bebeği ile birlikte hapishaneye konuluyor. Politik baskılar neticesinde Anayasa Mahkemesi kararı düzeltmek zorunda kalıyor ve sayıyor. Biz de delilleri sayabiliriz her gün her saat. Bunlar suç değil. Bunları yapan yürütmenin hükümetin yaptıkları suç değil. Selahattin Demirtaş 2013 yılında Karakoçan’da konuşurken Kürt demiş, Kürdistan demiş, Kaypakkaya demiş, Deniz Gezmiş demiş, Mazlum Doğan demiş bu suçtur, bunun peşine verelim, bunu yakalayacağız, hücreye atacağız, yıllarca tutuklayacağız, yargılayacağız, adaleti sağlayacağız. Bu mudur adalet anlayışı? Utanç verici bir durum.

Demirtaş Grup konuşmasını okuyor.

...

Yani toplam 13 milyon insan Türkiye’de açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Başbakanın her gün meydanlarda şunu yaptık, bunu yaptık 80 yılda yapılmayanı yaptık bir günde şu ülkeye çağ atlattık dediği günlerde resmi rakamlara göre 13 milyon insan yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşıyor. Bu rakamlar herhangi bir sendikanın rakamları değil, HDP’nin ortaya koyduğu rakamlarda da değil. Bu rakamlar resmi rakamlar. TÜİK’in verdiği rakamlar. 13 milyon insan yoksul aç ve sen çıkıp bu ülke güllük gülistanlık bir hava var, pembe bir tablo var. Ve sen bunun üzerinden halkı kandırmayı hesaplıyorsun. Bu halka hakarettir. O 13 milyon yoksula hakaret. En azından bunu söylerken arkasından da tamam bu ülkede de 13 milyon yoksul var, bunları da unutmadık unutmayacağız de bari. Ama o haritaları o tabloları ısrarla arkadaşlar bizden kaçırıyorlar. Bakın 1991 yılında sadece Güneydoğu’da 8 milyon 386 bin küçükbaş, büyükbaş hayvan varmış. 2008 yılı rakamları 5 milyon 881 bin yani yüzde 30 bir düşüş var küçükbaş büyükbaş hayvanda. Sadece Güneydoğu’nun rakamları bunlar. Yine o bölgede 1991 yılında yıllık kişi başına süt üretimi 12 kilogram iken bu gün 8 kilogram. Köyler boşaltılmadan, yakılıp yıkılmadan önce yüzde 30 yine düşüş var. Bu ne demektir arkadaşlar, bu demektir ki boşaltılan 3 bin köyün faturasını bütün Türkiye ödüyor. Sadece et ve süt rakamları üzerinden mi alıyoruz. Sebzesi, meyvesi, büyük oranda çarpık kentleşmedeki, gecekondularda ki artışı söylemiyorum. Et ve süt ürünlerindeki rakamlar nedir arkadaşlar. Sen Kürtçe konuşmasın diye bu gün eti 15 TL yerine 30 TL yiyorsun. Yani Kürtler Kürtçe konuşmasın diye sütü 50 kuruş yerine 1 liraya içiyorsunuz. Bunun anlamı budur. Sen Kürtler Kürtçe konuşmasın diye her gün cebinden bunun faturasını ödüyorsun. Bunun faturası budur. Her bir rakamda bunu görmek, bunu ispatlamak mümkündür. Ve ülkenin ekonomik tablosunun verilerini eğer haritalarda ortaya koyacaksınız ülkenin Doğu Güneydoğu’da mutlaka ama mutlaka altını çizerek belirtmek zorundasın. Çünkü ortaya çıkardığınız fatura aynı zamanda Samsun’a, Tekirdağ’a, İzmir’e çıkardığınız faturadır. Sadece o bölgenin halkı çekmedi o ıstırabı bütün Türkiye çekiyor. Bu nedenle gerçekler ısrarla halktan saklanmak isteniyor. Bakın güvenliğe ayrılan pay Türkiye haritasında Güneydoğu’ya dikkat edin arkadaşlar. Yeşil park oranı haritası. Güneydoğu’ya dikkat edin arkadaşlar. Yoksulluğun, işsizliğin yoksulluğun en yoğun olduğu yerler. Kimse yanlış anlamasın bu Kürdistan haritası değildir. Yeşil park haritasıdır (Meclis’te elimde haritalar var gösteriyorum). Yoksulluğun haritasında Doğu, Güneydoğu ayrı renkte. İşsizlik haritasında Doğu, Güneydoğu ayrı renkte. Efendim, sağlık sigortasında Doğu, Güneydoğu ayrı renkte.  Bunları gösteriyor. Kim Türkiye’yi bölmüş bakın arkadaşlar. Doktor başına düşen kişi sayısı göre en geri iller. Kim bölmüş ülkeyi. Kim bölücüymüş. İşte bunlar duble yolsuzluk haritalarıdır. Kişi başına düşen hemşire ile ilgili en geri iller. Bu haritaları kim çizdi? Ortaöğretimde okullaşma oranı en geri iller haritası. Bu haritaların mı yöneteceksin. Dolayısıyla ülkenin gerçek tablosu budur. 

