Demirtaş: Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçasıyız; biz demokrasinin yanındayız

Demirtaş: Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçasıyız; biz demokrasinin yanındayız

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş'ın tutuklu bulunduğu davanın Sincan’da görülen duruşmasının ilk gününde yaptığı savunmanın ilk kısmı:

29 No’lu fezlekeyle savunmama devam ediyorum. Öncelikle değerli milletvekili arkadaşlarıma, tüm halkıma ve salondaki herkese selam söylüyorum, sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Yine savunmama geçmeden önce iki duruşma arasında yaşanan bir kaç gelişmeyi hem kamuoyu ile hem de sizler ile paylaşmak istiyorum. 2 dönem partimizde Mersin milletvekilliği yapan Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Buradan kendisine Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm partililerimize de başsağlığı diliyorum.

Yine bu iki duruşma arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülmekte olan ifade özgürlüğü ihlali konulu bir davam vardı, bu da bu sırada karara bağlandı. Bu duruşmada ben de avukatlarım da kapsamlı bir şekilde mahkemenize sunacağız. Çünkü hâlihazırda görülmekte olan davaları da birçok açıdan değil doğrudan ilgilendiriyor. Hakkımda devam eden birçok soruşturmayı da AİHM’nin vermiş olduğu karar doğrudan ilgilendiriyor.

Siyasi davalarda tutuklamayı esas, diğer davalarda hak ihlali görecek kadar ileri bir hukuk anlayışı var!

Yine tutanaklara geçsin diye belirtmek istiyorum. Mahkemeniz 3 yıla yakındır Anayasaya, usule aykırı, hukuka aykırı bir şekilde tutuklu yargılıyor beni. Her duruşma öncesinde hatırlatıyorum. Türkiye’de sanki tutuklu yargılamak esastır, tutuksuz yargılamak istisnaymış gibi bir hava yaratılıyor. Ama hayır, siyasi davalarda tutuklama esas haline gelmiş durumda. Tecavüzcüler, hırsızlar, gaspçılar özellikle suç işlemiş güvenlik personelleri ili ilgili yargı bu konuda çok hassas. Tutuklu yargılamayı nedense zanlılar veya sanıklar için hak ihlali görecek kadar ileri bir hukuk anlayışı işliyor. Sadece bizim dosyalarımızda bu kural işlemiyor. Örneğin daha birkaç ay önce Diyarbakır’da parkta arkadaşıyla otururken, bir güvenlik personeli tarafından hiç yere -kamera görüntülerinden anlaşıldığı için söylüyorum, basına yansıdı- Recep Antaş isimli bir Diyarbakırlı genç katledildi, öldürüldü orada. Tutuklandı güvenlik personeli galiba. Daha aradan birkaç ay geçmeden, daha duruşma başlamadan güvenlik personelinin çocuğu CİMER’den yani Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinden dilekçe ile başvuru yapıyor. Bu dilekçe de babasının haksız yere tutuklu olduğunu, öldürülen kişinin örgütün dağ kadrosunda olmasından dolayı da örgüte yakın kişiler tarafından sahiplenildiğini, onlarca avukatın davayı takip ettiğini, babasının tutuklu olması nedeniyle kendilerinin mağdur olduğunu vs vs. Tabii ki çocuğudur yazabilir. Duygu ve düşüncelerini dile getirebilir. Ama ilginçtir ki Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi bu dilekçeyi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısına gönderiyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı da dilekçe kendilerine geldiği gibi tahliye talebinde bulunuyor. Diyarbakır Mahkemesi daha yargılaması başlamayan güvenlik personelini tahliye ediyor ve Cumhuriyet Başsavcısı CİMER üzerinden aileye bilgi verilmesi konusunda yazı yazıyor. Dolayısıyla Türkiye’de yargı öyle sanıldığı gibi de tutukluluğu esas olarak kabul etmiyor. Gerektiğinde böyle işliyor işte. Tabii ki, benim ailem CİMER’e başvurmadı, başvurmayacak. Ama size CİMER’den Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ve hatta başka kanallar üzerinden benim davamla ilgili başka bilgiler veya fezlekeler geliyordur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı herhalde gereğini yapıyordur.

Arınç ve Babacan için gözlerimizi yaşartacak kadar adalet uygulanıyor Ankara Adliyesi’nde

Yine bu süre zarfında yeni parti kurması tartışılan Ali Babacan ile ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturması kapandı ve Bülent Arınç’ın televizyonda yaptığı, adeta cumhuriyet başsavcılarına yönelik tehdit içeren açıklamasından bir gün sonra soruşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Bu da her duruşmada benim neden tutuklu olmam gerektiğini mütalaasıyla bildiren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının ne kadar etkili, adil ve tarafsız soruşturmalar yürüttüğünün bir başka kanıtıdır. Demek ki gözlerimizi yaşartacak kadar adalet uygulanıyor Ankara Adliyesi’nde. Cumhuriyet Başsavcılığı da siyasilerden gelen perspektif ve uyarılar doğrultusunda karar veriyor.  Bunu da tutanağa geçmiş olayım. Sanki ben bu şekilde tutuklu yargılanıyorum da, Türkiye’de bütün dosyalarda tutuklu yargılama esas olarak kabul ediliyormuş gibi sanılmasın. Bunlar da savunmalarımda tutanağa geçmiş olsun.

Adalet Bakanlığı’ndan ya da Külliye’den temsilciler savcılık makamına otursaydı çok daha gerçekçi bir görüntü oluşmuş olurdu

Devam ediyorum; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir daire kararında tutukluluğumun siyasi faaliyetlerimi engellediği, siyasi amaçlarla yapıldığı ve AİHS’nin 18’nci Maddesi’nde belirtilen ‘sözleşmenin kötü niyetle, sözleşmede belirtilen anlaşılabilir tutuklama süresinin başka niyetlerle ihlal edildiği ve kısıtlandığını’ tespit etti. 18 Eylül'de Strazburg'da, 17 kişilik AİHM Büyük Dairesi önünde bu dava tekrar görülecek. Şu anda sizin elinizdeki dosya çok daha kapsamlı bir şekilde biz ve Adalet Bakanlığı tarafından Strazburg'da karşılıklı masaya yatırılacak. Aslında Strazburg’da görülecek davadan ne karar çıkar bilmiyorum. Fakat oradaki tablo, yani başvurucu olarak benim bulunduğum dosyadaki tablo çok daha adil bir görüntü çiziyor. Çünkü hiç değilse masanın karşısında gerçek muhataplarım var, Adalet Bakanlığı var. Burada siz varsınız ve sanki yargılama yapılıyormuş gibi oluyor. Ama Strazburg’da tam da olması gerektiği gibi bir tarafta Adalet Bakanlığı’nın yetkilileri, bir tarafta da benim avukatlarım o davayı görecekler. Burada asıl olması gereken oydu. Mümkünse Adalet Bakanlığı’ndan temsilciler - kim gelecekse -  ya da Külliye’den temsilciler, - kim gelecekse - savcılık makamına hiç değilse onlar otursaydı çok daha adil ve gerçekçi bir görüntü oluşmuş olurdu.

Hukuk dışı, usule kanuna aykırı kararlarınız nedeniyle siyasi faaliyetlerim engellendi

Bu süre zarfında tutuklu yargılama süreciyle TBMM’deki görevlerimden ve faaliyetlerimden alıkonuldum. AİHM’e de önceki dönemde Anayasa Mahkemesi’ne de sunulmak üzere tutanaklara geçmesini istediğim bazı bilgiler var. Bu da tutuklu olduğum süre zarfında milletvekilliği görevimi, eş genel başkanlık görevini sürdürdüğüm dönemde parlamentoda kaç faaliyetin, hangi faaliyetlerin yapıldığı ve benim bunların kaçından mahrum kaldığıma dair resmi bilgilerdir. Avukatlarım daha sonra yazılı olarak da dosyaya koyacaklar.  Alıkonulduğum, evimden kaçırılarak yasadışı bir şekilde cezaevine konulduğum 4 Kasım 2016 tarihinden milletvekilliğimin seçimle son bulduğu 23 Haziran 2018 tarihleri arasında TBMM’nde yürütülen faaliyetler şunlardır;

Bu süre zarfında TBMM Genel Kurulu’nda toplam 205 birleşim yapılmış. Bu birleşimler toplam 1.197 oturumda gerçekleşmiş. Genel Kurul’da bu faaliyetler arasında 1002 saat 22 dakika faaliyet yürütülmüş ve bütün bu süre zarfında 1.278 saat 34 dakika fiilen genel kurul çalışmış. Bu çalışma sürecinde Genel Kurul’da yapılan görüşmelerde yapılan konuşmaların içeriğini yansıtan resmi tutanakların toplam sayfa sayısı 119.412’dir. Yani milletvekilleri parlamentoda bu süre zarfında yaklaşık 120.000 sayfa konuşma yapmışlar, ben tek bir harf bile Meclis’te konuşamamışım. 

