Demirtaş: Ortada bir suçlu varsa Cizre'de Sur'da o katliamları yapanlardır

Demirtaş: Ortada bir suçlu varsa Cizre'de Sur'da o katliamları yapanlardır

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olduğu davanın Ankara Sincan'da bugün (8 Ocak) görülmeye devam edilen duruşmasında yaptığı savunmanın dördüncü kısmı:

Şimdi başka bir konuşma çözümü var. 18.12.2015 tarihli basın toplantısındaki konuşmamı okuyorum. Savcı, 2-3 aylık periyot içerisindeki 5 konuşmamı fezlekeye koymuş.

Bundan sonraki konuşmalarımı okumadan önce bir alt bilgi olarak hem heyetin hem kamuoyunun bilgisine sunmak istiyorum. Aslında daha önceki celselerde de açıklamıştık hatırlatma babında olsun.

Bizler bütün parti yönetimi olarak ilçelerde ve illerde başlayan çatışmaları durdurmak adına bir dizi karar aldık. Bu kararlardan birincisi örtülü bir diplomasiyle Ankara’da, Kandil’de hendek barikatlarının olduğu yerde bazı aracılarla görüşmeler yaparak bir şekilde uzlaşmayı sağlamak ve hendek barikatların son bulacağı bir noktaya ulaşmak. Bu yönlü bir heyetimiz çalışma yürüttü. Bu çalışmalarının bazılarına ben de katıldım, özellikle tanık dinlenme aşamasındaki detayları sizlere aktaracağım.

Cizre’deki sivil yurttaşlar bir başbakan tarafından nasıl tehdit edilir

İkincisi de 12 il ve ilçede miting düzenledik ve bunların hepsinde de barış ve diyalog yoluyla çözüm çağrısı yaptık. Hükümetle ve Kandil’le mahallelerde ve sokağa çıkma yasağının olduğu, girilmeyen yerlerdeki silahlı gruplarla arabulucular vasıtasıyla yaptığımız görüşmelerle belli bir noktaya geldik, bir uzlaşma sağlanması aşamasına geldik. Herkesin bu konuda bir fikri vardı. Doğrusu mahallelerde silahlı gruplar dışında çok sayıda sivil halk vardı. Yani halk orayı terk etmemişti, kasabayı terk etmemişti. Çok sayıda sivil vardı ve onların da zarar görme ihtimali çok yüksekti. Dolayısıyla biz çatışmaların bir şekilde nihayetlenmesi, hendek barikatların kapatılması ve siyasi mücadeleye konunun devredilmesi için görüşmeler yaptık. Dediğim gibi üç ayrı kanaldan gelen olumlu mesajlar da oldu. Efkan Ala İçişleri Bakanı idi, onunla görüşmeler yapılıyordu, Diyarbakır Valiliği ile görüşmeler yapılıyordu, Kandil’e gönderdiğimiz özellikle Süleymaniye üzerinden yapılan bazı görüşmeler vardı ki bunlardan birine ben gittim. Arabulucu ile doğrudan görüştüm ve Kandil’e haber gönderdim ve Kandil’in özellikle bu gençlere çağrı yapması, hendek barikatlarda bulunanlara çağrı yapması konusunda ısrarcı oldum. Kendim de geldim Diyarbakır’da, Ankara’da, İstanbul’da çok sayıda sivil toplum örgütüyle, partiyle, Demokratik Toplum Kongresiyle, Halkların Demokratik Kongresi ile görüşmeler yaptım. Bunların tamamını parti yönetimi olarak bir dizi siyasi çalışma şeklinde yürüttük ve olgunlaştırmaya başladığımız bir aşamada Demokratik Toplum Kongresini toplayarak oradan çağrı yapma kararı aldık. O sırada -bakın çok önemli bu söyleyeceğim- hem hükümet tarafından işin doğrusu hem de mahallelerden bizi zorlayan açıklamalar ve tutumlar gelişmeye başladı. Yani bu çağrıyı yapmamız giderek zorlaşır hale geldi. Cumhurbaşkanı ve Başbakan bu girişimlerden anladığım kadarıyla çok da memnun olmamış olacaklar ki özellikle o dönem Davutoğlu çok sert açıklamalar yapmaya başladı. Biz tam sonuç almaya doğru aylardır yürüttüğümüz çalışmada son haftaya giriyoruz, Davutoğlu’nun şu açıklaması geldi hatırlarsınız; “Cizre’yi ev ev temizleyeceğiz, oradakilerin hepsini temizleyeceğiz” dedi. Bakın, Davutoğlu şimdi 7 Haziran- 1 Kasım arasında neler olduğunu konuşmak lazım falan filan, konuşursak bilmem ne olur diyor ya ümit ediyorum konuşur biz de ne olduğunu öğreniriz. Çünkü kendisi de o dönemin faillerinden biridir. Biz Cizre’de, 90.000 nüfuslu bir ilçede huzuru, sükuneti, barışı sağlamaya çalışırken ülkenin başbakanı bütün Cizre’yi ev ev temizleme açıklaması yaptı. Cizre’nin evleri ile oradaki hendek-barikatın ne alakası vardı? Cizre’deki sivil yurttaşlar bir başbakan tarafından nasıl tehdit edilir.

HDP olarak başlattığımız direniş bütün bu çatışmaları durdurmaya dönük bir sivil direnişti

Dolayısıyla bundan sonra okuyacağım konuşmalarda yapmaya çalıştığımız şudur dengelemeye çalışıyoruz, kelimenin tam anlamıyla ip üzerinden yürüyoruz. Davutoğlu “hendek-barikatları iki günde temizleriz” diye açıklamalar yapıyor biz de “çok küçümsüyorsun diyoruz, durum o kadar vahim ki farkında bile değilsin” diyoruz. Israrla ordunun, kara kuvvetlerinin sahaya inmesi için çağrılar yapıyor. Biz durumun daha vahim hale gelebileceğini anlatmaya çalışıyoruz. İki tarafın da açık söylüyorum gönlünü alarak, ikna ederek kırmadan dökmeden hendek-barikatın kapatılmasını, sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını, askeri-polis operasyonlarının durdurulmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bunun için de her yerde bir direniş başlattık. Benimle birlikte 15-20 milletvekili arkadaşım sürekli il il, ilçe ilçe gezip büyük kitlesel mitingler yapıyorduk, yürüyüşler yapıyorduk. Ve halk gerçekten direniyordu, neye direniyordu? Sokağa çıkma yasağı kalksın, hendek-barikat kalksın, operasyonlar dursun talepleri buydu. Benim halkın direnişi, bizim direnişimiz dediğim, halkın direnişini kutluyoruz dediğim her yeri savcı cımbızlayarak ‘hendek-barikat direnişini selamlıyor, kutluyor’ şeklinde yazmış. Medya da halen o şekilde vermeye devam ediyor. Oysa bizim HDP olarak başlattığımız direniş bütün bu çatışmaları durdurmaya dönük bir sivil direnişti. Bundan sonraki konuşma metinlerinin bu şekilde algılanması lazım.

O dönem bu girişimlerimizi provoke eden hükümet de başka çevreler de maalesef başarılı olmamızı engellediler, ama biz yine de Demokratik Toplum Kongresini şu amaçla topladık. Oradan biz özerklik ve özyönetim taleplerine siyasi olarak sahip çıkacağız, topluma güven vereceğiz ama aynı zamanda biz bu işi çatışma alanından siyasi alana çekeceğimizi de söyleyeceğiz. Özerklik nedir bunun altını dolduracağız siyasi olarak izah edeceğiz ve bunu siyasi bir mücadele şeklinde yürüteceğimizi ilan edeceğiz. Muhatap dediklerimiz ellerinde silah bulunduran sokaklardaki, mahallerdeki gruplar ile hükümete de bu işin siyaset alanına girmesine razı olun, kabul edin mesajları vereceğiz. Bunu alttan görüşmeler ile iki tarafa da iletmiştik. Kandil’e de iletmiştik, mahalledekilere, sokaktakilere ve Ankara’dakilere iletmiştik. Dolaysıyla DTK’nın bu kongresi bu hassasiyetle, bu bıçak sırtı durumla ilgili yapılmış bir toplantıdır. Toplantıda birkaç paragrafta özellikle vermiş olduğum mesajlardan ve toplantı sonrası yaptığımız açıklamalardan bu çok net anlaşılıyor zaten. Kongrenin biricik toplanma amacı da bu şekilde hayat bulsun diye, yani çatışmalara çözüm olsun diye gerçekleşmiştir. Şimdi bu söz konusu Demokratik Toplum Kongresinin büyük genel kurulu toplanmadan bir hafta önce Davutoğlu yaptığımız girişimlerden bilgisi olmasına rağmen çok sert açıklamalar yaptı. Bizi de kınadı, “Cizre’yi ev ev temizleyeceğiz” açıklaması yaptı ve provokasyonu derinleştirdi. Ve bize şu mesajlar gelmeye başladı: “Siz siyasi çözüm girişiminde bulunuyorsunuz, bize diyorsunuz ki hükümetle görüşüyoruz, bize diyorsunuz ki valilikle görüşüyoruz, bakanlıkla görüşüyoruz, bize barikat-hendekleri kapattırın diye mesaj gönderiyorsunuz, ama Başbakan ne diyor, Cumhurbaşkanı ne diyor. Biz bu koşullarda şunu yapmayız, bunu yapmayız” diye giderek sertleşen gerilimi artıran mesajlar alıyorduk. Bu açıklamaların bu çerçevede okunması lazım. Kimse de neyin ne olduğunu o dönemde çok iyi bilmiyor. Savunma adı altında her şeyi mahkemede konuşmak istemiyorum. Bazı şeyler bizimle mezara gider, ama barış için o gün Allah şahittir ki canımı ortaya koydum. Bütün arkadaşlarım ile birlikte koyduk. Bu açıklamalar da bu çerçevede yapılmış açıklamalardır.  Devamla okuyorum 18.12.2015 tarihli konuşma.  