Ülke hükümetler tarafından zaten bölünmüştür. Her bir rakam her bir istatistik için harita yazsanız ülke bölünmüştür. Bebek ölüm oranlarında bu böyledir, üniversite kazanma oranlarında bu böyledir.  Bütün başlıklarda hal böyledir. Biz ülkeyi yerinden yönetimle tekrar birleştirelim. Bölgesel kalkınmayı sağlayalım diye projeler üretiyoruz. Ama birileri çıkıp o haritaları halkın gözünden uzak tutup bunlar bölücüdür diyorlar. Bölücünün daniskası sizsiniz. Bugüne kadar görev yapmış bütün hükümetler bölücünün daniskalarısınız. Ülkeyi böyle bölüyorsunuz işte. Bunlar tesadüf olabilir mi? 1927’den beri bu haritalar böyledir. Tesadüf olabilir mi? İşte böyle bölünür ülke. Biz bütünleştirmeye, birleştirmeye çalışıyoruz. Bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Bizim önerdiğimiz yöntemler bizim önerdiğimiz çözüm projeleri bu haritaları bu tabloları ortadan kalksın diyedir. Bu yüzden yerinden yönetim demokratik özerklik Türkiye’yi demokratikleştirecek projedir. Yerinden yönetim anlayışı tek kurtuluş reçetesidir. Bu yönetim anlayışı oturmazsa başbakanlık padişahlık yetkileri ile yönetilmeye devam edilecektir. Bakın en son Kars’ta ortaya çıkan tablo bunun çok güzel bir örneğidir. Bir tek bu örnek üzerinden demokratik özerkliği size saatlerce anlatabilirim. Bakın bir ülkenin başbakanı seçimle iş başına gelmiş bir başbakan bir kenti ziyaret ediyor (Tayyip Erdoğan’dan söz ediyorum yıl 2012). O kentin yöneticisi de değil. Gözüne bir heykel bir anıt çarpıyor bu ne, tez yıkıla diyor. Şimdi biz bu filmi bir yerden hatırlıyoruz. Osmanlı filmlerinden hatırlıyoruz. Padişahlar gezdikleri yerlerde hoşuna gitmeyen şeyler olduğunda “bu şöyle ola bu böyle ola” derler. Ama demokratik parlamenter sistemlerde olmaması lazım. Kars halkı adına bir başbakan Kars’a gider gitmez hükmünü, kararını veriyor. Bu anıt bu ucube yıkılacak. Onu yapan yine AKP’li bir belediye. Yaparken halka sormamış, Kars halkına sormamış bunu yapalım mı yapmayalım mı diye. Şimdi başka bir AKP’li belediye başkanı görevde. Başbakan bunu yıkacak, yıkarken de halka sorup sormayalım diye düşünmüyorlar. Hadi yıktık yerine park mı yapalım başka bir şey mi yapalım onu da Kars halkına soramıyorlar. Başbakan kararını veriyor. Ucube yıkılacak. Hem sanata hakaret hem Karslılara hakaret, hem halkın iradesine hakaret hem demokrasiye hakaret. Tek bir cümlede bu kadar hakareti başaran bir başbakan ancak padişah zihniyetinde olabilir. Eğer o sayın heykeltıraş değerli arkadaşımız Kars’ın göbeğine meydanına büyük kocaman bir Recep Tayyip Erdoğan heykeli yapsaydı kendisi devlet sanatçısı ilan edilirdi. Ama insanlık anıtı yapmış! Bunlar ne anlar insanlıktan değerli arkadaşlar bunlar ne anlar insanlıktan. İşte demokratik özerklik, o heykeli yaparken de yıkarken de orada Kars halkına sormaktır, onun iradesine saygı duymaktır. Ama bu Başbakanın hesabına gelmiyor. Ülkeyi gezerken dolaşırken ‘en iyi ben bilirim, en demokratik düşünce benimkidir’ anlayışı ile ben ülkeyi yöneteyim istiyor. O yüzden demokratik özerklik ve yerinden yönetim anlayışına bu kadar karşılar. Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar, böyle bir zihniyet olabilir mi. Ben halktan daha iyisini bilirim siz hiçbir şeyden anlamazsınız. Karslılar hiçbir şey bilmez. Sizin seçtiğiniz bir belediye başkanı hiçbir şey bilmez. Bir başbakan demokratik zihniyete sahip olabilir mi? 20 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan böyle düşünmüyordu. Daha belediye başkanı olmadan eyalet sistemini savunuyordu. Ben Sayın Başbakana bir muhalefet eşbaşkanı olarak bir çağrı yapıyorum. İnzivaya çekilin inzivaya. Biraz kafanızı dinleyin yanınızda hiçbir danışmanınız olmadan bir kez daha geçmişinizi ve geleceğinizi düşünün. Yanlış yapıyorsunuz böyle bir demokrasi anlayışı olmaz. İçinde bulunduğumuz koşullar, hava, atmosfer sizi tanınmaz bir hale getirmiş. Ucubeleştiriyor maalesef. Bu nedenle bu düşüncelerden kurtulmak için inzivaya çekilin. Bir müddet dinlenin. Nasıl bir gelenekten geldiğinizi, nasıl bir kitle topluluk içinden geldiğinizi, bir zamanlar hangi çözüm önerilerini ortaya koyduğunuzu bir kez daha düşünün. Ve şimdi başbakansınız onları uygulama şansınız var. İnzivaya çekilin düşünün başbakan. Bu iş danışmanlarla orada yapılan alkışlarla şakşakçılarla yürüyecek bir iş değil. Ortaya koyduğunuz tablo kendisini kaybetmiş bir başbakan tablosudur. Üzüntü vericidir. Ben ülkenin hakimiyim ülkede benden daha iyi düşünen hiç kimse olamaz zihniyetinin yansımasıdır. Lütfen artık Türkiye’yi bu şekilde korkutmak ve ürkütmekten vazgeçin.