Yine bu süre zarfında TBMM çatısı altında meclis faaliyetlerini ilgilendiren bir seçim yapılmış, o da TBMM başkanlık seçimiydi. TBMM başkanı seçilirken biz tutuklu olduğumuz için oy kullanamamıştık. Aynı dönemde toplam 22 birleşimde bütçe kanunu görüşülmüş. 2015-2016 kesin hesap kanunları üzerinde görüşme yapılmış. Bu birleşimlerde 142 oturum, 278 saat 9 dakika konuşma yapılmış ve 15.000 sayfaya yakın tutanak tutulmuş. Parlamentodaki yasama faaliyetleri içerisindeki en önemli faaliyet diyebileceğimiz bütçe faaliyetine tek bir satır katkı sunamadık. Muhalif görüşlerimizi iletmemiz sizin aldığınız tutuklama kararı nedeniyle mümkün olmamıştır. Aynı süre zarfında Meclis’te 4 adet meclis araştırması komisyonu raporu görüşülmüştür. Örneğin Çölyak hastalığının teşhis aşaması ve sebeplerinin araştırılması komisyonu kurulmuştur. Bu komisyon, biz dışarıdayken kurulmuştu. Bu komisyon faaliyetini tamamlamış, Meclis’e raporunu sunmuş, Meclis raporu onaylamış, kabul etmiş ve biz hapiste olduğumuz için tek satır, tek cümle bu rapor üzerine görüş belirtememişiz. Yurt dışından kaçırılan kültür varlıkları ile ilgili araştırma komisyonunun raporu sunulmuş, yine bizim hapiste olduğumuz bir dönemde bu komisyon raporu oylanmıştı. Uyuşturucu Madde Bağımlılığı ve Yeni Bağımlılık Türlerinin Araştırılması Komisyonu raporu, Bağcılık Sektörü ve Üzüm Üreticilerinin sorunlarının araştırılması gibi komisyon raporları olmak üzere 4 adet rapor Meclis Genel Kurulu’nda oylanmış, onaylanmıştı. Aynı tarihler arasında TBMM Genel Kurulu’nda toplam 10 adet Genel Kurulu ilgilendiren seçim yapılmış, bunlardan bazıları Meclis araştırması komisyonlarına yapılan üye seçimlerine dairdir. Diğerleri ise, hepsinden birer adet olmak üzere Kamu Başdenetçiliği Seçimi, Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeliği seçimi, Hakimler ve Savcılar Kurulu Üyelikleri Seçimi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelikleri seçimi, TBMM Başkanlık seçimi, Meclis Başkanlığı divan üyeleri ve meclis komisyonu üyelikleri seçimleridir. Bu seçimler yapılırken ne partim adına görüş belirtme imkanım olmuş ne de milletvekili olarak oy kullanma ve görüş belirtme imkanım olmuştur. Aynı tarihler arasında TBMM’de 45 Meclis araştırması önergesi görüşülmüş. Bunların tamamı kabul edilerek 7 Meclis Araştırması Komisyonu kurulmuştur. Adana’nın Aladağ İlçesi kız öğrenci yurdunda meydana gelen yangın faciasının araştırılması komisyonu, yine Çölyak hastalarının teşhis aşamasının sebeplerinin ve sonuçlarının araştırılması komisyonu, Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Araştırma Komisyonu, Bağcılık Sektörü Sorunları Araştırma Komisyonu, Tıbbi ve Aromatik Bitki Çeşitlerinin Korunmasını Araştırma Komisyonu… Bu komisyonlar kurulurken, komisyonlara üye seçilirken, komisyonların faaliyetleri denetlenirken sizin aldığınız hukuk dışı kararlar nedeniyle bir yasama üyesi, milletin oyuyla gelmiş bir parlamenter ve partimin eş genel başkanı olarak bu faaliyetlere katılamadım.

Yine aynı tarihlerde 5 adet gensoru önergesi görüşülmüştür TBMM’de. Bu görüşmelerin neticesinde önergelerin hiçbiri kabul edilmemiştir. Ama TBMM’in en önemli denetim faaliyetlerinden biri olan gensoru yöntemi işletilirken; bakanların soruşturulması, gerekirse Yüce Divana gönderilmesi, gerekirse hükümetin güven oylamasına kadar götürülmesi imkanlarını sağlayan gensoru tartışmaları yapılırken, bu konuda parti sözcüleri Genel Kurulda görüş belirtirken, oylama yaparken yine sizin hukuk dışı ve usule kanuna aykırı kararlarınız nedeniyle siyasi faaliyetlerim engellenmiştir. Bana ve partime oy veren seçmenlerimizin iradesinin parlamento zemininde ifade edilmesi sizin kararlarınız nedeniyle engellenmiştir. Yine aynı tarihler arasında TBMM’de 352 kanun tasarısı Genel Kurulda kabul edilip tasarılaşmıştır. Yani sizin beni hapiste tuttuğunuz süre zarfında TBMM 352 kanun çıkarmıştır. Tüm bu süreçlerde siyasi faaliyetlerim engellenmiştir.

...

Belirtmediğiniz yeni bir şey keşfetmişsiniz, demişsiniz ki; “Sanık 19 Nisan 2016 tarihinde Meclis grup toplantısı sırasında yapmış olduğu konuşmada “Tek bir arkadaşım kendi ayağı ile ifade vermeye gitmeyecektir. Nasıl götürüyorlarsa kendileri bilirler. Bu iş öyle kolay olmayacak. Zannediyorlar ki dokunulmazlığı kaldırırız tereyağından kıl çeker gibi bunları mahkemenin önüne atarız. Yok öyle yağma.” şeklindeki açıklamaları ve mahkeme huzurunda önceki açıklamalarının tamamının arkasında olduğunu belirtmesi karşısında adli kontrol hükümlerinin de yetersiz kalacağı kanaatiyle...”

“Adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı” diyerek 18 Eylül’de yapılacak AİHM duruşması öncesi kendinizce yeni bir gerekçe yazdınız

Bunu yeni buldular. Bugüne kadar ne yargılandığım bir mahkeme ne beni tutuklayan Sulh Ceza Hakimliği ne itirazımızı değerlendiren 20. Ağır Ceza Mahkemesi ne Anayasa Mahkemesi buna dayanarak tutukluluğun devamı ve adli kontrol şartlarının yetersiz kalacağını yazmamıştır. Bunu yeni buldular. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna dayanarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen çok sayıda kararda ‘tutukluluğun devamı ile ilgili somut, ikna edici ve kişiselleştiren yani sanıkla doğrudan bağ kuran somut deliller olmadığı müddetçe tutukluluğun devamına karar verilemez’ dediği için siz yeni bir şey bulma ihtiyacı hissettiniz. 18 Eylül’de yapılacak Strazburg’daki AİHM duruşması öncesi kendinizce yeni bir gerekçe yazmış oldunuz. Şimdi, ben bunu ilk defa söylemedim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin vermiş olduğu daire kararında da buna atıf var. AİHM’in beni tanımayan, HDP’yi tanımayan Türk hakim hariç Türkiye’de yaşamamış yargıçlar şunu demiş: Bu konuşma siyasi meydan okumadır. Muhalefet partisi lideri olarak iktidara siyasi meydan okumadır. Yargıya meydan okuma değildir, yargıyı tanımama değildir dolayısıyla bu siyasi söylem yargı tarafından dikkate alınamaz.

AKP’ye meydan okuduğum cümleyi Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi neden üstüne alındı?

Şimdi onlar söylediği için demiyorum, ben tam olarak bu amaçla söylediğim için tekrar ediyorum. O gün çağrımız AKP’ye idi. “Bu iş tereyağından kıl çeker gibi olmayacak. Çünkü siz dokunulmazlıkları Anayasaya aykırı kaldırdınız, dokunulmazlığımız kalkmış sayılmaz. Bu nedenle biz gitmeyeceğiz” Konuşmamın önünde ve arkasında da bunlar vardı. Mademki bu konuşmaya dayanılarak tutukluluğumun devamı kararı veriyorsunuz, e konuşmanın tamamını yazın buraya. Meclis grup konuşmamın tamamını buraya alın. Dolayısıyla yaptığınız şey aleni bir şekilde minareyi çalıp kılıfı hazırlamaktır. Ama tutmuyor işte. 3- 3,5 yıl önce Meclis grup toplantısında söylediğim bir sözü bugün ilk defa tutukluluğuma gerekçe yapmış olmak usul hukuku ile açıklanamaz. Politik saiklerle açıklanabilir, siyasi saiklerle açıklanabilir. Ben heyetinizi her seferinde tenzih ederek belirttim. Ama geçen duruşmada yazdığınız bu karar şahsınızın da tarafıma karşı politik tutum almaktan çekinmeyeceğinizi gösteriyor. AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi üstünüze alınmışsınız. Üstelik de savcılara hitaben söylemişim yani Adalet Bakanlığının memuru olan savcılara. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 3.5 yıl sonra, 3 yıl sonra böylesine bir konuşmayı neden üstüne alındı? Merak ediyorum.

Verdiğiniz bu kararla biz de AKP’liyiz demiş oluyorsunuz

Ben tutuklu değilim sadece, hükümlüyüm aynı zamanda. Adli kontrol şartı uygulanamaz çünkü kendisi demiş ki biz kendi ayağımızla ifade vermeye gitmeyeceğiz, bizi zorla getirin. Kaçacağız mı demişiz? Siz buraya yazmışsınız, bizi zorla getirin demişiz, yani zorla getirme kararı alacaksınız demişiz. Siz ne yapmışsınız? Bizi tutukladınız, eyvallah. Peki, oraya gitmeyen milletvekillerinin tamamı tutuklandı mı? Hayır. Orada da seçmece yapıldı, tabii ki ben diğerleri neden tutuklanmadı demek istemiyorum. Tutuklanmamızın kendisi yasadışı ve suçtu ama 12 milletvekili seçilirken de yine politik sebeplerle hareket edildi. Geri kalan milletvekili arkadaşlarım peki kendileri ifade vermeye gitti mi? Hayır, gitmedi. Bu kararı almamızın arkasında durdular ve onlar hakkında zorla getirilme kararları çıkarıldı ve zorla getirmeyle birlikte gittiler savcılıkta kendi ifadelerini verdiler. Yurtdışına mı kaçtılar? Hayır. Yargılanıyorlar, halen yargılanıyorlar. Ben mahkemenize ifade vermem, ben bırakılırsam kaçarım, ben bırakılırsam savunma yapmam algısını neden yaratmak istiyorsunuz? Bu bana hakarettir. Kabul etmiyorum, dolayısıyla mahkemeniz politik bir tutum sergilemiş, AKP’ye meydan okuduğum, iktidara meydan okuduğum bir konuşmayı üstüne alınarak ya biz de AKP’liyiz bunu üstümüze alıyoruz demiştir, ya da çarpıtmak istemiştir. Bunu kabul etmiyorum. Tutukluluk kararı verecekseniz de böyle bir gerekçeyi yazmanızdan utanç duyacağımı belirtmek istiyorum.