“İşgal algısı uyandıran bu müdahalesine karşı partimiz çok net karşı tutum içerisindedir. HDP bütün örgütleriyle, teşkilatıyla, bütün yönetimiyle AKP hükümetinin bugün Kürt halkına karşı açmış olduğu savaşta Kürt halkının yanındadır. Bunun haklı meşru gerekçeleri, tarihi gerekçeleri arkadaşlarımız tarafından uzun uzun ifade edildi. Ben çok lafı uzatmayacağım, Putin’e bir iki gün meydan okuyup sonra süt dökmüş kediye dönen Başbakan ve Cumhurbaşkanı, Musul’a asker gönderdikten bir iki gün sonra arkasından pısırık pısırık orduyu çeken Cumhurbaşkanı ve Başbakan İsrail’e ‘van minüt’ diye meydan okuyup dün gece 20 milyon dolara o değerleri pazarlayan Başbakan ve Cumhurbaşkanı sıra Kürt halkına gelince mi kabadayı kesiliyor, sıra Cizre’ye gelince mi kabadayı kesiliyor? Şimdi 20 PKK’li var diye 6 general 36 albay 10 bin askerle oraya operasyon yapmak mıdır kahramanlık? Bu mudur sizin temizlik operasyonunuz? Bunu bilerek ve inanarak söylüyorum. Siz ne kadar aciz ve zavallı olduğunuzu ortaya koydunuz sadece. Operasyon yaptığınız her yerde korku panik değil bir coşku havası hakim. Neden biliyor musunuz? Çünkü zaten o insanlar daha ilk günden kazandıklarından o kadar eminler ki, onurlu haysiyetli, şerefli bir davanın savunucularıdır. Kendi topraklarında özgürce insanca yaşamak istiyorlar bu kadar. Siz ne yapıyorsunuz. Şehrin sokaklarına tank sokarak evleri, camileri tankla yıkıyorsunuz havaya uçuruyorsunuz. Yakıyorsunuz yetmiyor akşam sizin kanallarınızda işte hendek kazanlar cami yaktı diye yalan haberlerinizi ve demeçlerini izliyor buradaki insanlar. Türkiye’nin yarısı size inanıyor olabilir. Çalsanız da hırsızlık yapsanız da soysanız da katliam yapsanız da Türkiye’nin yarısı sizin arkanızda olabilir. Peki diğer yarısı peki burada yaşayan insanlar. Gece gündüz operasyon katliam yaparak buradaki insanları AKP’li mi yapacaksınız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne daha mı yakınlaştıracaksınız. Daha da yakınlaştırdınız mı? Böyle mi olur zannediyorsunuz. Arkadaşlarımız cumhuriyet tarihinin kısa özetini geçtiler. Artık bu halk tarihin tekerrür etmesine izin vermeyecektir. Bir kez daha zulmün, katliamın, işgalin kazanmasına asla izin vermeyeceğiz. Bu direniş kazanacaktır. Öyle hendek-çukur diye küçümsemeye çalışanlar da dönüp tarihe baksınlar. 1980’lerde Kenan Evren’e, bu sokakları tank paletleriyle inletenlere karşı direnenler kimdi? Kim haklı çıktı. O gün direnişi ortaya koyanlar olmasaydı bugün Türkiye toplumunda birbirinin yüzüne bakamazdı insanlar. Çok şükür o gün darbeye karşı direnenler vardı bugün de darbeye karşı direnenler var. Erdoğan ve AKP darbesine karşı haysiyetli bir direniş var. Ne yapsaydı yani buradaki insanlar Erdoğan darbe yaptı diye birileri gibi Erdoğan’ın eteğine yapışıp yağcılık yalakalık mı yapsaydı? Ona güzellemeler yapıp ona şiirler mi yazsaydı? Ne yapsaydı yani Erdoğan darbe yaptı diye buradaki insanlar teslim bayrağını çekip biz artık AKP’liyiz, biz artık Erdoğan sevdalısıyız mı deseydiler? Kusura bakmasınlar on binlerce kahraman yiğit bu darbeye karşı direnen insan var. Öyle mevzu hendek barikat mevzusu falan değil. 10 askerle sen bir ilçeye generalleri 36 albayı gönderiyorsan orada hendek yok başka bir şey var bir halk direnişi var, halk var demektir. Sen halkın tamamını ev ev temizleyeceğiz deyip halka karşı savaş açmışsan halk her yerde bu zulme karşı direniş diyecektir. Öyle çıkıp büyük zafer nidalarıyla büyük kahramanlık edalarıyla filan da konuşmayın. Utanç duyulacak bir durumdasınız. Yüzde 50 oy almış bir hükümetseniz daha Kürt sorunuyla ilgili ne yapacağınızı dair elinizde tek bir çözüm projesi yok. 14 yıldır iktidardasınız şehirlere tank sokmuşsunuz, çıkmışsınız zaferden demokrasiden bilmem yeni anayasadan söz ediyorsunuz. Bu zulmün çarkı uzun sürmeyecek merak etmeyin. Halkımız sıkıntı çekiyor, yaşıyor farkındayız. İnsanlar bu zulüm nedeniyle, tankın topun yıktığı evler nedeniyle göç ediyor. Kurşunlu Camii’ni yakanlar bizatihi devlet görevlileridir. Oradaki evleri harabeye çeviren tank atışları, top atışlarıdır, panzerden yapılan büyük atışlardır. Halkımız bunun farkında. İnsanlar o yüzden orayı terk ediyorlar fakat inşallah uzun sürmeyecek. Zulüm baki olmayacak. Merak etmeyin. Bizler siyasetçiler olarak çözüm yollarını arıyoruz geliştireceğiz. Halkımızla birlikte bu zulüm günlerinin hızla geçmesi için direnişi büyüteceğiz.  Elbette ki kendi sorunumuzu çözme noktasında bütün kurumlarımızla halkımızla işbirliği daha güçlü bir ittifak içerisinde bu meseleyi hal yoluna koyacağız. Önümüzdeki hafta sonu 26-27 Aralık’ta Diyarbakır DTK Olağanüstü Kongresinde bizlerde genişletilmiş bir şekilde o kongreye katılacağız. Özyönetimin, özerkliğin inşası ve içinin doldurulması ve sürecin siyasi zeminde daha güçlü ilerletilmesi için çok yoğun tartışmalar yapacağız ve önemli kararlar alacağız. Bunların hepsini hayata geçireceğiz. Bize öyle tankın namlusunu gösterip geri adım attıracaklarını zannediyorlarsa kusura bakmasınlar, biz ölüm korkusunu çoktan aştık. Ölüm Allah’ın emri. Allah’tan başka kimseden korkumuz yoktur. Bu işi ya böyle bilip kabul edeceksiniz ya da zulmü durduracaksınız. Sokağa çıkma yasakları kalkacak, infazlar duracak, özerkliğin özyönetimin müzakere edildiği 3’üncü gözlemci gücün masada olduğu Dolmabahçe Mutabakatının üzerine tartışmanın başlayacağı sağlıklı bir müzakereye dönülecek. Bizim isteğimiz budur. Bakın konuşan hangi arkadaşımız savaşı büyütmeye dair konuşma yapıyor, herkes barışın yolunu gösteriyor. Bunlar ne yapıyor peki özel harp yetmedi, özel psikolojik savaş, yetmedi şimdi özel kuvvetleri gönderdiler, yetmedi jandarma özel kuvvet geldi, yetmedi kara kuvvetleri geldi. Her gün savaşı büyütecek açıklamalar yapıyorlar. Gazetelerine bir bakın büyük temizlik operasyonuymuş, yok bilmem silip süpürme operasyonuymuş. Siz kimsiniz ya! Siz kimi nereden süpürüyorsunuz! Siz ancak bu toprakların kanalizasyonunu temizlersiniz. Başka da bir şey temizleyemezsiniz. Bunu buraya yazın not edin. Tarihte defalarca yaşandı, bir defa daha sizin hezimetinizi göreceğiz. AKP’nin bu saldırısı bir kez daha Kürt halkının bendine çarpmış tuzla buz olmuştur. Halkımızın korkmasına, AKP karşısında paniklemesine gerek yok. Çünkü direnen dipdiri bir halk gerçekliği var. Haklıyız, kazanacağız taleplerimiz meşrudur kazanacağız. 7’den 70’e el ele vereceğiz kenetleneceğiz. Bu zulmü böyle durduracağız. Daha önce belirttiğim gibi faşizm rica ile minnet ile durmaz. Faşizme yalvarılmaz, ne varsa gücünüz ortaya koyup direnip öyle kazanacaksınız. Şimdi biz o noktadayız. Yılgınlığa korkuya paniğe gerek yok. Mücadeleyi büyüteceğiz, bu faşizme bu işgalci savaş politikalarına geri adım attıracağız. Halkımızı bu çerçevede bulunduğu her yerde bu onurlu görkemli direnişi  daha fazla sahiplenmeye çağırıyoruz. Bütün kurumlar olarak geri adım atmak bu tarihi dönemin ruhuna onuruna yakışmaz. Çünkü biz kimsenin malını çalmadık, kimsenin toprağını işgal etmedik, kimsenin hakkını gasp etmedik, kimsenin köyünü yakıp yıkmadık, kimsenin dilini yasaklamadık. Biz kendi toprağımızda anavatanımızda onurlu özgür bir halk olarak yaşamak istiyoruz. Bu da bizim hakkımızdır. Bu da kazanılana kadar direniş asla ve asla durmayacaktır. Ben bir kez daha bu direnişi ortaya koyan herkese partim adına teşekkürlerimi sunuyorum. Çok görkemli ve onurlu bir duruştur. Hükümetin yaptığı hiçbir şeyin hukuki dayanağı yoktur. Hiçbir şeyin, sokağa çıkma yasaklarının kanunda yeri yoktur. Valiler bu kararı alamaz, suç işliyorlar kanun tanımayan bir devlete karşı ne yapacak bu halk peki nereye sığınacak. Kanun dışı davranan devletin kendisidir. Polisi kanun dışı davranıyor. Savcısı, başbakanı, cumhurbaşkanı kanun dışı davranıyor, iş yapıyor ne anayasayı ne yasaları tanıyorlar. Ne yapacak halk peki? Kime sığınacak, savcıya mı şikâyet edecek? Savcıları tutuklayıp içeri attılar bunlar. Basın açıklaması yapacak. Basın mensupları içeride, yazan çizen basın mensuplarını tutukluyorlar. Polise mi şikâyet edecek? Suç işleyince ne yapacak? Kusura bakmasınlar. Gençler hendek kazıyormuş. Halk barikat kuruyormuş. Başka bir yol gösterin onu yapsınlar. Nereye şikayet etsinler.  

Dolayısıyla kimse küçümseyerek, bu darbeye karşı onurlu duruşu içselleştirerek bu halkın tarihi mücadelesini durduracağını zannetmesin. Herkes bu mücadeleye yapabileceği yerde, durabileceği yerde katkı sunmaya çalışsın. Hiçbir şey yapamıyorsanız dua edin. Direnen gençlerimiz için dua edin. Beş vakit namaz kılın dua edin. Hiçbir şey yapamıyorsanız bunu yapın. Hiçbir şey yapamıyorsanız mazlumun, ezilenin yanında olun. Hiç değilse tarihe şereflilerin yanında, direnenlerin yanındayım diye not düşün. Çocuklarımıza, torunlarımıza bunu miras bırakın. Tekrar teşekkür ediyorum, sağ olun.”