Bunlar benim istikrarlı siyasi düşüncelerimdir ve tarihe not düşüyorum

Böyle devam ediyorum Meclis konuşmama. Şimdi diğer konuşmalarımı okuyup, Meclis’teki konuşmalarımı okuyup hatırlatmak istemiyorum ama tarihlerini tutanağa geçireceğim. Aynı şekilde 11.01.2012 tarihinde, 29.11.2012 tarihinde, 25.05.2012 tarihinde, 19.06.2012 tarihinde yaptığım Meclis grup konuşmalarında Kürt demişim, Kürdistan demişim, Mazlum Doğan demişim, Şeyh Sait demişim, efendim demokratik özerklik demişim. Hükümetin devletin zulmüne karşı direneceğiz demişim. Bunlar köyleri yaktılar, bunlar yasakçıdır demişim. Bunlar faşisttir demişim. Demişim de demişim. Anayasa 83/1’e göre zaten sorumsuzluk kapsamındadır ama ben mahkemeniz Anayasayı tanımadığı için ona değinmiyorum. Bu benim siyasi düşüncemdir. İstikrarlı bir şekilde savunduğum siyasi düşüncelerimdir demek istiyorum. Parlamento içinde ayrı parlamento dışında ayrı konuşmadım demek istiyorum. İlkeli istikrarlı bir siyasi çizginin temsilcisi olmaya gayret ettim demek istiyorum. Benim Karakoçan’da yaptığım konuşma şiddetle, terör propagandası ile halkı kin ve düşmanlığa davet ve sevk etmekle, bir suçlama daha vardı neymiş suçu ve suçluyu övmekle hiçbir alakası yoktur. Tamamıyla siyasi kumpas fezlekesidir. Bunlar tarihe not olarak düşsün diye tutanaklara geçiriyorum. 25 No’lu fezlekeye dair savunmamı da bu şekilde tamamlamış durumdadır.

(Mahkeme başkanının görüntü ve tespit tutanağına ilişkin bir diyeceğiniz var mı sorusu üzerine)

Benim okuduğum görüntü ve tespit tutanağına bir iki yerde şerh koymuştum, o şerhle birlikte bir diyeceğim yok.

17 Temmuz 2019