Beni Yunanistan sınırının öbür tarafına bıraksanız ben kendim gelirim, çünkü burada hesap sormam gerekiyor

Siz beni tahliye ettikten sonra Yunanistan sınırının öbür tarafına bıraksanız ben kendim bu tarafa atlarım, gelirim. Çünkü burada konuşmam, hesap sormam gerekiyor. Bizi buraya attıranlardan hesap sormam gerekiyor. Siz duruşmadan hariç de tutsanız beni, her duruşmaya gelip burada çatır çatır kamuoyu önünde seçmenlerimin onurunu, temsil ettiğim iradenin onurunu savunurum ben. Kabul etmiyorum böyle bir şeyi dolayısıyla hakaret olarak algılıyorum. Hiçbir şey yazmayabilirsiniz umurumda değil ama kaçacağım şeklinde imalarda bulunarak AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi oraya tutukluluğun gerekçesi olarak yazmamalısınız. Sizden şahsi olarak da özel olarak da istirham ediyorum, yapmayın. Başka kanuni gerekçelere dayanabilirsiniz ama benim kaçacağım şeklinde bir imayı bile kabul etmiyorum.

Evet devam ediyorum şimdi, o 29 No’lu fezlekenin savunmasını yapacağım. Nusaybin’de partimin gerçekleştirmiş olduğu bir mitingde yapmış olduğum konuşmadan yola çıkılarak hazırlanmış bir fezlekedir, fezleke savcısının tutuklu olmadığı için ismini söylememe gerek yok.

29 nolu fezleke şöyle:

Fezlekemin 1. sayfasıyla Ahmet Türk’ün fezlekesinin 4. sayfası tek fezleke gibi işlem görmüş

Baskıya, zulme rağmen kahramanca direniyor. Bir taraf ‘63 gündür bir bardak su ile halkımın özgürlüğüne kendimi adadım, diğer taraf da adım atmam’ diyorsa bizim daha fazlasını yapmamız lazım. Şimdi 63 gündür arkadaşlarımız içeride direniyor. 3 temel talepleri var biri Sayın Öcalan ile müzakere, Sayın Öcalan’ın sağlık, özgürlük ve güvenlik koşullarının oluşturulması. Bu saatten sonra ölümleri durdurmanın tek yolu kalmıştır; o da gençliğin elindedir. Bakın hangi günlerden bugünlere nasıl geldik. Bunun tarihini yazan, bunun en büyük mücadelesini veren bir halktır. Bundan sonra da özgürlüğe doğru adım adım ilerleyeceksek aynı kararlılıkla yürümek zorundayız.” sözlerini ifade ederek suçu ve suçluyu övmesi, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmesi ve terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize etmesi…

Deliller neymiş, Nusaybin Emniyet Müdürlüğü’nce gönderilen CD tutanağı, çözüm tutanağı, tespit tutanağı, olay tutanağı. Değerlendirme yapmış, değerlendirme kısmını okuyorum:

24. Dönem Milletvekilliği Genel Seçimleri’nde bağımsız milletvekili seçilen ve halen BDP Milletvekili olan yukarıda açık kimlik bilgileri yazılı şüpheli Ahmet Türk’ün 08/12/2010 tarihinde ilçemize ziyaret amaçlı gelerek Mitanni Kültür Merkezinde toplanan yaklaşık 600 kişilik kalabalığa Kürtçe olarak yaptığı konuşmada suçu ve suçluyu övmesi, halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği ve topluluk tarafından atılan sloganlarla terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize ettiği dosya kapsamındaki tüm delillerden anlaşılmıştır.

Şimdi savcının yaptığı maddi hata düzeltilemeyecek bir hata değil. Fakat vahim olan şudur; Ahmet Türk BDP Mardin Milletvekilidir, doğru. Şimdi değerlendirme kısmına bakın “BDP Hakkari Milletvekili olduğu”. Yani savcı bayağı bir karıştırmış. Vahim olan kısmı TBMM’de görüşülmediği, tartışılmadığı için, olduğu gibi tek bir oylamayla geçirildiği için de böylesi bir fezlekenin önümüze gelmesi. Sonradan Mardin Cumhuriyet Savcısı da muhtemelen fezlekeyi okumamış, dikkate almamış. Benim fezlekemin 1. sayfasıyla Ahmet Türk’ün fezlekesinin 4. sayfası tek fezleke gibi işlem görmüş. Hem TBMM’de hem sonradan Nusaybin Savcılığında, hem Mardin Savcılığında. Mardin Savcılığı Diyarbakır Savcılığına göndermiş. Diyarbakır Savcılığı da iddianame hazırlarken bile bunu okumaya tenezzül etmemiş ki biz burada okurken fark ediyoruz. Önemli değil.

Bütün o vahim yasadışılıklar karşısında çok önemli değil. Ben tutanağa geçeyim. Ne demişim bu konuşmada, onları konuşalım. Şimdi fezlekede şöyle bir şey var. Savcı, ilk sayfasında cümlesini bağlarken diyor ki “Bu sözleri sarf ederek suçu ve suçluyu övmüş, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmiş, terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize etmiş”. Ama suç nitelendirmesi yaparken ‘suçu ve suçluyu övmekle terör örgütü propagandası yapmak’ demiş. Altta ise başka nitelendirmeler yapmış. Demiş ki terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize etmek. Bu 2911. Ayrıca terör örgütü propagandası olabilir ama 2911’dir. “Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek” yanılmıyorsam 214’tü. Ama burada suç nitelendirmesinde altta bunu yaparken fezlekenin tek maddesinde bunları özetlemiş.

Kayda geçsin diye söylüyorum, yanımdaki avukatlarım şimdi bilgi verdi. İsmini verdiğim savcı Gözde Uzun, Cemaat kapsamında gözaltına alınmış, soruşturma başlatılmış hakkında. Ben başlatılmamış diye biliyordum. Tutuklu mu, ihraç mı değil mi bilmiyorum. Suçlu mu suçsuz mu, onu da bilmiyoruz. Ama bu savcı da FETÖ’den soruşturma görmüş bir savcı.

Şimdi bilirkişi raporundan yansıyanları okuyayım.

“13 Kasım 2012 Nusaybin. Yoğun korna eşliğinde çok sayıda araç konvoyu müzik eşliğinde anlaşılmayan bir dil, motosikletli şahıslar ve ellerinde sarı kırmızı flamalar yolları kapatmış panzer ve polis arabaları arasından geçerek direniyorlar. Caddelerden parça parça görüntüler, ara sıra müzik kesiliyor. Kalabalık koro halinde eşlik ediyor, anlaşılmayan bir dil. Şehrin içinde ara sokaklarda konvoy devam etmekte, müzik kesilip anlamadığım dilde anons yapılmakta. Sadece Selahattin Demirtaş dediği anlaşılmaktadır. Balkonlardan ve yol kenarlarından bir takım şahısların konvoya el sallıyorlar”.

Bu bilirkişi raporunda cümleler çok düşük. Anlamadığım bir dil kullanmış kendisi. Bu Türkçe değil. Ama işte kim nasıl anlarsa, olduğu gibi okuyorum. ”Selahattin Demirtaş dediği anlaşılmaktadır. Balkonlardan ve yol kenarlarından bir takım şahısların konvoya el sallıyorlar. Görüntü yüksek otobüs gibi bir araç üzerinden çekilmiş. Sloganlar eşliğinde çoğunluğu erkek şahıslar ellerinde Abdullah Öcalan posterleriyle müzik eşliğinde yürüyüş yapıyorlar. Slogan dili anlaşılmıyor. Geniş bir caddede toplanmış kalabalığa otobüs gibi yüksek bir araç üzerinde 50-55 yaşlarında bir erkek şahsı hitap ediyor (anlaşılmayan bir dil). Konuşmasında Selahattin Demirtaş ismi geçtiğinde meydandakilerden yoğun alkış sesi gelmektedir. Selahattin Demirtaş platformun (otobüs olabilir) üzerinde görünerek halkı selamlıyor. Kalabalıktan “Nusaybin seninle gurur duyuyor” sloganları geliyor. Selahattin Demirtaş aracın içinden anlaşılamayan tekrar eden iki kelime: “Bütün Kürdistan sizinle gurur duyuyor. Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Bu gençlerimizin -parantez içerisine soru işareti koymuş bilirkişi, ne demekse- bu kararlı iradenizin önünde saygıyla eğiliyorum. Sizler de hoş geldiniz.

Özellikle... Bu soru işaretlerini anlamadığı için mi yoksa şüpheli kelime olduğunu belirtmek için mi koymuş, ben tam anlayamadım. Bilmiyorum ama aşağıda başka soru işaretleri de koymuş. Devam ediyorum.