Evet, bundan ibaret. Buradaki konuşmama da, içeriğe de katılıyorum. Konuşma bana aittir. Çözümde bazı hatalar olsa da esası etkileyecek bir şey yoktur. Dediğim gibi burada bahsettiğim, hendek barikattaki silahlı grupları ikna ederek, hendek, barikatı kapatma diplomasi ve siyasi girişimlerinin bir parçasıdır. O gün yapılmış olan bir basın toplantısıdır. Bundan sonra zaten 26.12.2015 tarihinde söz konusu DTK kongresi toplandı. Burada DTK Eşbaşkanları Hatip Dicle, Selma Irmak konuşmalar yaptı. DBP’nin o dönemki Eş Genel Başkanları Kamuran Yüksek ve Sebahat Tuncel konuşma yapıyor. HDK Eşbaşkanları Ertuğrul Kürkçü ve o dönem Sebahat Tuncel HDK’de galiba. Evet, Sebahat Hanım HDK Eşsözcüsü olarak konuşma yapıyor. Başka konuşmalar da oldu mu hatırlamıyorum ama nihayetinde biraz önce belirttiğim atmosferi yakalamaya çalışıyorduk. Bıçak sırtı bir durumdu. Eğer ki bir tahripkar bir şey çıkarsa hendek ve barikattakiler gerçekten de bütün bu süreçten kopabilirlerdi. Getirdiğimiz nokta kopabilirdi. Dolayısıyla biz özerkliği siyasi olarak savunduğumuzu, zaten siyasi programımızda olduğunu madde madde ve açıklayan bir deklarasyon yayınlarsak; bundan sonra biz bunun siyasi mücadelesini vereceğiz, herkes buna güvensin, inansın dersek ikna edebilecek bir noktadaydık. Bu kongre onun için toplanmış bir kongredir. Kongrede alınan kararlar da budur. Okuduğumda, konuşma metnine ve sonrasındaki mesajlara bakılınca zaten anlaşılacaktır. Kongrede yaptığım konuşmayı şimdi okuyorum:

“Değerli arkadaşlar, değerli kardeşlerim eşbaşkan, milletvekili, belediye başkanı arkadaşlarım; değerli basın mensupları ben de hepinizi saygıyla sevgiyle, hürmetle selamlıyorum. Demokratik Toplum Kongresi’nin bu önemli tarihi genel kurulunun, olağanüstü genel kurulunun her birimiz için başta direnen Kürt halkı olmak üzere bütün halklar için özgürlüğe, kardeşliğe, barışa vesile olmasını diliyorum. Sizler de hepiniz hoş geldiniz, iki gün boyunca önemli bir konuyu hep birlikte tartışacağız. Bugün yürüteceğimiz tartışmaların sonunda yarın nasıl bir özyönetim, nasıl bir özerklik, nasıl bir idari model, nasıl bir siyasi model hayata geçirmeye çalıştığımızı bir kez daha aslında bir kez daha bütün dünyayla kamuoyuyla paylaşmış olacağız. İlk defa tartıştığımız bir başlık ilk defa gündeme getirdiğimiz bir konu değil. Değerli eş başkanlar hem Kürt halkının mücadele tarihini, hem Kürdistan’ın yakın ve uzak tarihini, hem Türk halkıyla Türkiye ile ilişkileri hem de özellikle özerkliğin, özyönetimin ve halkların kendini yönetme hakkının meşruiyetinin kaynağını ifade ettiler. Onların belirttiği konuşmaların tamamına katılarak onların konuşmalarının işimi kolaylaştırdığı fırsatıyla güncel aktüel duruma dair görüşler paylaşmak istiyorum. Partimiz Halkların Demokratik Partisi kurulduğu ilk günden bu yana özyönetim hakkının, özerklik hakkını parti programının bir parçası olarak kabul ederek bütün halklar için meşru bir talep olarak savunmuştur. Seçime girdiğimiz 7 Haziran ve 1 Kasım’da da seçim beyannamemizin ve seçmenlerimize vaadimizin önemli parçası olarak savunulmuştur. Dolayısıyla da bugünlerde özellikle de “barikat ve hendek kazıldı, işte kriz buradan çıktı, barikat ve hendek özyönetim taleplerinin sonucunda ortaya çıktı” gibi kısır bir tartışmaya bir cevap olsun diye bunları ifade ediyoruz. Barikat ve hendek Kürt halkı özyönetim istediği için kazılmadı. Barikat ve hendek Ankara'da katliam planları yapanlar o planları hayata geçirmeye başladığı için kazıldı. Yoksa özyönetim talebi ve öz yönetim hakkı ve öz yönetim isteği yüzyıllardır vardır. Aslında insanlık var olduğundan beri bu talep savaşların kaynağının temel nedenidir. İnsanlar, halklar kendini yönetmek ister. Başkası sizi yönetsin diye, başka bir beşeri irade tarafından bütün irademiz teslim alınsın diye biz doğmadık. İrademizi tümüyle bir beşeri iradeye teslim etmek için yaşamıyoruz. Bu, insanın doğasına toplunu maneviyatına kolektif yaşama inancına aykırıdır. Kabul edemeyiz. Herhangi bir kişi gelsin sizi yönetmeye kalksın sadece birinizi her şeyinizle ilgili o karar versin... Sabah ne giyeceğinize, öğlen ne yiyeceğinize, akşam kaçta yatacağınıza, ne konuşacağımıza, her şeyimize bir kişi karar versin... Siz kabul etmezsiniz. İnsan onuru taşıyan kimse kabul etmez, edemez. İsyan edersiniz buna. Köleler bile isyan etmiştir. İşte kölelik düzeni tam olarak buydu. İsyan etti köleler bir halk bunu niye kabul etsin tek bir kişi bile bunu kabul etmezken Orta Doğu'nun en kadim köklü ve nüfus olarak en kalabalık halklarından biri olan Kürt halkı bunu neden kabul etsin? Bir tek gerekçe söylesinler bize Kürt halkının kendini yönetme hakkının meşru olmadığına dair tek bir gerekçe söylesinler. Ortaya koysunlar bakalım, yoktur. Bütün Orta Doğu’nun en çok konuşulan 4. dilidir. Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe kırk milyondan fazla nüfuslu Kürdistan gibi kadim, tarihi bir coğrafyası vardır. Tek bir birey bile başkasının kendisini yönetmesine izin vermez isyan ederken. Böyle bir halk niye kabul etsin? İşte bugün yaşadığımız şey bu tarihsel kırılmanın sonuçlarıdır. Özyönetim küçümsenecek bir mesele değildir. Alayla, küçümseyerek yaklaşılacak bir mevzu değildir. İnsanın tam da onuruyla haysiyetiyle ilgili bir mevzudur. Köle gibi mi yaşayacaksınız, özgür insan olarak onurunuzla mı yaşayacaksınız? Bu ikisi arasındaki bir tercihtir. Ne hendeği ne barikatı, mevzu oralara kadar küçümsenemez. Hendekteki, barikattaki direnişinin nedeni faşizme karşı, katliama karşı duruş ve direniştir. Özerklik eşittir hendek barikat değildir. Özerklik biraz önce arkadaşlarımız ifade ettiler onurlu yaşama hakkıdır. Eğer biri bunu kabul etmiyor, bırakın kabul etmeyi bunu tartışmayı tartıştırmayı bunu aklınızdan bile geçirilmesine izin vermiyorsa ve bunu aklından geçirenleri ben tutuklayacağım, katledeceğim, diz çöktüreceğim diyorsa vallahi o barikat, hendek kazmışlar çok değil ne yapacaklar başka, ne yapacaklar? Bunu söyledik diye eleştiriyorlar. Ne yapacaklar bir yol göstersinler. Diyecekler ki yav öz yönetim, özerklik kardeşim bunlar ne güzel siyasette oturup tartışalım, bunların hepsi siyaset yoluyla çözülsün amenna. Biz bunun için varız iki buçuk yıl neyi tartıştık, tartışmaya çalıştık. Masaya öz yönetimin ö'sünü bile getiremedik asla tartışmadılar asla, zurnanın zırt dediği yere geldik, Dolmabahçe mutabakatıyla artık bunun tartışılacağı noktaya geldik. Artık tamam diyalog bitti birbirimizi tanıdık anladık talepler nedir neyi konuşacağız netleşti, iyi kötü karşılıklı bir güven ortamı oluştu, hadi işin esasına girelim dediğimiz noktaya gelince işte orada kıyamet koptu, çünkü Dolmabahçe mutabakatı demokrasinin önünü açacak tartışmanın, müzakerenin yol haritasıydı. 

Sayın Öcalan tam iki buçuk yıl İmralı’da iğneyle kuyu kazar gibi sabırla o noktaya gelinsin diye çaba sarf etti. Bugün saraylarında atıp tutanlar, bugün sırça köşklerinden bize parmak sallayıp tehdit sallayanlar, tam 15 metrekarelik beton hücresinde, tam 16 yıldır küçük bir radyosu yanında bulundurmasına izin verdiğiniz üç kitabıyla bütün Orta Doğu dengelerini sizden daha iyi okuyan ve bunun hazırlığını yapan, bunun direnişini bunun barışını bunun alt yapısını kuran bir lider karşısında hepiniz küçüldünüz. Sayın Öcalan karşısında hepiniz küçüldünüz. Bunların hepsini kendisi söylemişti. Hepsini İmralı’da uzunu uzun anlatmıştı. Defalarca rica etmişti. Lütfen gidin Ankara’da iyi anlatın, heyetlerimize defalarca bunu altını çize çize belirtmişti. Bu çok kıymetli bir görüşme sürecidir. Lütfen birbirimizi kandırmaya dönüşmesin, lütfen oyalamaya dönüşmesin. Tarihi bir müzakere yapıyoruz. Orta Doğu kaynayan kazana dönüşmüş, bütün uluslararası güçler Orta Doğu’ya üşüşmüş, bir kez daha tarih tekerrür etsin istemiyoruz. Bir kez daha Orta Doğu halklarının kaderi elinden alınsın istemiyoruz. Dolayısıyla biz Türk halkıyla, Türkiye yönetimiyle stratejik bir kader birliği yapmak istiyoruz. Geleceğimizi beraber belirlemek istiyoruz. Rojava’da da burada da tarihi bir güvenle önümüzdeki yüzyıllara artık diğer  halkların da eşitliğini temel alarak bir arada yaşayacak çözüm üretelim demişti. Şimdi alay edenler, dalga geçenler çözüm sürecini küçümseyenler, bugün hendekleri küçümseyenler alay edenler dalga geçenler iki buçuk yıl otuzdan fazla İmralı ziyaretimiz oldu, bir o kadar Kandil ziyaretimiz, onun iki katı Ankara’da toplantılarımız oldu. Niye siyasetle çözmek varken hendek kazmışlar? İki buçuk yıl yapmadığımız şey kalmadı arkadaşlar. Ne yaptılar eninde sonun da siyasetimizin önünü mü açtılar, hayır. 7 Haziran’da bizi barajın altında bırakabilmek için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Katliam mı yapmadılar, bomba mı patlatmadılar mitinglerimiz de ilçe teşkilatlarımızı mı havaya uçurmadılar, çalışan arkadaşlarımızı mı tutuklamadılar ne yapmadılar? 7 Haziran öncesi barikat mı vardı, hendek mi vardı? Hayır. Siyasete kanal açmadılar. Siyasetçilerimizi hor gördüler, yok saydılar. Buna rağmen Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye’nin vicdanlı insanları arkamızda durdu. O zor koşullarda 7 Haziran’da barajı aşmayı başardık. AKP’yi iktidardan düşürmeyi başardık ve o günden bu güne yaşananları sizler an ve an zaten izliyorsunuz, uzun uzun anlatmaya gerek yok. 1 Kasım seçimlerine nasıl bir ortamda gittik onları da biliyorsunuz. Şimdi zannediliyor ki Ankara’da müzakereye açık, siyasi çözüme açık, sorunları konuşmaya açık bir hükümet var. Biz bunu değerlendirmiyoruz, bunun kıymetini bilmiyoruz. Parlamentoda her şeyi çözmek mümkünken birileri çıkmış, hendek kazmış barikat kazmış, yok böyle bir şey. Yaşanan savaş, çatışma ölümlerden memnun muyuz, hayır. Bu en başta bizi huzursuz ediyor. Yaşanan ölümler, şehirlerimizi tahrip olması, bebeklerin yaşlıların katledilmesi en fazla bizi kahrediyor. Siyasetçiler olarak ilk sorumlusu biziz, hepimiz, bu salonda oturanlar bizleriz. Önce vebal bizim olacak sonra Ankara'ya yüzümüzü dönüp eleştireceğiz. Tamam, biz üstümüze düşen bütün eksikleri kabul ederiz. Ama eksikliğimiz Ankara’daki hükümete karşı değil halkımıza karşıdır. Mahcubiyetimiz Ankara’dakilere karşı değil direnenlere karşıdır. Varsa eksikliğimiz direnişte başı dik olanlara karşıdır. Yoksa Ankara'dakilere ne minnetimiz olacak? Onlara karşı ne eksiğimiz oldu? Çözüm süreciyse en fazla uğraşan biz olduk. Çözüm politikalarında en fazla biz proje ürettik buradan. Demokratik Toplum Kongresi’nde tartışarak, yarın çerçevesini netleştirip içini dolduracağımız bu özyönetim mevzusunun arkasında hep birlikte siyasetçiler, sivil toplum örgütleri, emek örgütleri, kadın örgütleri, gençlik örgütleri olarak, yerel yönetimler hep birlikte durmayı başarırsak ve bunun adım adım inşasını gerçekleştirirsek bu tarihi sorunun çözümüne doğru gideriz. Yine biraz önce arkadaşlarım ifade ettiler Türkiye’de yönetim modelini tartışmak günah mıdır yav, haşa Allah’ın emri midir? 