“Öncelikle bu “teknik arızadan”, uzamadan dolayı sizlerden özür diliyorum. Biliyorum, biliyorum ki Mardin Cezaevi’nde birazdan tutsak arkadaşlarımız bizi bekliyor. Cezaevinin önünde de bir mitingimiz olacak. Bu nedenle de biraz geç kaldık. Ama buradan serhıldan kitlesine, Kürdistan’ın onuru Nusaybin’e seslenmeden gitmek olmaz (Nusaybin seninle gurur duyuyor sloganları). Biz direnen Kürt gençleriyle, Kürt kadınlarıyla, Kürt analarıyla gurur duyuyoruz. Biz sizlerle gurur duyuyoruz. Bugün açlık grevi direnişlerinin 63. günü. 63 gündür dört duvar arasında, zindanda teslim olmadık, teslim olmayacağız diyen kahraman Kürt gençlerine aç, susuz ve coşkulu, heyecanlı bir şekilde siyasetin tam merkezinde gündem oluşturarak “Siz bizi tutukladınız, siz bizi teslim almaya çalıştınız ama biz sizin faşizminizi teslim alacağız” diyen Kürt gençlerine buradan selam olsun. Bunlar hatırlayın, başbakanın Tayyip Erdoğan’ın bir tayfası var (yuh sesleri), televizyon televizyon dolaşıp KCK operasyonları ne kadar başarılı olmuş diye anlatan bunların bir ekibi var ya şimdi onlar KCK operasyonlarıyla Kürt siyasetçileri tutuklayıp içeri attılar. Ve bu işi bitirdik diye düşünüyorlardı. (yuh sesleri) on bir, on bir Kürt tutuklayınca” -Burada 11’i yanlış vermiş. 10 bindir bu. 10 bin Kürdü tutuklayınca olacaktı- Kürt özgürlük mücadelesi bitecek zannediyorlardı. Ama bakın o günden beri söylüyoruz söylemeye de devam edeceğiz. Sizin tutuklayıp içeride teslim almaya çalıştığınız on bir Kürt siyasetçi bu gün yeniden açlık grevleriyle siyaset sahnesine döndüler (Öcalan posterli alkış sesleri).”

Şimdi nasıl oluyorsa Öcalan posterli alkış sesleri. Şimdi zannedersem kalabalığın içerisinde Öcalan posteri açılmış, aynı zamanda alkış sesleri. Zannedersem bunu anlatmaya çalışıyor bilirkişi.

...

“Cezaevi duvarlarının hiçbir anlamı kalmadı. İçerisi ile dışarısı birleşti. Sıra zindanların duvarlarını yıkmaya geldi. Fatihli (soru işareti koymuş) özgürlük mahkumlarını özgürleştirmeye geldi. (Burada yanlış çevirmiş herhalde fatihli derken. Ben hatırlamıyorum meseleyi… Zaten soru işareti koymuş yanına). Özgürlük mahkumlarını özgürleştirmeye, her birini özgürlüğüne kavuşturmaya geldi. Eğer onlar içeride bu kadar imkansızlığa rağmen, baskıya zulme rağmen kahramanca direniyor, 63 gündür bir bardak su ile halkımın özgürlüğüne kendimi adadım ölürüm de geri adım atmam diyorsa bizim daha fazlasını yapmamız, daha fazla direnmemiz lazım. Karşımızdaki zihniyet AKP’nin baskıcı faşizan zihniyeti açlık grevinin neden yapıldığını gerçekten anlamamış olabilirler. Gerçekten de bu kadar insanın canını seve seve halkı için ölüme neden yatırdığını anlamayabilirler. Son derece normaldir. Bunların anlamasını beklemek yanılgılı bir yaklaşım olur. Hayatlarında halkı için tek kuruşlarını bile feda etmemiş ülkeleri için tek kuruşlarını bile feda etmemiş siyasetçiler (yuh sesleri) tek bir öğün yemeğinden bile halkı ve ülkesi için vazgeçmemiş AKP devrimci duruştan, devrimci direnişten ne anlayabilir? Bizim gençlerimizin, siyasetçilerimizin kendi halkı kendi ülkesi için canını seve seve ölüme yatırmasından ne anlayabilir ki? Onların anlayabileceği tek şey var para para para. (yuh sesleri) Bu nedenle ilk günden bu yana bu direnişi kırmaya, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP ekibi “bunlar şov yapıyor, şantaj yapıyor” demeye çalışıyorlar ama kimin şantaj yaptığını, kimin tehdit ettiğini herhalde bizim halkımızdan daha iyi kimse bilemez. Kürdistan tarihi Kürdistan coğrafyası, Kürdistan halkı aynı zamanda acının tarihidir; tehdidin, şantajın tarihidir. Bakın bizim üzerimizdeki baskılar, bu halk üzerindeki zorba, kaba kuvvet, işkence uygulanmasına rağmen evet bugün halk dimdik ayakta ise bugün meydan meydan alan on binlerle milyonlarla direnebiliyorsa, işte bunların faşizminin yenildiğinin iflas ettiğinin fotoğrafıdır. Nusaybin’deki fotoğraf AKP faşizminin iflasının göstergesidir. (Alkış sesleri) Biz sadece (havai fişek atılıyor, görüntüde patlama oldu deniliyor) karşı direniş hakkımızı kullanıyoruz. Cezaevindeki arkadaşlarımız faşizme karşı direniş hakkını kullanıyorlar. Biz kimseyi tehdit etmiyoruz, biz kimseye şantaj yapmıyoruz ama kimsenin tehdidine şantajına da boyun eğmiyoruz. Tarihimiz direniş tarihidir. Bu nedenle AKP’nin tehdidine de boyun eğmiyoruz, eğmeyeceğiz.

Şimdi 63 gündür arkadaşlarımız içeride direniyor.  Üç temel talepleri var. Öcalan’la müzakere (alkış var.) Biri sayın (alkış sesleri) Sayın Öcalan’ın özgürlük, güvenlik, sağlık koşullarının oluşturulması bir diğeri ana dil. (havai fişek atılıyor, sloganlar ve zılgıtlar) Bir diğeri ana dilde eğitim, bir diğeri ana dilde savunmadır. Bakın dün gece yarısından sonra anadilde savunma ilgili yasa tasarısı Meclis’e ulaştı. Bugün komisyona gelmesi, birkaç gün içinde yasanın çıkmasını bekliyoruz. Bu önemli bir adımdır, Bunu küçümsemeyeceğiz bunu yok saymayacağız. Ama diğer adımların da haklı meşru taleplerin de hızlı bir şekilde zaman kaybetmeksizin yerine getirilmesini beklemek de bizim hakkımızdır. Eğer bir halk yediden yetmişe, milletvekili, belediye başkanıyla zindandaki tutsağıyla, anası, genci, yaşlısıyla bedenini ölüme yatırabiliyorsa bu taleplerin arkasında milyonlar var demektir. Hükümet bunları yok sayamaz artık. Bu saatten sonra ölümleri durdurabilmenin artik tek bir yolu kalmıştır o da gençlerin elindedir. Gençlerin direnişi, 24 saat gerekirse sokak sokak meydan meydan gençlerin direnişi ölümleri durduracak tek duruştur artık. (Alkış ve slogan sesleri) Bu yüzden, bu yüzden eğer sonuca çözüme doğru bir gelişme olsun istiyorsak direnmek dışında seçeneğimiz yok. Bakın hangi günlerden bu günlere nasıl geldik. Nasıl direnerek geldik bunun tarihini bunun örneğini yazan bir halktır. Aynı yöntemle aynı kararlılıkla direnerek yürümek zorundayız. Bizim özgürlüğümüzün (direne direne kazanacağız sloganları) bizim özgürlüğümüzün AKP’nin elinde olmadığını artık biliyoruz. Bizim özgürlüğümüz halkın ellerinde, gençliğin yüreğinde, kadınların çakmak çakmak gözlerindedir. Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında değil özgürlüğümüz. (Alkış sesleri)

Biz, biz her birimiz birbirimize bir söz vererek yola çıktık. Mazlum Doğan’dan devraldığımız direniş bayrağını Amed zindanında anıtlaşmış dertlerin direnişini Borivanların (?) Beritanların, Agitlerin () Alişinlerin (?) direnişini devralarak (ki hepsini yanlış yazmış) şehitlerimizin yarattığı değerlerin yanında özgürlük mücadelesinden bir tek geri adım atmadık, Asla ama asla. Zulme karşı boyun eğmeden özgürlüğü analarmıza armağan etme sözü verdik. O sözü yerine getirene kadar el ele omuz omuza direnerek özgürlüğe yürüyelim diyoruz. Hepinizi en içten duygularımla sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Hepinizin yolu açık olsun. Hepinizin yolu açık olsun. Mardin Cezaevine yetişmek zorunda olduğumuz için mitingi kısa kesiyoruz ama en kısa zamanda da Mardin de de… (videoda atlama oldu, kalabalık dağılıyor, anons ediliyor, anlamadığım dil, videonun sonu).

7 yıl önce açlık grevleri, beklentiler talepler ve siyasi durumla bugün yaşanan siyasi durum aşağı yukarı aynı

Evet konuşmamı bu şekilde çevirmiş bilirkişi. Yetersiz Türkçesinden anlayabildiğimiz kadarıyla böyle çevirmiş. İçeriğe dair bir diyeceğim yok. Bu konuşmayı yapmış olabilirim. Benim konuşmam olabilir mümkündür. Nusaybin’de bu şekilde konuşmuş olabilirim. Şimdi aynı tarihlerde siyasi gündem neydi Türkiye’nin siyasi konjoktoründe konuştuğu tartıştığı mevzular neydi onları bir hatırlayalım. Çünkü tarih 2012. Bundan 7 yıl, 6,5 yıl öncesinden söz ediyoruz. 6,5 yıl önce Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaptığım bir konuşma. Terör örgütü propagandası mıdır, değil midir; suçu suçluyu övmek midir değil midir bunları değerlendireceksiniz. O tarihe geri dönüp o tarihin toplumsal sosyo-kültürel, siyasi, sosyo-psikolojik bütün koşullarını değerlendirmeniz gerekecek.

Şimdi her şeyden önce Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere o tarihte birçok cezaevinde aralarında tutuklu milletvekillerimizin de olduğu -evet o dönemde de tutuklu milletvekili vardı, Cemaat savcılarının içeri gönderdiği içerideyken seçilmiş ama serbest bırakılmamış milletvekili arkadaşlarımız vardı- onların da aralarında bulunduğu eş genel başkan yardımcıları belediye başkanları PM üyelerinin de aralarında bulunduğu 120’den fazla insan açlık grevindeydi. 3 talepleri vardı biri Öcalan ile görüşme yapılmasıydı. İkincisi o günlerde Öcalan’ın sağlık durumu ve yaşam hakkı ile ilgili spekülatif bilgiler kamuoyunda dolaşıyordu, yaşayıp yaşamadığına dair tartışmalar yapılıyordu.  O yüzden sağlık güvenlik koşulları ile ilgili bilgi verilmesiydi. Üçüncüsü de anadilde eğitim ve anadilde savunma hakkının güvence altına alınmasıydı. Bu 3 talebi içeren açlık grevi başlatmışlardı. Açlık grevinin 63. gününde de bu miting de açlık grevcilerinin taleplerine, içerideki arkadaşlarımızın başlattığı bu açlık grevi taleplerine destek vermek ve hükümeti duyarlılığa çağırmak için yapılan miting serilerinden bir tanesiydi. Sadece orada değil birçok yerde miting yapmıştım. Bunlardan birkaç tanesi fezlekeye dönüşmüş. Zaten sıradaki fezlekelerin büyük bir kısmı da bunlarla ilgili.

Şimdi de bugün de 250 günü aşan süreyle yapılan açlık grevi neticelendi ve talepler benzerdi. Aradan 7 yıl geçmiş, 7 yıl önce açlık grevleri beklentiler talepler, 7 yıl önceki siyasi durumla bugün yaşanan siyasi durum aşağı yukarı aynıymış demek ki. 7 yılda değişen hiçbir şey olmamış. 7 yıl önce de İmralı’da tecrit kalksın, barış için görüşmeler yapılsın talepleri ile açlık grevleri yapıldı, bu yıl da yapıldı. Bu yıl da yine yerel seçimler öncesinde avukatlar İmralı’ya gönderildi, ailesi İmralı’ya gönderildi, Sayın Öcalan ile görüşme yaptırıldı ve hatta biliyorsunuz Munzur Üniversitesinde bir akademisyen de İmralı’ya gönderildi ve Öcalan ile görüşmeler yaptırıldı. O tarihte de fezlekede bana suçlama yöneltilen konuşmayı yaptığım tarihte de benzer bir tartışma sürüyordu. Bakın o tarih 27 Eylül 2012. Ben bu konuşmayı Nusaybin’de yaptığım tarihten iki hafta önce dönemin başbakanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamaları hatırlatmak istiyorum. Yani savcının beni fezlekede suçladığı konuşmayı yaptığım tarihten 2 hafta önce.

27 Eylül 2012. Recep Tayyip Erdoğan şöyle demiş: “Ben, MİT müsteşarım Emre Bey zamanında başlattım görüşmeleri.  (İmralıyı kast ediyor) Ve şu anda kesilmesinin bazı sebepleri oldu. İletişimdeki samimiyetsizlik nedeniyle burada bu işi keselim dedik. Bölücü terör örgütünün yanlış ve yalan haberi terör örgütünü ifşa etti. Kendilerine bazıları statükocu olmakla suçlarken kendilerinin geçmişte neler yaptığını unuttular. Biz geçmişte OHAL’i kaldırdık. Bunların ne denli güçlü adımlar olduğunu da iyi anlamak gerekir.” Ve Başbakan Erdoğan konu ile ilgili görüşünü şöyle tamamlamış. “İmralı ile ilgili yeniden görüşmeler olabilir.” Yine bir yıl sonra Başbakan Erdoğan’ın az önceki konuşması T24 sitesinden alınmış, birçok medya sitesinde yer almış ama şimdi okuyacağım açıklaması da Hürriyet gazetesinde yer almış. Diyor ki Erdoğan: “Öcalan İmralı’da öldü, öldürüldü, sağlığı hakkında bilgi alamıyoruz iddiaları üzerine Adalet Bakanı, Mehmet Öcalan’ı adaya gönderdi. Mehmet Öcalan da zaten ağabeyimle görüşmek istiyorum talebini bakanlığa iletmişti.” Bunun üzerine diyor ki Başbakan: “İşte kampanyalardan biri de Öcalan İmralı’da öldü, öldürüldü. Böyle kampanyalar var. Geçen kardeşinin oraya gitmesi istendi, kabul edildi gitti, görüştü, geldi” sözleriyle vurguladı. Kampanyaların önünü almak amacıyla kabul edildi, Mehmet Öcalan İstanbul üzerinden adaya getirildi. Yetkililer Öcalan hakkında da ön bilgilendirme yapmadı. Kardeş Öcalan 21 Eylül’de İmralı’ya gitti. Abdullah Öcalan’ın, kardeşinin adada olduğunu aynı gün öğrendi. Hatta ilk tepkisinin görüşmeme yönünde olduğu bildirildi. Ancak kısa bir süre sonra görüşmeyi kabul eden Öcalan ile Mehmet Öcalan kendilerine ayrılan yerde bir araya geldi. Mehmet Öcalan’a görüşme sırasında bir avukatın da eşlik ettiği ileri sürüldü. Öcalan görüşmenin başında sağlık durumu hakkında kardeşine bilgi verdi. Abdullah Öcalan için görüşmenin en önemli gündem maddesi ise PKK’nin son dönemlerdeki eylemleri oldu. Öcalan’ın PKK’nin artan saldırılarından duyduğu rahatsızlığı belirttiği, polis ve asker ölümlerinin vatandaşlar arasındaki psikolojik köprüleri yıkabileceği uyarısında bulunduğu öğrenildi. Öcalan’ın eleştirilerini, “son dönemlerdeki eylemlerinin hemen hemen hepsi sorumsuzca, bu saldırılar halklar arasındaki bu köprüleri ortadan kaldırmaya yönelik, bunun önüne geçmek gerekiyor. Bu kopuşu engellemek için köprüler yıkılmasın diye elimden geleni yapacağım” şeklinde görüşlerini sürdürdüğü kaydedildi.

Hürriyet Gazetesinden devam ediyorum görüşmeyi okumaya:

Görüşmeden bir gün sonra partisinin Iğdır il kongresinde konuşan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Şu anda İmralı ile ilgili kesin olarak emin olduğumuz tek şey Sayın Öcalan ve yanındaki mahkumların hayatta olduklarıdır. Onun dışında 420 gündür İmralı’dan haber yoktur” dedi. O gün çok dikkate alınmayan bu değerlendirme Erdoğan’ın, “Öcalan kardeşi ile görüştü” açıklaması ile birlikte Demirtaş 21 Eylül’deki görüşmeden haberdarmış yorumlarına neden oldu. Demirtaş’ın ikinci değerlendirmesi ise 3 gün sonra Diyarbakır’dan geldi. Demirtaş, “BDP-AKP eğer CHP’de müzakereyi destekliyorsa 3 parti bir araya gelip yeniden müzakerelerin sağlıklı bir şekilde başlayıp kalıcı barışa ulaşması için neler yapılabilir bunu tartışmaya açabiliriz” dedi. Demirtaş’ın bu çağrısı ile ilgili Erdoğan önceki gün katıldığı TV programında kendisine yöneltilen bir soru üzerine “Demirtaş’ın açıklaması derken (bu Erdoğan’ın sözü) yani oradan bir mesaj geldi o doğrultuda bir açıklama yaptı” denilmesi üzerine Erdoğan, “Sizin söylediğiniz evet. Zannediyorum o onları biraz rahatlatmış herhalde”.

Şimdi devamı da var, birkaç gün arayla hükümetten yapılmış açıklamalar var ama onu bir sonraki fezleke ile bağlantılandıracağım için daha sonra okuyacağım. Bununla neyi hatırlatmak istiyorum. Bir hafıza tazelemesi yapmak açısından mahkemeniz bugün 7 yıl sonra benim bu konuşmamı terör propagandası suçu ve suçluyu övmek olarak değerlendiriyor ama o dönem olup biten şuydu: Abdullah Öcalan ile Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda devlet yetkilileri İmralı’da görüşmeler yapıyordu, bu görüşmeler aleni bir şekilde henüz kamuoyuna yansımamıştı. Cezaevinde ise bir grup arkadaşımız açlık grevi yapıp Öcalan ile görüşmelerin alenileşmesini istiyordu. Biz cezaevindeki arkadaşlarımızla gidip cezaevinde görüştük. Açlık grevinde olan milletvekillerimiz dahil olmak üzere açlık grevi eylemi yapan hemen hemen herkes ile yüz yüze görüştük. Gerçekten açlık grevi yapan kişi açısından bireysel bir tutumdur, geri kalanların hepsinin de bir an önce bitmesi için uğraşması en ahlaki tutumdur. Ben de o dönem arkadaşlarımızın açlık grevini bitirmesi için çok ricada bulundum. Fakat kararlılıklarını şu şekilde ifade ettiler. “Biz siyasetçiyiz, bizi tutuklayıp içeri attılar kumpaslarla. Şimdi kan gövdeyi götürüyor. Biz ne Kürdün ne Türkün birbirini öldürmesine tahammül etmiyoruz. Seçilmiş siyasetçiler olarak evet biz gerekirse kendimizi öldürme pahasına ölümleri durduracağız. Yetti artık sesimizi duyurana kadar müzakere, barış süreci başlayana kadar geri adım atmayacağız demişlerdi”.  