Kenan Evren’in yaptığı anayasayı tartışamıyoruz. Orada kurduğu ilkeleri tartışamıyoruz. Kuran-ı Kerimi tartışabiliyorsunuz, tartıştırıyorlar. Haşa o Allah’ın emri mi değil mi tartıştırabiliyorlar, darbeci bir generalin kitabını tartışamıyoruz. İşte bunu bu kendine Müslümanım diyen iktidar yapıyor. Bunu tartışamıyoruz. Modeli özerklik olsun, modeli eyalet olsun, modeli federasyon olsun, herkesin bir fikri olabilir. Bak onların da var, başkanlık olsun diyorlar fakat biz tartışamıyoruz, tartıştırmayız diyorlar. Bu memleketi diyor bölmelerine izin vermeyiz, asla tartıştırmayız diyor özerkliği. Onlar da söylüyor, ana muhalefet de söylüyor, öbürüde söylüyor. Hepsi böyle bakın. Kürtlerle ve Kürdistan’ın geleceğiyle ilgili söz söyleme hakkına sahip olmayan sadece Kürtlerdir. Bizim dışımızda herkesler konuşabilir. Emekli generaller yenilmiş paşalar, stratejistler, analistler... Her akşam bizim adımıza konuşabiliyorlar televizyonda. “Kürde bunu verin, Kürde şunu verin, Kürt’ten şunu alın.” Bir tek biz konuşamıyoruz. Biz konuşmak istediğimizde hayır iradenizi kırarız, sizi pişman ederiz diyorlar. Bizim dışımızda herkes bizim statümüz ve geleceğimizle ilgili konuşuyor, konuşabiliyor. Ama 40 milyon Kürt halkı Türkiye’de hangi statü ile yaşayacağını konuşamıyor. Çok cesur olup konuşanlar sizler gibi, bugün direnenler gibi ya öldürülüyor ya tutuklanıyor ya soruşturma dava açılıyor ya linç ediliyor. Bir şekilde onun o düşüncesini açıkladığı için pişman edilerek toplumun geri kalanları da cezalandırılıyor. Böyle bir ortamda biz bu şehir savaşların yaşıyoruz. Kürt gençleri bugün bu tarihi bilinçle, travmayla, yaşanan acılarla yola çıkarak bu direnişi ortaya koyuyor. Savaşı şehirlere taşımak için değil, insanlarımız göç etsin diye değil, zerre kadar siyasete, müzakereye, konuşmaya dair umut Ankara’da kalmadığı için Ankara masayı devirip masanın yerine tank koyduğu için direniyor insanlar. Biz burada siyasetçiler olarak, kendi kişisel ikbalimiz, kişisel istiklalimiz uğruna bir tartışma yürütmedik, yürütemeyiz de. Direnişin geleceği ne olacak bunun dışında her tartışma bizi geriye götürür. Madem hasta ameliyat masasına yatırıldı ki hasta hatip beyin belirttiği iki yüz yıldır hastadır. 

Defalarca denedik ilaç verdik, serum taktık olmadı. Madem ameliyat masasına yatırdık bu hasta oradan iyileşmeden kalkmayacak. Bu direniş zaferle sonuçlanacak. Herkes halkımızın iradesine saygı duyacak ki bir daha bu acıları yaşamayalım değerli kardeşlerim. Bizler çocuklarımıza artık sorun miras bırakma utancına dâhil olmak zorunda değiliz. Çocuklarımıza, torunlarımıza çözümü miras bırakalım. Cizre’de bebeklerimiz, yaşlı kadınlarımız bu zulmü yaşarken, bu hakareti yaşarken bir sonraki nesil de eğer bunları yaşamaya devam ediyorsa vebali bizimdir. Öncelikle şu salonda oturanlarındır vebali. 10 yıl sonra 50 yıl sonra Cizre'de halen 70 yaşındaki analarımızın 7 gün cenazesi sokakta kalabiliyorsa o gün o çocuklar dönüp bize lanet okusalar haklıdırlar. Haklıdırlar, ne diyebiliriz? Biz onlara çözüm miras bırakamamışsak ve halen o acıları yıllar sonra yaşıyorlarsa bize lanet okusalar haklıdırlar. 

Gün bu gündür artık devletin kararlılığı mı var kendileri bilir. Tankları var, topları var emirlerinde. Orduları var doğru. Bizim kararlılığımız, haklılığımız, meşruiyetimiz var. Tanktan, toptan daha güçlüdür. Halkın ittifakı, halkın iradesi silahtan daha güçlüdür. Bu kâğıttan kaplanların ucuz kahramanlıklarının da sonu gelmiştir. 

Dün Ankara'dan Başbakan’a çağrı yaptım. Genelkurmay Başkanı'nı neden Cizre’ye gönderiyorsun? Sen git, siyasetçi sen değil misin? 7 Haziran'da, 1 Kasım’da sandıktan çıkan oylar size verilmedi mi? Genelkurmay Başkanı mı seçime girdi? Hani istikrar sağlayacaktınız? Hani siyasi çözümleriniz vardı? Genelkurmay Başkanı mı seçildi 1 Kasım da? Sen seçildin. Sen niye Cizre’ye gitmiyorsun? Madem kudretlisiniz, madem güçlüsünüz, al reisini de yanına, sen Cizre'ye git.

Sur‘a gelin bir bakın, hani Kürt halkını kurtarıyorsunuz ya terörden, terör belasından; gelin bu kurtardığınız Kürt halkı sizi nasıl karşılayacak. Yarın hemen buyurun bir Cizre seferi düzenleyin, Cizre meydanında miting yapın. Çünkü zerre kadar siyasi iradeleri yok. Kaybettiklerini, siyaseten tükendiklerini biliyorlar artık. Yüzde 49,5 oy almışlar ama dayandıkları zemin zor, güç, silah zeminidir. Bunun dışında bu topraklarda ayakta kalamayacaklarını biliyorlar. 

Bizim artık bu bilinçle bugün, yarın bu toplantılarımızda siyaseten çözüm gücü olan bu iradenin nasıl bir tutum içerisinde olduğunu bütün dünyaya kararlı bir şekilde ilan etmesi lazım.

Yine çok uzatmak istemiyorum, affınıza sığınıyorum ama arkadaşlarım da belirttiler; iki temel mevzuyu netleştireceğiz. Birincisi Kürt halkının siyasi statü meselesi, bu da özerklikle ilgilidir. İkincisi yine Kürtlerin yaşadığı Kürdistan bölgesini ve Türkiye’nin tamamını da ilgilendiren idari yönetim modeli, bu da özerklikle ilgilidir. İkisi de özerkliğin parçasıdır. Bu ikisini en dengeli şekilde birbirini boşa çıkartmayacak, birlikte yaşamı olanaklı kılacak ama içeriği de dolu, demokrasiyle, demokratik yönetim modeliyle dolu nasıl bir yönetim modeli inşa edebiliriz; bunun yetkilerini, mekanizmalarını, hiyerarşisini tabandan yukarı doğru nasıl kurabiliriz? Bütün bunları bir kez daha hem birbirimize hatırlatmak, netleşmek; bütün dünyaya da bunu hatırlatmak babında bu toplantı çok önemli olacaktır. 

Biz bu toprakların kadim halkındanız, kadim halklarıyla bir arada yaşamış ve boyun eğmemiş halklarındanız. Evet, Türkiye’de Türk kardeşlerimiz başta olmak üzere her etnik kimliğe kardeşimiz gözüyle bakarız. Bir arada yaşama iradesini de halen koruyoruz. Önerdiğimiz çözüm modeli de bunun bir parçasıdır. Kürtler artık kendi coğrafyasında, Orta Doğu’nun orta yerinde siyasi bir irade olacaklardır. Tıpkı 100 yıldır okyanusun dibinde kalmış bir geminin yeniden okyanusun üstüne çıkıyor olması gibi Kürdistan kendi küllerinden yeniden doğuyor, Orta Doğu’nun orta yerinde bir güneş gibi ışıldıyorsa dostlarımız bundan mutluluk duymalıdır. Bize kardeş diyenler bundan mutluluk duymalıdır. 'Etle tırnağız' diyenler bundan mutluluk duymalıdır. Korkulacak bir şey yok, gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Korkunun ecele faydası da yok, durdurulabileceğiniz bir durumda değil. Durdurmak yerine, engellemeye çalışmak yerine güç verseniz, yarın yan yana olsak, omuz omuza olsak hep birlikte kazanacağız.

Artık gelecek yüzyılda bir Kürdistan gerçeği olacak. Belki bağımsız devletleri de olacak Kürtlerin, federal devletleri de, kantonları da olacak, özerk bölgeleri de. Kürdistan büyük bir coğrafyadır. Bu coğrafyada, kocaman coğrafya içerisinde Kürt halkı nerede, nasıl yaşamak istiyorsa önce kendisi karar verir, geri kalanlar buna saygı duyar, kardeşlik hukuku da böyle gelişir. 'Bin yıllık kardeşlik' diyorlarsa Hatip Bey'in belirttiği gibi bin yılın 200 yılı sorunludur. Geri kalan 800 yılda Türk ulusal egemenliğinde falan geçmemiştir. Geri kalan 800 yılda Kürtlerin resmi dili Türkçe değildir, geri kalan 800 yılda Kürtlerin eğitim dili Türkçe değildir. Kürtler kendi ana diliyle, medreselerinde eğitim yapmıştır. Resmi dilleri Kürtçedir. Kürtlerin yönetim şekilleri beylikler şeklinde özerk bölgelerdir. Şu andaki modern devletlerdeki kanton sistemidir. Bağımsızlığa yakın bir yönetim sistemleri vardır. Ekonomilerini kendileri düzenlemiştir. Vergisini almak o bölgenin yönetimine aittir kendi savunmaları vardır, orduları vardır. Bunlar inkılap tarihi ile birlikte unutturuldu ama daha bizim dedelerimiz yaşayan dedelerimiz bunun canlı tanığıdır. Biz bunu nasıl inkâr edip, yok sayıp AKP’nin modeline mahkum kalabiliriz ki. Biz bu kadar mücadele edeceğiz, toplumu değiştireceğiz, Biz bu kadar mücadele edip büyük bir demokrasi gücü ortaya çıkaracağız, beyefendiler gelecek bütün bu gücü kendi saltanatları, başkanlıkları, bilmem diktatörlükleri uğruna harcayacaklar. Biz de bunlara boyun bükeceğiz. Olabilir mi böyle bir şey? Tarihimize ihanet olur, mücadelemize, değerlerimize ihanet olur, bunu kabul edemeyiz. 

Denilebilir ki bedeli çok ağır olacak ama ne yapalım, ne yapalım bedeli ağır oluyor diye onurumuzu mu yitirelim, haysiyetsiz mi kalalım, birbirimizin yüzüne bakamayacak hale mi gelelim, ne yapalım? Hepimizin er ya da geç bir mezar taşı olacak. Bazılarının mezar taşı yok bizim en azından o olacak belki. Cenazesi ortada olmayanlar var, öyle anne babalar var ki soğuk bir mezar taşına razıdır, evladını bulamıyor. 

Ne yapacağız peki biz o mezar taşlarına bakarken utanmamak için neyse bedeli bizde ödemeyi göze alacağız. Bundan başka çare yoktur değerli arkadaşlar olsa sonuna kadar kullandık, kullanmaya da devam ederiz. Müzakere, diyalog, barış kapısı her zaman açıktır, her zaman; kapanacak bir kapı değildir. 7 Haziran’dan sonra bakın şu güne kadar 3 defa çok ciddi girişimde bulunduk, diyalogun kapıları açılsın diye. Çok ciddi, üst düzeyde, üçüne de ret cevabı geldi. Çünkü karar verilmiş, infaz kararı verilmiş. Çünkü şunu gördüler; Kürt halkı güçlü, örgütlendi, irade haline geldi. 'Bugün başını ezmezsek bu artık bütün Orta Doğu dengelerini değiştirebilecek yeni bir güç olacak' diyorlar. İran bir güçtür, Türkiye bir güçtür, Irak, Suriye devletleri 100 yılın başında ortaya çıkmış yapay devletler de olsa arkalarında güçler var, bir güç, bir dengedir. Arap gücüdür. Şimdi bu Orta Doğu dengesi içerisinde Fars, Türk, Arap dengeleri içerisinde bir de Kürt gücü doğsun istemiyorlar, buna razı değiller. Üstelik bu Kürt gücü öyle gerici bir güç de değil. Kendi içerisinde demokrasi mücadelesi yürüten; inanç özgürlüğü, kadın özgürlüğü, emekten yana, ezilenden yana bir öncüye sahip. Herkes için bir tehlike gibi görülüyor, bunu ezebildikleri kadar ezmek hepsi açısından tarihi bir sorumluluk, görev gibi duruyor ve o yüzden bu kadar ağır saldırı gerçekleştiriyorlar.

Biz bugün sizlerinde katkılarıyla, önerileriyle bölge yönetimleri nedir, yetkisi ne olmalı, bölge yönetiminden aşağıya doğru kent yönetimleri, belediyelerin yetkisi ne olmalı, sağlık eğitim, tarım, kültür, turizm, balıkçılık, hayvancılık, trafik, savunma nedir, bunlar hangi yetkiler, başlık başlık, hangisi merkezde, hangisi yerelde olmalı? Bunları netleştirelim. Tartışmadığımız konular değil bunlar ama netleştirelim. Biz bunu bütün Türkiye için öneren bir partiyiz HDP olarak. Fakat denilse ki 'yahu Kürt halkı özerk olacak diye bütün Türkiye’ye bölge yönetimi getirmek zorunda değiliz', bunu da oturalım tartışalım. Bölgesel dar bir özerklik mi tartışacağız, buyurun tartışalım ama biz bütün halkların iradesine saygı duyacağız. Trakya bunu istiyorsa Ankara buna saygı duyacak. Karadeniz, Ege, Marmara, diğer halklar, 'evet, yetki bir adamda olacağına, yetki 10 kişilik bir yönetimde Ankara'da olacağına yanı başımda olsun, parlamentom yanı başımda olsun, gidip hesap sorabileyim, gidip tartışmaları dinleyebileyim, kendi fikrimi en yakın parlamentoda dile getirebileyim ki, çiftçi olarak, işçi olarak, memur olarak, esnaf olarak derdimi rahat anlatabileyim' derse insanlar, Ankara'nın da buna itiraz etmemesi lazım. 

Yönetimi halka ne kadar yakınlaştırırsanız o kadar demokrasi olur. Şunu da belirterek bitireyim; deniyor ya, 'biz efendim bu bölgeleri PKK’ye bırakmayız, PKK mi yönetecek bu bölgeleri?' Hayır, demokratik bölgeler oluştuktan sonra seçim olacak kim bu seçimleri kazanırsa o yönetecek. AKP kazanırsa bölge yönetimde AKP olacak, saygı duyacağız.

Diktatörlük mü, öz yönetim mi? Tek bir adamın sultasında onun monarşik anlayışı mı, baskıcı erkek egemen zihniyeti mi? Yoksa hepimizin özgürce yaşayacağı, kardeşçe yaşayacağı insan onuruna sahip öz yönetimler mi? Bunun kararını biz verdik yine eşbaşkanlarımın belirttiği gibi Türkiye'nin batısı da bu verilmiş karara katılmalıdır, destek verilmelidir, mücadeleyi büyütmelidir. Ben bir kez daha bütün arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum, direnen arkadaşlarımıza, dik duran bu dönemde her şeye rağmen halkla birlikte halkın yanında olan geri dönüp baktığımızda bizi mahcup etmeyecek düzeyde bir duruş ortaya koyan bütün arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza teşekkür ediyorum. Canını ortaya koyan 7’den 70’e her bir arkadaşımıza, ailelerine, şehitlerimize bir kez daha vefa ve bağlılık sözümüzü tekrar ediyoruz, kongremizin hayırlı olmasını diliyor, hepinize teşekkür ediyorum. Sağ olun.”

Daha sonra başka konuşmacılar da konuşmasını yapıyor. Kongrenin ikinci günü sonuç bildirgesi açıklandıktan sonra her eşbaşkan kalkıp bu bildirgeye dair de görüş belirtiyor, orada da kısa bir konuşmam var onu da okuyayım hemen: 

Deklarasyonu yayınlayanların ciddiyetiyle, aynı ciddi yaklaşımla deklarasyona yaklaşılacaktır. Deklarasyonda da belirtildiği gibi dinamik bir tartışma sürecine, öneriye ve eleştiriye açık bu metin; çatışmaların sonlanması, mevzunun hendek ve barikat olmadığı, demokrasi sorunu olduğu noktasında tartışmaları ve mücadeleyi siyasi alana, siyasi zemine çekebilmesi konusunda çok önemli bir fırsat sunuyor. İnşallah muhataplarımız bu ciddi deklarasyonu bir kez daha serinkanlılıkla dinleyip, okuyup aslında özyönetimin, özerkliğin hepimiz açısından birlikte yaşam açısından çok önemli bir fırsat sunduğunu göreceklerdir. Siyaset küskünlükler, siyaset kaprisler, siyaset kompleksler üzerinden yapılmaz. Siyaset çözüm alanıdır. Ne olursa olsun konuşabilmek, ne olursa olsun diyalog ve müzakere kanallarını açık tutabilmektir siyaset. Biz HDP olarak bu noktadayız. DTK’nın deklarasyonda ifade edilen mücadele anlayışı, mücadele çerçevesi ve özyönetim çerçevesine bağlı kalarak bir siyasi mücadeleyi sürdüreceğimizi belirtiyor, emeği geçen bütün arkadaşlara şükranlarımızı, teşekkürlerimizi sunuyoruz. Hepimizin yolu açık olsun.” 

Tek üzüntüm ölümleri, yıkımları durduramamış olmaktır, onun dışında vicdanım rahat

Fezlekede geçen ilgili konuşmaları dökümleri okuduk kayda geçtik. Konuşmalara dair çözüme dair herhangi bir diyeceğim yok. Konuşmalarımın arkasındayım. Konuşmaların tamamı demokratik barışçıl yol yöntemlerle sorunlara çözüm arama iradesini net bir şekilde belirten konuşmalardır. Benim ve partimin siyasi fikirleridir. Bu siyasi fikir ve çözüm önerilerimin de arkasındayım. O dönem suç işlemiş, suç işleyen çok fazla suça bulaşmış siyasi kadrolar bugün iktidardadır. Asıl o dönemde şehirlerde Cizre’de, Sur’da çok sayıda ağır insan hakları ihlali, sivillere yönelik ağır ihlaller, şehirlere yönelik ağır ihlaller gerçekleştiren biz değiliz. Bunu durdurmaya çalışan bizleriz. Bütün o ölümleri, bütün o yıkımları durdurmak için canla başla çalışan bizleriz. Benim tek üzüntüm bu konuda başarılı olamamış olmaktır. Onun dışında beni üzen bir şey yok.