7 yıl önce de temel hedefimiz açlık grevlerinin ölüm olmadan sonuçlanması ve bir barış sürecine Türkiye’nin evrilmesiydi

Bu kararlılıklarını kendi gözlerimle gördüm. Kesinlikle ikna olmuyorlardı. Onlara İmralı’da üstü kapalı, kamuoyuna yansımamış bir düzeyde görüşmeler olduğunu dolayısıyla sabırlı olmalarını anlatmaya çalıştım. Ama üç talep gerçekleşmediği sürece kesinlikle açlık grevlerini bırakmayacakları hem kamuoyuna hem bize kararlı bir şekilde ilan edilince, bunun üzerine parti genel merkezimiz olarak bu taleplerin hükümet tarafından duyulması, dikkate alınması için kamuoyu oluşturulması kararı aldık. Aynı tarihlerde biz hükümetle de görüştük. Partinin temsilcileri, dönemin bakanlarıyla, cezaevi genel müdürleriyle diyaloglar kurduk. Gerçekten sonuç almak istiyorduk. Bizim temel hedefimiz en nihayetinde hem açlık grevlerinin ölüm olmadan sonuçlanması hem de bir barış sürecine Türkiye’yi evirebilme çabasıydı.

7 yıl önce hükümet bugünkü gibi ciddi bir sessizlik ve duyarsızlık içerisinde değildi

O dönemlerde görüşme yaptığımız Adalet Bakanı Sadullah Bey de bu konuda çaba sarf etti, hakkını teslim etmek lazım. Örneğin Sincan cezaevinde açlık grevinde olan kadın tutukluları kendisi bizzat ziyaret etti. Taleplerini yüz yüze dinledi. Bugünkü gibi ciddi bir sessizlik ve duyarsızlık içerisinde değildi hükümet. Ve bizde hem hükümetle görüşüp hem mitingler serisiyle kamuoyu oluşturup bütün bu süreci, olumlu bir barış sürecine evirme politikası yürütüyorduk. Yine o dönemde daha önceki duruşmalarda birinde belirttiğim gibi ve bir sonraki fezlekede özellikle belirteceğim gibi Öcalan’ın kendi el yazısıyla Erdoğan’a, hükümete gönderdiği bir mektup vardı. Bu mektup kamuoyuna yansımadı. Biz siyasetçiler olarak bunu biliyorduk. Bu mektupta yeni bir barış süreci başlatmak istediğini, çok ciddi ve kararlı olduğunu, bu meselenin artık çözülmesi gerektiğini, kendi dili ve üslubunca Öcalan Erdoğan’a anlatmıştı. Ve biz de zaman geçirilmeksizin, eğer ciddiye alınacaksa bu girişimin, hiç değilse açlık grevleri herhangi bir ölüme sebebiyet verilmeden konun neticelendirilmesini istiyorduk. Hükümet de açlık grevi devam ettiği müddetçe bunu yapmayacağını belirtiyordu. Açlık grevleri vasıtasıyla adım atmayacağını belirtiyordu. Açlık grevciler ise hükümet adım atmadan bırakmayacağını belirtiyordu. Dolayısıyla bir sıkışıklık tıkanıklık vardı. Açmaya çalışıyorduk bunu. Elbette ki bizler burada yeni bir barış sürecinin başlayabilmesi için çaba sarf ederken asıl acil mevzunun ölüm sınırına gelen açlık grevcilerinin açlık grevlerini bırakmalarını sağlamaktı. İşte bu mitingler serisi bu amaçla yapılmıştı. Burada zaten bu konuşmanın içeriğinde ne teröre bir övgü vardı ne şiddete bir çağrı vardı. Tam tersine kimse ölmesin diye açlık grevcileri başta olmak üzere, müzakereler başlasın diye herkesi biz meydan meydan, sokak sokak mitinglere çağırdık.

Siyaseti engellemek bizatihi şiddeti teşvik etmektir

Direniş dediğimiz de zaten budur. Her yerde de bu direnişten söz ettik. Gençler kadınlar bize oy vermiş seçmenleri hepsini meydan meydan bizimle birlikte direnişe davet ederken direnişten bahsettiğim buydu. Çünkü o günlerde de zaten tek bir şiddet eylemi de yaşanmamıştı. Öyle bir iddia da yok zaten. O nedenle savcının uydurmasıdır. Açıkça iftirasıdır. Ve şimdi savcı hanımefendi yanılmıyorsam Cemaatten gözaltı ya da soruşturma geçirdiğine göre kendisi o gün itibarıyla ne yaptığını bilmiyor olabilir, neye hizmet ettiğini bilmiyor olabilir. Ama kendisini yönlendirenler şunu yapmaya çalışmışlar. Olası bir çözüm sürecinin önüne nasıl geçebilirizi muhtemelen birileri tartışmışlar ve savcıları böyle yönlendirmişler. Eminim ki bu fezlekeyi hazırlayan savcı ben çözüm sürecini engelleyeyim diye yapmamıştır. Ben bu şekilde suçlamak istemiyorum onları ama siyasetin önünü tıkamak, söz söylemeyi suç saymak, mitingde konuşmayı suç saymak, Sayın Öcalan demeyi terör propagandası saymak, Öcalan posteri açtı diye gerçeği orada bölmek, efendim barış süreci müzakere olsun demeyi terör propagandası saymak, bunların hepsi şiddeti teşviktir. Yani bizatihi bunları engellemek, şiddeti teşvik etmektir. Oysa bizim yaptığımız, şiddetin son bulması, ölümlerin son bulması, silahların nihai olarak susması girişimi çabasıydı.

Mitingde herkes konuşmuş slogan atmış bir tek bana fezleke hazırlanmış

Bu çabamızı engellemeye çalışanlar barış, görüşme, müzakere süreçlerinden rahatsızlık duyanlardı. Şu kesimdi bu kesimdi bilmiyorum. Ama her zaman olduğu gibi o dönemlerde de bunu durdurmak isteyenler vardı. Bakın neden ben bu iddiada bulunuyorum. Şimdi miting yapılmış, Nusaybin için söylemiyorum. Daha önceki fezlekelerde de dikkatimi çekmişti. 100 bin kişilik miting yapılmış. En az on kişi benim dışında sahneden veya otobüsün üstünden konuşma yapmış. İşte Ahmet Türk konuşmuş o dönem Emine Ayna konuşmuş, Aysel Tuğluk konuşmuş,  o şehrin milletvekilleri konuşmuş ben de konuşmuşum. Ve hepimiz aşağı yukarı aynı şeyleri aynı benzer şekilde kelimelerle ifade etmişiz. Dikkatinizi çekiyorum bakın 100 bin kişi Öcalan sloganı atmış arada gençler Öcalan posteri açmış. Konuşmacıların hepsi Sayın Öcalan demiş hepsi aralarından Kürt halkının önderi demiş, hepsi müzakere olsun demiş, ama bir tek bana fezleke hazırlanmış. İlginç değil mi? Niye onlara fezleke hazırlanmamış demiyorum. Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Ben eş genel başkan olduğumdan bu yana kesintisiz bir şekilde birileri beni yargı eliyle engelleyebilmek, durdurabilmek için azami çaba sarf etmiştir. Ben o 100 bin kişi suç işlemiş demiyorum asla. Slogan atmak terör propagandası değildir. Şiddete dönüşmediği müddetçe hiçbir gösteri yasadışı değildir. Şiddeti, terörü, ölümü, silahı açıkça övüp teşvik etmeden, hiçbir konuşmada terör propagandası değildir. Ne beni orada dinleyen kitle terör propagandası yapmıştır. Ne de benim yanımda konuşma yapan partili yetkililerim, sözcülerim,  milletvekillerimiz, il başkanlarımız, onlarda terör propagandası yapmıştır. Ama ben de yapmadım.

Silah bırakın, müzakere olsun diyorsunuz ama bakın biz sizi konuşturmayız diyorlar

Neden Selahattin Demirtaş, neden bu soruşturmalarda Selahattin Demirtaş’la ilgili emniyet rapor tuttu savcının önüne koydu? Neden savcı sadece benimle ilgili fezlekeler hazırlayıp meclise gönderdi? Neden diğer konuşmacılar ya da katılımcılar hakkında soruşturma yürütülmedi? Ya da yürütüldüyse anında takipsizlik kararı çıkarıldı ve dosyalar kapatıldı. Olması gerektiği gibi yapıldı. Neden benim ki ayrı tutuldu. Evet, ben nedenini biliyorum. Halkımız da nedenini biliyor. Kamuoyu da nedenini biliyor. Hiç şüphem yok ki beni yargılayan şu anki üç hâkim de en az benim kadar bunun nedenini biliyor. Dolayısıyla bu fezleke siyasi saiklerle hazırlanmış bir fezlekedir. Ola ki Kürt sorunun barışçıl çözümünde Demirtaş, Gültan Kışanak, sonrasında Figen Yüksekdağ, birlikte eş genel başkanlık yaptığım arkadaşlarım parti yöneticilerim siyasi inisiyatif alıp da şiddeti sonlandıracak, savaşı bitirecek girişimlerde bulunmasınlar, onu akıllarına dahi getirmesinler diye yapılmış baskılardır. Bunlar bizi korkutma amacı ötesinde, bizim korkmayacağımızı biliyorlar. Şunu demeye çalışıyorlar. Yani siz silahı bırakın diyorsunuz ama PKK’ye silahı bırakın çağrısı yapıyorsunuz ama işte müzakere olsun Öcalan’la, PKK silahları bıraksın diyorsunuz ama bakın biz sizi konuşturmayız haberiniz olsun, böyle siyaset falan da yapamazsınız.