Siyasetçiler siyasi olarak yaşananlardan sorumludur

Tabii ki siyasetçiler olarak siyasi sorumluluğumuz, idari hukukun terimiyle kusursuz sorumluluğumuz da vardır. En nihayetinde siyasetçiler siyasi çözüm üretme noktasında halka karşı borçludurlar. Ben bu açıdan kendimi sorumlu tutuyorum. Yoksa kimseye hesap vermeyi gerektirecek bir şey yapmadığımdan eminim. Bu konuda vicdanım rahattır. Savcının dosyaya almadığı, almaya gerek duymadığı belki de benzer içerikli demeçlerim konuşmalarım da var. Tarih karşısında onları da ben kayda geçireyim. Örneğin yine aynı tarihlerde 30 Ağustos 2015. Yani 3 no’lu fezlekenin konuşmalarının yapıldığı tarihte yaptığım bir açıklama. Nerede yayınlanmış mesela. Avukatlarım çıktıyı habersol.org.tr’den almış ama bütün medyada yayınlanmıştır. Başlığı da şu: Selahattin Demirtaş: Silahla özerklik olmaz. Haberin başlığı bu.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, özerklik taleplerinin baskılara karşı sivil bir isyan olduğunu belirterek silah yoluyla özerklik ilanını doğru bulmadığını söyledi. Türkiye’de şiddetin aynı düzeyde devam etmesi halinde 1 Kasım’da seçim sandıklarının kurulabileceğini düşünmediğini vurguladı. Demirtaş Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fiilen bir darbe yaptığını savundu. 1 Kasım öncesi yurtdışı seçim çalışmasını başlatan ilk liderlerden HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş oldu. Demirtaş Viyana’dan sonra Lahey’de seçmenleriyle buluştu. Hollanda Kürt Federasyonu toplantısı öncesi HDP lideri gazetecilerle buluştu. BBC Türkçenin yaptığı habere göre Demirtaş, temel konuları 4 maddede özetledi. Son günlerde sıkça dile getirilen seçim güvenliği, PKK’nin HDP’ye yönelik açıklamalarına yanıt ve Türkiye’de rejime darbe. Demirtaş sözlerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirerek başladı. Demirtaş’a göre Erdoğan iktidardan düşmemek için Türkiye’yi ateşe atıyor. Türkiye’de her gün kan akıyor bunlar da Erdoğan’ın planladığı kendi rejimini ayakta tutmaya çalıştığı planlamalardır. HDP’nin Türkiye partisi olduğunu belirtti Demirtaş, AKP’nin bu çılgın anlayışına karşı 1 Kasım’da kendilerinin umut olduğunu söyledi. Bu noktada Kürtlerin özerklik taleplerinin kaçınılmaz olduğu yönündeki açıklaması hatırlatılan Demirtaş’a bunun “Türkiye partisi söylemiyle çelişip çelişmediği” soruldu Demirtaş’a. Demirtaş “biz sadece Kürtlere özerklik istemiyoruz. Türk seçmene de özerklik vaat ediyoruz.” Tek adam sistemine karşı yerinden yönetim modeli istediklerini söyledi. Demirtaş’a göre Türkiye için en uygun birlikte yaşama modeli özerklik. Herkesin yönetime katılabileceği bölünmeden parçalanmadan bir arada demokratikleşmenin  sağlanabileceği çağdaş bir model” sözleriyle tanımladı. Özerklik söylemi ve sisteminin Türkiyeli söylemini ve HDP’nin paradigmasını destekleyen bir politika olduğunu söyledi. Özerklik talebinin atanmış devlet görevlilerinin Doğu ve Güneydoğuda baskısından doğduğunu belirtti. Yüzde 94 oranında oy aldıkları Hakkari’den milletvekillerinin valilik kararıyla Yüksekova’ya sokulmamasını anlattı. Anayasal garanti altına alınmadan işleyen bir özerklik sistemine de sıcak bakmadığını belirtti. Demirtaş “silah yoluyla özerklik ilanını doğru bulmadığımı da vurgulamak isterim. Bazı kentlerde silah kullanılmasını bazı yerlerde göstericilerin ellerine silah alarak özerklik ilan ediyoruz demesini doğru bulmuyorum. Bu bir sivil inisiyatiftir, doğru olan usul budur. Sivil alanda kalmasında her halükarda fayda görüyorum. Her gün ölümlerin yaşandığı bir kişinin adeta devlete el koyduğu bir ortanda demokratik bir seçim zaten mümkün değil dedi. Erdoğan kaosu derinleştirip seçimi erteletmek ya da güvenlikten yoksun bir ortamda seçime katılıp katılımı düşürüp istediğini elde etme peşindedir dedi. Demirtaş’a ateşkes çağrısı üzerine PKK yöneticilerinden Duran Kalkan’ın “HDP neyi başarmış ki bize silah bırakma çağrısı yapıyor” açıklaması anımsatıldı. Demirtaş bu soruya, “Hiçbir şey kazanmadıysak bile bu çağrıyı yapabilecek kadar halkın desteğini alıp özgüven kazandık” yanıtını verdi. Demirtaş, “Çağrımızı tekrarlıyoruz, karşılıklı ateşkes olmalı ve kesinlikle müzakereye dönülmelidir” dedi. Aynı demeçte, BBC ve Türkiye basınına yansıyan demeç bunlar. 

Demirtaş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisinin darbe yaptığını söyledi. HDP Eş Genel Başkanı Erdoğan’ın parlamento iradesine el koyduğunu savundu. “Sandık sonuçlarına el koydu. Bu koşullar 1980’de vardı. Cunta geldi, parlamento iradesine el koydu. Türkiye siyaseti vesayet açısından 80’lere köy ve orman yakma, köy boşaltma gibi uygulamalarla da 90’lara dönüyor.

Bütün konuşmalarımın mahiyeti barış çağrıları ve silahların susmasına yöneliktir

 

Vatan gazetesinde de yer almış aynı haber. Tabii savcı emniyetin kendisine sunduğu fezleke veyahut konuşma metinleri ne ise onlardan cımbızlama yaparak propaganda ve üyeliğin ötesinde yöneticilik şeklinde bir istinatta bulunmak için her türlü kumpasvari çalışmayı yapmış. Daha önce de belirtmiştim. Mesela 15 Eylül 2015. Yine kayıtlara geçsin. Van’ın Başkale İlçesi’nde yaptığım konuşmadır. Daha sonra bunların hepsi ileriki aşamalarda delil dosyaları şeklinde mahkemenize sunulacak. Yine benzer şekilde barış çağrıları, silahların susması ve durması için çatışmaların durması için açık net çağrılar var. Buradan uzun uzun metni okumayacağım. Fakat bunlarda görülmemiş. 12 Ekim 2015’te Nusaybin’de yapmışım benzer içerikli bir konuşma. Az önce fezlekelerde Lice veya işte Sur’da, DTK’da yaptığım çağrıların benzerlerini ilçe ilçe arkadaşlarımla birlikte dolaşıp yapmışım. Silaha gerek yok bize güvenin demişiz. Biz siyasetçiler olarak bunun için seçildik. Eller tetikten çekilsin ve siyasetçiler olarak biz de elimizi taşın altına koyalım bütün bu sorunları siyasi alanda çözelim. Konuşmalarımın bütün mahiyeti bu. Dolayısıyla bir dönem politikası olarak örneğin 15 Eylül’de yine Varto’da aynı gün, yani hem Başkale’de hem Varto’da benzer içerikli konuşmalar yapmışım. Yani nerede sokağa çıkma yasakları, hendek ve barikat çatışmaları varsa bütün oraları arkadaşlarımla birlikte parti otobüsüyle gezmişiz. Çözüm önerilerimizi anlatmışız. Şimdi yine TBMM’de hem grup toplantılarımda hem de basın toplantılarımda yaptığım konuşmalarda var. Onlarda benzer mahiyette konuşmalar.

Biz il il, ilçe ilçe barış için çabalarken barışı sağlaması gereken hükümet ne yapıyordu peki?

Ben, Anayasa’nın 83/1’inci maddesi kapsamındadır deyip o konuya girmiyorum. Mahkemenin tutumunun Anayasa’yı dikkate almadığını bu açıdan zaten belirttiği için kanunlar üzerinden veya usul üzerinden gitmiyoruz. Daha çok politik bir dava olduğu için siyasi yaklaşımlar sergilenerek gidiyor, yine de kayda geçsin diye belirtiyorum. Birazdan avukatlarım gelince tarihlerini de kayda geçireceğim. Onlar dosyaları daha iyi biliyorlar. Hangi grup toplantısında, hangi tarihte benzer içerikli konuşmalar ve çağrılar yapmışım onlar da en azından kayda geçmiş olacak. Şimdi biz HDP olarak ilçe ilçe, il il gezip bu çalışmaları yaparken ülkede huzuru güveni barışı ve demokrasiyi sağlamakla bilfiil görevlendirilmiş, millet tarafından görevlendirilmiş, hükümet ne yapıyordu? Asıl burada yargılanması gereken bu değil mi? Ben mi Başbakan’dım? Figen Hanım mı başbakandı? HDP mi iktidardı? Hayır. Erdoğan Cumhurbaşkanı, Davutoğlu Başbakan’dı. Bütün kontrol, yetki onlardaydı. Bütün bu sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerde askeri operasyonların da yetkisi onlardaydı.

Cizre'de, Sur'da insanlarla görüşülseydi kimsenin burnu kanamazdı ama bu AKP'nin işine gelmiyordu

Ben şu kadarını, hiç değilse mahkeme heyetinin, kamuoyunun bir kez daha düşünmesini rica ediyorum. 2 buçuk yıl İmralı görüşmeleri sürdü. Ondan önce 2 yıla yakın Oslo görüşmeleri sürdü. Yani 4 yıl, 5 yıl arada kesintiler olmak üzere PKK ile Öcalan ile yüz yüze görüşme yapmışlar. Peki, hendek ve barikat meselesi çıktığında, ki sayıları çok çok az, neden oradaki gençlerle doğrudan bir şekilde görüşülmeyebilir, başka aracılarla, başka ikna yöntemleriyle neden görüşmeyi kabul etmediler de tabur tabur, tugay tugay asker, Genelkurmay Başkanı, generaller, albaylar neden oraya sevk edildi? Burada hiç mi tuhaflık yok? Ben iddia ediyorum, ilk günlerde bizim yaptığımız çalışmalara destek verilseydi, oradaki insanlarla diyalog kurulabilseydi tek bir insanın burnu kanamadan hendek ve barikatlar kapatılabilir, mevzu siyasi alanda kalır, ne yıkım olurdu, ne ölüm olurdu. Ama bu AKP'nin işine gelmiyordu. AKP böyle bir şey istemiyordu. Mal bulmuş mağribi gibi, "Cizre'de 20 tane silahlı militan tespit ettik, Sur'da bilmem 50 tane militan tespit ettik. Bütün ilçenin tamamını ablukaya alıyoruz, sokağa giriş çıkış yasak." Aylarca, bakın; hala Diyarbakır'ın Sur ilçesinin iki mahallesinde hala sokağa girip çıkmak yasak. 5 yıl geçti aradan hala yasak. Ne yaptılar orada? Bir parlamento üyesi olarak ben bunu soramaz mıyım? Hakkım yok mu? Yüzde 90-80-85 oy aldığımız yerlerde insanların neler yaşadığını anlatmak, onların sesini duyurmak konusunda ahlaki, vicdani hiç mi sorumluluğumuz yoktu? Bunları yerine getirmeye çalıştık.

AKP katliam yaptı; bebekler öldürüldü, çocuklar öldürüldü

Ama AKP iktidarı katliam yaptı orada, katliam! Katliam yaptı. Cizre'de katliam yaptı. Sivil insanlar öldürüldü. Bebekler, çocuklar öldürüldü. Şimdi bunları söyledim diye 3-4 tane Davutoğlu'na, Başbakan'a hakaret, 4-5 tane de Cumhurbaşkanı’na hakaretten ayrıca yargılanıyorum.

Cizre'de, Sur'daki komutanlar 14 Temmuz'da vatanseverdi de 15 Temmuz'da darbeci mi oldu?

Burada da tekrar ediyorum, katliam yaptınız orada hükümet olarak. “Yok öyle bir şey” diyorlar. Peki, Yüksekova operasyonunu yürüten komutan, Cizre operasyonunu yürüten komutan, Sur operasyonunu yürüten komutan, bütün o bölge operasyonunu yürüten İkinci Ordu Komutanı Adem Hududi, Şırnak Merkez Komutanı, Nusaybin Komutanı; yani bu operasyonların yürütüldüğü her yerdeki komutanlar; 12'den fazla üst düzey komutan neden 15 Temmuz sonrasında darbecilikten tutuklandı? Neden? Bu insanlar kahramansa devlete ve millete bağlı operasyon yürüttülerse neden darbeci oldular bunlar? Neden darbecilikle suçladınız? Eğer darbecilikle suçluyorsanız, bu konuda elinizde delil, bilgi, belge varsa; mahkemeye sevk ettiniz, delil falan vardır, bu insanlar 15 Temmuz'da darbeciydi de 14 Temmuz'da mı vatanseverdi? Bu insanlar parlamentoyu bombalayacak kadar gözünü karatmıştı da Cizre'de Sur'da kameraların olmadığı, Allah'tan başka kimsenin orada ne olup bittiğini bilmediği bir yerde tek bir sivile zulüm etmemişler midir yani? Bunu söyleyince ben devlet düşmanı mı oluyorum? Bunu söyleyince Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a hakaret mi oluyor? Terör propagandası mı oluyor?

Sivil insanlara zarar veremezsiniz dediğim için terör propagandasından soruşturuluyorum

Asıl yargılanması gereken onlardır. Sur'da, Cizre'de yapılan katliamlar, tek bir hukuk dışı, hukuku aşan, güvenlik kuvvetlerine verilen yetkiyi aşan tek bir fiil bile suçtur. Bunun istisnası yoktur. Çok çok fazla aşılmıştır. Yetki çok çok fazla aşılmıştır. Açıklamalarımda da belirttim, başka fezlekelerde de örnek olarak sunacağım. Bir yerde silahlı insanlar varsa devletin zor kullanma yetkisi vardır. Hukuk buna cevaz verir. Bunu demişim. Ama bunu yaparken yetkiyi aşamazsınız. İnsan hakları ihlali yapamazsınız. Masum, sivil insanlara zarar veremezsiniz. Bunu söyledim diye de terör propagandasından soruşturuluyorum. Bunu açıkladığım veya bunu teşhir ettiğim için de terör örgütüne yardımla suçlanıyorum, başka fezlekeler ve başka dosyalarda.

Barış Akademisyenleri’nin yargı devreye sokularak cezalandırıldığını biliyorsan ve bunca yıldır sustuysan bu senin ayıbın

O dönem olup bitenlerin birçoğunu Türkiye kamuoyundan gizlemeyi başardılar. Bugünkü gibi medya kontrol altındaydı, insanlar korkudan suspustu. Bir grup akademisyen bir araya gelip “Orada işlenen suça ortak olmak istemiyoruz” dediği için linç edildiler. Yargının önüne atıldılar, işten atıldılar. Terörist ilan edildiler. Toplum susturuldu. Yeter ki bu katliamlar, orada yaşanan ölümler, insan hakları ihlalleri sorgulanmasın, ortaya çıkarılmasın diye bütün bunlar yapıldı. Bugün eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun biraz önce gazetede demecine baktım, gözüme çarptı, diyor ki, "Barış akademisyenleri bildiri yayımladılar, Erdoğan beni çağırdı, niye ‘Bunlara cevap vermiyorsun’ dedi. Ben de dedim ki evet, bildiride eleştirilecek çok şey var ama bu ifade özgürlüğü kapsamında ama kendisi beni dinlemedi" diyor. Davutoğlu diyor. “Erdoğan işi yargıya havale etti” diyor. Bir Başbakan olarak o dönem sen Cumhurbaşkanı’nın Barış Akademisyenleri’ni yargıyı devreye sokarak cezalandırdığını biliyorsan ve bunca yıldır sustuysan barış akademisyenleri işten atılırken, hapse atılırken, sürgüne, açlığa mahkum edilirken susmuşsan bu da senin ayıbın. Bak ben susmadım, hala susmuyorum.

Bütün ülke korkudan sesini çıkarmasa bile biz HDP’liler olarak buna boyun eğemezdik

Zulüm yapıldı insanlara zulüm, hakaret edildi. İnsanların yatak odalarına girildi, tekbirlerle, IŞİD’ci kafalarla küfürler, hakaretler yazdılar yatak odalarının duvarlarına. Yataklarının üzerine insanların onurunu rencide edecek şekilde hareketler yapıp, fotoğraflar çekip sosyal medyada yayınladılar. Bunların hepsini yaparken yanına “Türk'ün gücünü göreceksiniz” yazdılar. Cizre’de Yüksekova’da çok sayıda insanın mahremine bu şekilde girildi. Ne terörle mücadelesi yahu! Buna “terörle mücadele” deyip sessiz mi kalacaktık? Bütün ülke korkudan sesini çıkarmasa bile biz HDP’liler olarak buna boyun eğemezdik. Bunların hepsi yapıldı. Daha fazlası yapıldı.

Cemile Çağırga’nın, Taybet İnan’ın cenazeleri izin verilmediği için günlerce bekletildi

Cemile Çağırga çocuktu, keskin nişancı atışıyla öldürüldü ve ailesi güvenlik görevlilerinin öldürdüğünü söyledi, biz değil. Defnedilmesi istendi, aile izin istedi. Sokağa çıkma yasağı var çünkü Cizre’de defnedemiyorlar. Ailesi defnetmek istiyor, izin verin mezarlığa kadar gitsin aile. Vermediler izni. Fotoğrafları var, kamuoyuna çok yansıdı. Annesi çocuğunun cansız bedenini buzdolabında bekletti çürümesin diye. Kokmasın diye buzdolabında bekletti, izin alınana kadar günlerce. Taybet İnan. 58-60 yaşlarında bir kadındı, evinin kapısının önünde sokakta keskin nişancı kurşunuyla öldürüldü. Cenazesini ailesi alıp defnetmek istedi, cenazeye gitmek isteyeni vurdular. Bir kardeşi de orada vuruldu. Cenazeyi çekip evinin içine götürmek istediler sürekli ateş açtılar ve cenazeyi tam 7 gün alamadı aile.

Darbeci olarak içeri aldıklarınızdan tek birine bu soruları sormadınız soramazsınız da

Grup konuşmalarımda var, çıktım Davutoğlu’ndan rica ettim “Her şey bir yana” dedim “Sayın Başbakan her şey bir yana, o cenazenin oradan alınması için siz inisiyatif alın. Allah için yapın insanlık için yapın. Bütün eksiklikleriniz bir yana” dedim. “Bütün sorumluluk, eksiklik benim olsun” dedim. “Bugün size eleştiri yapmayacağım” dedim grup toplantısından. Sizden tek ricam izin verin o cenazeyi oradan kaldıralım. Çünkü insanlık onuru haysiyeti artık yerlerde sürünüyor. Kendi yaşamımızdan, yaşamaktan nefret eder hale geldik. 5-6 gün bir cenaze nasıl yerde kalır? Sokak ortasında sinekler üşüşmüş yaşlı kadının cenazesine. Milletvekili arkadaşlarımı Davutoğlu’na gönderdim, gidin anlatın yapmayın deyin. Ya bu ülkede gerilim olur, sıkıntı olur ama insanlığınızdan bu kadar çıkmayın. Yaptıramadım. 7 günden sonra aile güç bela o cenazeyi sürükleye sürükleye evin içine çekebildi. Bir kişi öldü, yaralananlar oldu cenazeyi almak isterken aileden. Ben bunun için yargılanıyorum, şu açıklamaları yaptım diye yargılanıyorum, bunu yapanlar yargılanmadı. Yargı olarak bunun üstüne gitmediniz, gidemediniz, gidemezsiniz de. O darbeci olarak içeri aldıklarınızdan tek birine bu soruları sormadınız, soramazsınız da. Biz de bu kadar onursuz, haysiyetsiz insanlar değiliz. Özgürlüğümüzden de vazgeçeriz gerekirse ama boynumuzu eğmeyiz. Böyle bir hakareti nasıl kabul edebiliriz? Bunları kabul edin. Onlarca örneği var.

Savcıların birçoğu doğrudan talimat almıştı

Sinirlenen gruplarla sorumlu tutmuyorlar. Doğrudan HDP, AKP medyası “HDP’nin hendek çukuru” diyordu. “HDP’liler camiyi yaktı, HDP’liler insanların evinin altına bomba koydu”. HDP’den başka bir şey demiyorlardı. Demirtaş, Yüksekdağ, vekillerimiz hedefte. Öyle bir atmosferde biz bu çalışmayı yapıyorduk. Ben burada ne diyorum? Hepimiz insanız, sizler de insansınız. Siz böyle bir ortama gidin, bu çalışmayı yapın, ağzınızdan barış sözcüğünü çıkaramazsınız. Sinirleriniz buna elvermez. ‘Biz diyalogla, barışla çözelim’ demezsiniz, diyemezsiniz. Siyasi cesaret ve yürek ister. Çünkü öfkenin, intikam duygusunun had safhada olduğu, herkesin patlama noktasına geldiği bir ortamda biz çıkıp barıştan söz ediyorduk. ‘Düzelecek’ diyorduk, ‘bize güvenin siyasi olarak bu iş çözülecek’ diyorduk. Ama dönüyorduk yaptığımız açıklama akşam bütün televizyon kanallarında “HDP’den hendeklere destek, HDP’den kaosa destek”; yayınlar böyle yapılıyordu. Savcılar da o iktidarın o dönemki siyasi hedefleri doğrultusunda fezlekeler düzenliyordu. Savcıların birçoğu doğrudan talimat almıştı, çalışıyordu bugün olduğu gibi, doğrudan. “Şunlarla ilgili fezleke hazırlayın, şunları getirin” şeklinde. Bir kısmı da siyasi atmosferden kendine görev biçip bizlere fezleke hazırlıyordu. Kimse kusura bakmasın. Ben çok eleştiri yaptım.

Ortada bir suçlu varsa o katliamları yapanlardır

Kimileri beni; hendekleri, barikatı, partimi -ismimi kullanarak- daha çok hendek, barikatı desteklemekle eleştirdi. Kimileri de desteklememekle eleştirdi. Halen bu tartışmalar sürüyor. Benim görüşlerim buradadır. 2015’ten beri açıklamalar yapmışım, arkasındayım. Bana göre doğru tutum buydu. Biz o yıkımları durdurabilmeliydik, başarabilmeliydik. Daha güçlü bir siyasi irade ortaya koyabilmeliydik, o yıkımlara izin vermemeliydik, iki tarafı da ikna edebilmeliydik. Burada siyasi sorumluluğumuz var. Dediğim gibi ben halkıma karşı bunun mahcubiyetini duyuyorum ama mahkemenize karşı bunun zerre kadar suç oluşturduğunu düşündüğümden savunma yapmıyorum.