PKK’ye diyorlar ki biz sivil siyasetçilere bile siyaset yaptırmıyoruz, siz niye silah bırakmayı tartışıyorsunuz

Bunu bize demiş olmuyor, Kürtlere demiş oluyor. Aslında PKK’ye demiş oluyor. Bu soruşturmalarla PKK’ye subliminal, siyasi alt mesaj veriyorlar. Net olarak şöyle diyorlar; ey PKK yöneticileri, Kandil’dekiler, biz sivil siyasetçilere bile siyaset yaptırmıyoruz. Siz niye silah bırakmayı tartışıyorsunuz ki demiş oluyor. Bunlar bunu hesap ediyor. Peki ben bunu uyduruyor muyum? Hayır çünkü bu konuşmaları yaptığımız tarihten birkaç ay sonra İmralı Çözüm Süreci başladıktan sonra Kandil’e birkaç defa ben de gittim. Ve orada KCK  yetkilileriyle görüştüm, silah bırakma tartışmalarında bulundum. İkna etmek için saatlerce konuştuğum günler oldu. Bunu bir manipülasyon ya da abartı olsun diye söylemiyorum. Az önce belirttiğim, KCK yetkililerine mesaj olsun diye bu yapılanlar demek ki KCK yetkilerine ulaşmış ki bana şunu söylüyorlar; iyi de Selahattin Bey bize şunu anlatıyorsunuz da ya senin parti yetkililerin sen de dahil gece gündüz soruşturmaya, tutuklamaya tabi tutuluyorsunuz. Siz gelmiş burada bize diyorsunuz ki silah bırakın, sivil siyaset yapılsın ama siz bile yapamıyorsunuz biz nasıl yapacağız? Bakın abartmıyorum, KCK’nin üst düzey yetkililerinden duydum. O yüzden kızıyorum. Bu fezlekeler, bu tutuklamalar savaş devam etsin diye açıldı. Ben yine de o gün KCK yetkilerine şunu söyledim, bunu meydanlarda da söyledim fezlekelerimde bulabilirsiniz, Kandil’de ne söylediysem meydanlarda da Meclis’te de söyledim. Onlara şunu söyledim, siyaset mücadelesi zordur, sıkıntılıdır, hatta bize göre savaşmaktan daha zordur. Savaş en kolayıdır. Biz bütün bu zorlukları göze alıyoruz. Buna rağmen silahlar bırakılmalı diyoruz. Tutuklanabiliriz, engellenebiliriz, kısa dönemde binlerce siyasetçi KCK operasyonları ile içerideydi, biz buna rağmen silahları bırakmanızı istiyoruz dedik.

Mahkeme heyeti yürüttüğü yargısal faaliyetin son iki barış sürecinin hesaplaşması olduğunu bilmeli

Öcalan'la bu girişimi biz de destekliyorduk. Ve grevleri bıraktırma noktasına gelinmiştir ki onu da aşama aşama fezleke fezleke bir sonraki aşamada aktaracağız zaten. O nedenle mahkeme heyeti şu anda yürüttüğü yargısal faaliyetin son iki barış süreçlerinin hesaplaşması olduğunu bilerek yargılamayı sürdürmelidir. Eğer bu süreçler başarılı olsaydı Türkiye'de o günden bugüne yaşanmış hiçbir acı yaşanmayacaktı. O günlerde bizim görüşmelerimiz, Öcalan'ın çağrısı, Erdoğan'ın aldığı inisiyatif, bizim de HDP grubu olarak emeklerimiz sayesinde binlerce insanın canı kurtuldu. Kürt gencinin de, Türk gencinin de, polisin, askerin de. Diyebilirler ki, "Biz canımızı feda ederiz". Olabilir, güvenlik personeli canını feda etmeye hazır olabilir. Ama siyasetçinin işi, onun canını feda etmeye hazır olmasını izlemek değildir. Onu durdurmak, başka yollarla çözmeye çalışmaktır. Biz bunu yapmaya çalıştık. O barış sürecinde çatışmalar devam etseydi, bunu sadece yaradan bilir ama savaş olacak, çatışmalar olacak ve gene ölecekti insanlar. Kaç insanın, hangi insanın canını kurtardık bilmiyorum ama kurtardığımızdan eminim. Bugün eşiyle, çocuğuyla, annesiyle, babasıyla yan yana olan birçok güvenlik personeli, Türk genci, dağdaki, şehirdeki sivili, korucusu halen yaşıyor, ailesiyle birlikteyse o sürecin kazanımıdır. Bir insanın bile canı kurtulmuşsa bu önemli değil midir? Bunun kıymeti yok mudur? Oturduğumuz koltuklardan dile kolay olabilir ama bir tek ana babanın evladını kurtarabildiysek bunun hiç mi kıymeti harbiyesi yok.  Bu kadar mı değersiz? Barışı sağlamaya çalışmak bu kadar mı hiçleştirilir, ötekileştirilir. Bunu yapıyoruz, o dönem başardık bunu biz. Başardık.

Barış görüşmeleri yapmak mı doğrudur, yoksa Pençe Harekatları yapmak mı

İnsanların İmralı’da, Ankara’da, Kandil’de söyleyemeyeceği kadar cesaretle barışı savunduk. Kandildekiler bize saygı duydular, barışı savunma cesaretinizden dolayı. Açık söyleyeyim hükümetten sizden daha fazla saygı duydular. Benim PKK üyesi yöneticisi olmadığımı sizin kadar onlar da iyi biliyor.  Bir barış siyasetçisi, özgürlüklerin genişletilmesi için seçilmiş bir sivil siyasetçi olarak bize saygı duydular. Çağrılara kulak verdiler. Ateşkes ilan ettiler, Öcalan'ın yaptığı "Geri çekilin, Türkiye sınırlarını terk edin" çağrısını kabul ettiler. Bunlar da öyle kolay olmadı. Öcalan çağrı yapınca örgüt hemen gereğini yapmadı. Ben, Sırrı Süreyya Önder arkadaşım, bugün hapiste, İdris Baluken arkadaşım, Sincan’da mahkemenizin birkaç yüz metre ilerisinde hücrede, hakeza Pervin Hanım defalarca gidip ikna etmeye çalıştık. Kandil'deki KCK yetkilileri ile toplantılar yaptık, Öcalan'ın niyetini anlatmaya çalıştık. Hükümetin niyetini yüz yüze anlatmaya çalıştık. Toplumun beklentisini yüz yüze anlatmaya çalıştık. Bunları kendi kavramlarımızla, kendi konuşma biçimimizle yaptık. Meydanlarda da bunu yapmaya çalıştık. Şimdi hükümetin bilgisi, onayı ve çıkmış olan bir yasanın bize sağladığı güvence ile bu görüşmeleri yapmak mı doğrudur, yoksa Pençe Harekatları yapmak mı doğrudur. Eğer bu yöntemle hiç kimsenin burnu kanamadan çözüm alınacaksa, konuşarak tartışarak sorunu çözmek daha onurlu, erdemli bir tutum değil mi? Siyasetçiler güvenlik personelinin, askerin polisin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Kürt siyasetçiler de Kürt gençlerinin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Yapan alçaktır, haysiyetsizdir. Kim yapmışsa, Kürt siyasetçi, Türk siyasetçi; alçaktır. Şerefesizliktir. Biz bunu onurumuzla çözmeye çalıştık. 7 yıl sonra şimdi mahkemeniz bana soruyor: "Sen bunu yaparken niye Sayın Öcalan dedin, terör propagandası yaptın". Budur, fezlekede geçen budur, Öcalan'a niye sayın dedin. Suçu ve suçluyu övmek, terör propagandası yapmak. Fezleke aşağı yukarı bundan ibarettir. Dolayısıyla belirttiğim çerçevede ne suç işleme kastım vardır, ne suç işlenmiştir, ne de konuşmam sonrasında bir şiddet eylemi meydana gelmiştir. Tam tersine bu konuşmalar sayesinde biraz sonra değineceğim yeni bir İmralı barış süreci başlamıştır. Bu konuşmalar savaşı değil barışı teşvik etmiştir. O günlerde bu konuşmaları durdurmaya çalışanlar da başka niyetlerle, başka saiklerle hareket etmiştir. AİHM'in geçen hafta verdiği karara değineceğim ama ara vermeniz mümkün olursa daha iyi olur. 

Birçok fezlekesi ile de birebir örtüştüğü için önemli. Hangi konuşmamla suçlanmışım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine giden dosyada. Neredeyse birebir Mardin’de, Nusaybin’de yaptığım konuşmayı ben daha siyasete girmeden, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı iken 2005 yılında yapmışım. Daha siyasete girmeden önce. Ben siyasete girmeden önce 7 yıl İnsan Hakları Derneğinde gönüllü avukatlık ve yöneticilik yaptım. Dolayısıyla o dönemde Türkiye’deki insan hakları sorunları, demokrasi sorunları ve özellikle barış meselesi konusunda görüş beyan ettim, faaliyet yürüttüm.

Bakın, o dönem televizyona bağlanıp telefonla konuşma yapmışım. Konuşmamın hepsini okumuyorum fakat suça, iddianameye konu olmuş ve yargılamada esasa konu olmuş, hükme konu olmuş kısımlarını okuyorum. Bir açıklama yapmışım, televizyonda da bu açıklamamın nedenini soruyorlar, ne demek istediniz diyorlar. Sunucu sormuş ben de cevap vermişim. Diyorum ki;

“Şimdi bizi bu açıklamayı yapmaya iten en önemli nedenlerden biri Sinan Bey (Sinan Bey Sunucu) Sayın Öcalan’ın şu andaki durumu, şu andaki konumu hükümet çevrelerinin, yine Kürt aydınlarının ve Türk aydınlarının imzasıyla yapılan açıklama ve deklerasyonlardan bir bütün olarak genel olarak Türkiye kamuoyundan uzakta bir tutumla karşılanıyor olmasıdır. Kürt sorununda Öcalan gerçeğini görmeden, kabullenmeden ve Öcalan’ın bu konuda rolünü değerlendirmeden Kürt sorunu konusunda çözüm üretmek ya da kalıcı nihai barışı gerçekleştirmek çabalarını gütmek işin eksik kalacağı ve girişimlerin eksik kalacağı anlamına geliyor. Bu tartışma üzerinden biz de bu eksikliği giderme anlamında sadece Öcalan’ın durumuna dikkat çeken, bu konunun altını çizen bir ortak açıklama yapma ihtiyacı hissettik. Çünkü hani herkes barış olsun barış gerçekleşsin diye taleplerde bulunurken, düşüncelerini ifade ederken; sanki İmralı’da tek başına 7 yıldır (o zaman 7 yıldı) tutulan ve Kürtlerin önderi olarak kabul ettiği bir insan yokmuş gibi davranılıyor.”