120 kişi Cizre'de canlı canlı yakıldı

Ortada bir suçlu varsa o katliamları yapanlardır. Şimdi Cizre bodrumlarında yaşananları nereye kadar saklayacak bu ülke? Daha onun davaları başlamadı. Cumhurbaşkanı ve başbakana hakaretten dava açtılar benimle ilgili Cizre meselesinde. ‘Çocuk katilisiniz, sivil insanlar bodrumlarda yakıldı’ dediğim için hakaret dosyaları açıldı. Orada daha kapsamlı savunma yapıp Cizre ile ilgili delillerimizi sunacağız. Ama bilin ki aralarında küçük bir grup silahlı kişilerin de olduğu, sayılarını bilemiyorum ama çoğunun silahsız olduğu 120’ye yakın Cizre’de iki ayrı apartmanın bodrumuna sıkıştırılacak şekilde operasyon alanı daraltıla daraltıla getirildiler ve o insanlar oradan bizi aradılar telefonla. Ses kayıtlarının tamamı bizdedir. O dönem milletvekillerimiz bakanlıkla görüştü. Sağlık Bakanlığı ile, İçişleri Bakanlığı ile, müsteşarla, bakanın kendisi ile telekonferans yaptırdık. Oradaki gençler diyorlardı ki ‘biz buradan çıkmak istiyoruz, biz silahsızız ama başımızı çıkardığımız anda ateş ediyorlar.’ Biz de bakanlıkla görüşüyorduk, diyorduk ki ‘ateşi durdurun ki çıkabilsinler.’ Bakanlık saatlerce uğraşıp bize dönüyordu, ‘tamam’ diyordu, çıkabilirler. Aradan yarım saat geçmiyordu arıyorlardı diyorlardı ki ‘çıkmayı denedik, çok yoğun ateş altına aldılar bizi.’ Yani oradaki güvenlik bürokrasisi ne bakanlığı takıyordu, ne hükümeti, ne devleti. ‘Devlet de hükümet de biziz’ diyordu. 'Bunları bizim elimizden canlı olarak almak isteyen varsa onlar da terörist' diyordu. Efkan Ala’nın açıklamaları var. Daha önce Meclis Darbe Komisyonu’na verdiği ifadeleri burada okumuştum. Aynen şunu diyordu; “Oralarda bizim kontrolümüz dışında olan güçlerin olduğu anlaşılıyor”. Ne yaptılar biliyor musunuz? Günlerce o gençler orada sıkıştırıldılar. Suları bitti, yiyecekleri bitti. Açlıkla, susuzlukla önce terbiye etmek istediler. Canlı yayınlara bağlandılar, televizyonlardan yardım istediler. 120 kişi. En son hepsini yaktılar orada, yaktılar… Ben gittim gözlerimde sonradan gördüm, küllerini gördüm. DNA’larından bile teşhis edilemediği için kaç kişinin orada katledildiğini bile bilemedik. Geri kalanlar sonra kimsesizler mezarlığına götürüldü, Cizre’de defnedildi.

Hükümetten aldıkları gazla, yetkiyle, emirle şehirleri yakarak darbe ortamı hazırladılar

Yakıldılar. 2015 yılında. Hitler’in gaz ocaklarından, fırınlarından, 1940’lardan söz etmiyorum. 2015’te Cizre’de oldu bu ve siz bizi bu açıklamalardan dolayı terör örgütü yönetmekten dolayı yargılıyorsunuz. Ağır, vahşi katliamlar yapıldı, bunu söylemeyelim mi? Bunu söyleyince Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a hakaret olacak diye bu tarihi gerçeği, acı gerçeği görmezden mi gelelim? Ben görmezden geleyim, siz de görmezden gelin… Zannediyor musunuz ki ona tanık olmuş halk bunu unutuyor? Milyonlarca insan bunun doğru olduğunu, gerçek olduğunu biliyor. Günlerce uğraştık, günlerce… Merkez medyada haber bile olmadı. O insanlar orada katledildiler. Siyasi sorumlusu AKP’dir, Erdoğan’dır, Davutoğlu’dur. 15 Temmuz’da da çıktı ki bunlar büyük bir vahşet, büyük bir kin ve öfkeyle bütün şehirleri yıkıp darbe ortamı hazırlamaya çalışıyorlarmış. Hükümet de bütün bunların arkasındaydı. Hükümetin verdiği gazla, yetkiyle, emirle bunlar yapıldı. Yani hükümet bir yandan orada Kürtleri katlettirirken bir yandan kendi kuyusunu kazdırıyordu. Bu gerçekleri tartışmayalım mı?

20-30 tane silahlı genç var diye bütün şehir tankla, topla yıkılır mı? Yıkıldı yıkıldı!

Hendek, barikat dönemine dair konuşulması gereken çok şey var. Yargılanması gereken ne HDP ne Demirtaş’tır ne de başka bir milletvekili arkadaşımdır. Konuşmalarımı eleştirebilirsiniz. Her türlü konuşmamda yanlış noktalar bulabilirsiniz, mesajı yanlış verdiğimi düşünebilirsiniz, yeterince açık olmadığımı düşünebilirsiniz. Ama bunların hepsi siyasi eleştiridir, suçlama olamaz. Ben elimden geleni yapmaya gayret ettim. Bütün arkadaşlarım, o otobüs kürsüsünde, göreceksiniz 15 tane milletvekilimiz var, 8 ilçeyi, 3 ili dolaştık 12 tane miting yaptık. 1 hafta içerisinde buraların hepsini dolaştık ve bu çağrıları yaptık. Ama bir karar verilmişti hükümet cephesinden. Kesinlikle bu hendek, barikat kaldırılmayacak. Emin olun silahlarını bırakıp o gençler deseydi ki biz kendimiz kapatacağız, hükümet diyecekti ki “Hayır kapatmanıza izin vermiyoruz”. Çünkü lazımdı onlar için. Büyük bir fırsat olarak görüyorlardı. PKK kaç yıldır Kandil’de? Kandil’e böyle bir operasyon yapılmamış ya! Sur’a yapılan, Cizre’ye yapılan operasyondan daha hafifti Kandil’e yapılanlar. 20-30 tane silahlı genç var diye bütün şehir tankla, topla yıkılır mı? Yıkıldı yıkıldı! Bakın hala kaç yıldır yapılamıyor. Bir tarih, bir kültür yok edildi. Ortada suç varsa budur.

Davutoğlu ve o dönemin tüm siyasi sorumluları, halkımız nezdinde mahkum olmuştur

Öbür türlü elde silah kullanan, yasaya karşı gelmemiş, suç işlememiş mi? Zaten yargılanıyor yakalananlar. Geri kalanlar da zaten öldürüldü, ya da sivil insanlarla birlikte toplu olarak katledildi. Suç varsa yargılanıyorlar. Yasaya göre suçsa yargılanacaklar. Bunu göze almış demek ki silahı eline alan. Biz buna bir şey demiyoruz. Onu göze almış ki, kendisi de savunmasını mahkemede yapar ben onu savunacak değilim. Açıklamalarımda da bunu belirttim. Ama devlet, hukuk devleti, hukukun dışına taştığı anda başka bir şey olur. Ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Benim işim siyasetçi olarak ağırlıklı olarak buydu. Sorumlularla o dönem hiç şüphesiz hükümetti. Davutoğlu işte “7 Haziran ile 1 Kasım arası terörle mücadelede defterler açılırsa birçok insan insan yüzüne çıkamaz” dedi. Sonra farklı yorumlandı bunlar. Ama anlaşılıyor ki bu açıklamaları taksit taksit siyasi amaçlar için kullanacak. Kendileri bilir. Biz şeffaf bir siyasi partiydik, öyle kurulduk, mücadelemizi de öyle sürdürdük. Ama kendisi de dahil o dönemin bütün siyasi sorumluları halkımız nezdinde, halk vicdanında mahkum olmuştur. Gün gelecek sandıkta da daha güçlü cevabını alacaklar. Umarım bir gün bizler değil, onlar yargı karşısına çıkarak hesap verecekler. Siz bu talimatları bu güvenlik güçlerine verirken tam olarak ne dediniz, bunu bir savcının, hakimin sorması lazım. Bakın burada sivil insanlar öldürülmüş, orada silahlı militan gruplar da yok. Orada bu sivil insanlar nasıl öldürülmüş? Bunu araştırdınız mı diye sorması lazım yargının. Ama o günler ancak bu iktidardan sonraki günlerde ve dönemlerde olacak.

Şimdi grup konuşmalarımla ilgili de en azından kayıtlara geçsin. 22.12.2015 tarihli grup konuşmamda beyanatlarda bulunmuşum, uzun uzun izah etmişim. Sorunun çözümü konusunda. Dolayısıyla bu uzun konuşmamın dosyası, CD’si sizde olduğu için tarihe kayıt olarak geçsin istiyorum.

İddianamemde konuşmalarım dışında bir şey yok

22.12.2015 tarihli grup konuşması, 12.01.2016 tarihli grup konuşması, 2.2.2016 tarihli grup konuşması, 23.02.2016 tarihli grup konuşması, 15.03.2016 tarihli grup konuşması, 12.07.2016 tarihli grup konuşması, 26.07.2016 tarihli grup konuşması, 5.02.2016 tarihli grup konuşmaları… Bunlar partimin siyasi görüşleri olarak aynı zamanda kendi şahsi siyasi görüşlerim olarak mütemadiyen istikrarlı bir şekilde hem parlamento dışında hem parlamento içinde ifade ettiğim siyasi görüşlerimdir. Bu görüşlerim kesinlikle bırakın şiddet övgüsü, terör övgüsü, propaganda olarak nitelendirmeyi suç olarak nitelendirilemez. Ama savcı bu konuşmalarımdan yola çıkarak örgüt yöneticiliği sıfatıyla cezalandırılmamı nihai olarak iddianameden talep etmiş. Kamuoyunun bilmesinde fayda var. İddianamenin en kallavi fezlekesi de budur. En kalabalık, en uzun fezlekesi de budur. 5 tane konuşmaya dayanıyor bu. Zaten iddianamede konuşmalarım dışında somut hiçbir delil yok. 3-4 tane sahte kumpas delilini de çıkararak koyduğunuzda kamuoyunun bilmediği, duyulmamış, benim konuşmalarım dışında hiçbir şey yok. Bu da onlardan biri. Dolayısıyla suçlamaları kabul etmiyorum. Beyanlarımın, konuşmalarımın içeriği, maliyeti belli bir çerçevededir. Mahkemenizin de bu çerçevede değerlendirip ele alması gerektiğini düşünüyorum. Bu fezlekeye dair savunmalarım bundan ibarettir.

8 Ocak 2020