Mahkemeniz, AİHM kararını gözeterek hem ara kararlarını hem de hükmü kurmak durumundadır

Evet 10 ay hapis cezası aldığım ve neredeyse milletvekilliğimin düşürülmesine kadar sürecin götürüldüğü sonradan da işte o şekilde bırakılan bir cezanın konuşması buydu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde o dönem avukatlarım  Sevgili Meral Danış ve Mesut Beştaş taşıdılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçen hafta 2005 yılında yaptığım konuşmayı 14 yıl sonra verdiği bir kararla, tabii AİHM’de süreç 14 yıl sürmedi ama konuşmadan 14 yıl sonra verdiği bir kararla aleni bir şekilde ifade özgürlüğünün ihlali olarak kabul etti. 

Ne “Sayın Öcalan” demek suçtur dedi. Ne “Kürt Halk Önderi” demek suçtur dedi. Ne “Öcalan Muhataptır” demek suçtur dedi. Ne de “Öcalan’la barış için görüşülsün” demek suçtur dedi. Suçtur diyemezsiniz dedi. Bunların hepsi ifade özgürlüğü kapsamındadır. “Selahattin Demirtaş’ın ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir” dedi. Bu mahkeme kararı doğrudan yürütülmekte olan çok sayıda davayı da benim dışımda yargılanan diğer insanların davasını da ilgilendirdiği gibi benim davamı da doğrudan ilgilendiriyor. Dolayısıyla mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını da gözeterek hem ara kararlarını hem de hükmü kurmak durumundadır.

AİHM’in karar vermesi Türkiye’de yargının bu konuda karar vermesi kadar kıymetli değildir

Kaldı ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 5 tane yargıcı Strazburg’da bu kararı vermeden de bizim ülkemizdeki yargıçlar bu kararları verebilmelidir. Türkiye’nin gerçeğini Strazburg’daki insanlardan daha iyi bilirler. Strazburg’daki hakimlerden daha fazla biliyorsunuz mevzuyu. Dolayısıyla Türkiye’deki üst mahkemelerden bu tarz kararların çıkmasının daha önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hukuki anlamda önemli bir karar verdi. Hukuk normlarını geliştirme anlamında, parlamenter hukuka perspektif sunma anlamında önemli bir karar verdi. Ama Türkiye’de yargının bu konuda karar vermesi kadar kıymetli değildir.

Barış Akademisyenlerinin davalarında ifade özgürlüğü güvence altına alınsaydı Türkiye nefes alırdı

Türkiye’de politikleşmiş siyasi yargının politikaya, siyasete, iktidara boyun eğmediğini eğmeyeceğini; ülkenin barışına, demokrasisine, özgürlüğüne, tartışma hürriyetine katkı sunacağını gösterebilir. En etkili karar Türkiye’deki yargıçların vereceği kararlardır. Örneğin Barış Akademisyenlerinin yargılandığı dosyalarda ifade özgürlüğü hakkı güvence altına alınsaydı Türkiye çok daha iyi bir şekilde nefes alırdı. Gençlerin Twitter ve Facebook hesaplarından yaptığı paylaşımlardan yargılandığı, ceza aldığı dosyalarına ceza değil de ifade hürriyeti, basın hürriyeti kararları verilseydi çok daha iyi olurdu. Benimle ilgili söylemiyorum ama siyasetçi, akademisyen, gazeteci, üniversitedeki öğrenciler, kadınlar, gençler, rahatlıkla konuşabilmelidir ki bu sorunları çözebilelim. Aynı kararda kastettiğim budur. Ama Türkiye’de herhangi bir ağır ceza mahkemesinin bu kararı bu şekilde vermesi kadar da önemli değildir diye düşünüyorum. Umarım Türkiye’den de buna benzer kararlar çıkmaya devam eder. Çünkü geçmiş zamanda bazı mahkemelerde, Anayasa Mahkemesinde de buna benzer kararlar çıktı. Ama son yıllarda yargı ki Yargıtay da dahil tutumunu değiştirdiği için yargılamanın kötüye gittiğini düşünüyorum.

Barışa katkı sunabilecek çalışmaları, açıklamaları, girişimleri elimden geldiğince yaymaya çalıştım

Bunun dışında parlamentoda yaptığım konuşmalar içerisinde sorumsuzluk kapsamında değerlendirmesi gereken konuşmalarım var. Daha önceki grup konuşmalarımı ilgili, ilintili fezlekelerle bağlantılandırarak belirtmiştim. Burada hepsini tekrarlama ve uzatmak niyetinde değilim. Ancak tarihlerini belirterek Nusaybin’de yaptığım ve suça konu edilen konuşmamın birebir benzerini daha önce parlamento kürsüsünden yapmıştım, sonrasında da yaptım.

Gördüğünüz gibi 2005’te daha ben insan hakları savunucusu iken siyasete girmeden önce de benzer konuşmalar yapmışım. Bunlar benim istikrarlı siyasi düşüncelerimdir. Yani kendimi bildim bileli, 2000li yılların başından itibaren avukat olduğumdan bugüne bu görüşleri kamuoyunda aleni bir şekilde savundum ben. Bunlar terör propagandası hatta Öcalan övgüsü falan da değil. Ne Öcalan’ın böyle bir şeye niyeti olduğunu ben gördüm, kendisiyle tanıştım, sekiz defa görüştüm ne de benim öyle bir tarzım ve tavrım vardır. Ben sadece barışa katkı sunabilecek çalışmaları, açıklamaları, girişimleri elimden geldiğince yaymaya çalıştım.

Siyasi faaliyetim ve konuşmam nedeniyle yargılanıyor olmam, tutuklu olmam yanlıştır

Şimdi tutanaklara geçsin diye belirtiyorum. Nusaybin’de yaptığım konuşmamın bir benzerini 9/10/2012 tarihinde parlamento grup toplantısında yaptım. Yine benzer bir konuşmayı 14 Şubat 2012’de parlamento grup toplantısında yaptım. Orada da  Öcalan’la görüşülmesi gerektiğini Sayın Öcalan diyerek belirttim. Öcalan muhatap alınmalıdır dedim. Yine 17/04/2012 tarihli parlamento grup toplantısında benzer bir konuşmayı yaptım. 20/11/2012 tarihinli parlamento grup toplantısında benzer içerikli bir konuşma yaptım. 8/01/2013 tarihinde benzer içerikli bir konuşma yaptım. 12/02/2013 ve 26/02/2013 tarihlerinde de yani bu konuşmalardan sonra da benzer konuşmaları yaptım. Sadede buradaki 7 grup konuşması birebir benzer nitelikte olarak parlamentoda ve dışarıda tekrar ettiğim konuşmalardır. Tutanağa geçsin mahkemenin dikkatine sunulsun diye belirtiyorum. Bu siyasi faaliyetim ve siyasi konuşmam nedeniyle yargılanıyor olmam, tutuklu olmam yanlıştır. Hukuksuz bir karardır.

Bizler siyasetçiyiz. Siyaset konuşmak ve söz üzerine kurulur. Söz söylerken hitap şeklinden yola çıkarak barışı nasıl gerçekleştireceğimiz konusunda özgün fikirlerimizi beyan etmek suretiyle terörist addedilmemiz yanlıştır.  Terör propagandası yaptığımız şeklindeki iddialar siyasete katkı sunmaz. Ben de partim de bunun için hep çalıştık. Diyaloga açık olduk. Bundan sonra da aynı düşünceleri kararlı bir şekilde savunacağıma kimsenin kuşkusu olmasın.

Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçasıyız; biz demokrasinin yanındayız

Yine benzer bir süreçten geçiyoruz. Ben Öcalan’ın devreye girmesi gerektiğini halen düşünüyorum. Avukatları ile ve başka heyetlerle görüştürülmeli. PKK’ye çağrı yapılacaksa, çağrı yapmasına imkân sunulmalı. Kansız, silahsız, şiddetsiz, demokratik yol ve yöntemlerle sorun çözülmeli. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün şöyle bir açıklama yaptı: “Bize 1 adım atana biz 10 adım atarız” dedi. Bunu neyle ve kimle ilgili söylemiş olursa olsun, ben de buradan kendisine söylüyorum; kendisi demokratikleşme konusunda 1 adım atarsa, biz de kendisine ve parlamento çatısı altındaki çalışmalarda on adım atarız. CHP, İYİ Parti, MHP başta olmak üzere, parlamento dışındaki partiler de dahil, demokratikleşme ve barış konusunda inisiyatif üstlenirlerse onlara da on adım atarız.

Ben HDP adına söz söyleme hakkına, temsiliyetine sahip değilim ancak partimin de böyle düşüneceğinden kuşku duymuyorum. Biz önümüzdeki dönem siyasetini de yıllardır yaptığımız gibi barış siyaseti olarak sürdürmeye devam ederiz. Yerel seçimler bitmiştir. Türkiye demokratikleşmeye, yeni anayasaya ve barışa odaklanmalıdır. HDP de, ben de, seçmenlerimiz de kim ki demokrasiden yana tutum alırsa onun yanında yer alma konusunda kararlı olacağız. Bütün partileri de, parlamentoyu da bu şekilde dikkatle izlemeye devam edeceğiz. Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçası değiliz. Demokrasinin yanındayız. Kim ki demokrasi konusunda samimi, ciddi, somut, hızlı adımlar atar ve yanında durursa, seçmenlerimizle birlikte oraya doğru on adım atarız. Bunu belirtmiş olayım. 29 No’lu fezlekenin savunmasını tamamlamış olayım.

Mahkeme heyeti 29 Nolu fezlekeyle ilgili dosyada olan bilgi ve belgeleri okudu.

16 Temmuz 2019