Demirtaş: Binali Bey’in oy uğruna kullandığı Kürdistan kavramını 7 yıl öncesinde kullandığım için bugün yargılanıyorum

Demirtaş: Binali Bey’in oy uğruna kullandığı Kürdistan kavramını 7 yıl öncesinde kullandığım için bugün yargılanıyorum

Önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olduğu davanın Ankara Sincan'da bugün (19 Haziran) de görülmeye devam edilen duruşmasında yaptığı savunma:

Fezlekelerimizi hazırlayan savcılar sonradan tutuklanarak açığa alındı

Suçlamaya ilişkin bir fezlekeyi değerlendirerek başlamak istiyorum. Söz konusu fezleke 2012 Kasım tarihli bir fezleke. Bingöl’de partim BDP’nin Bingöl mitinginde yaptığım konuşmaya karşı bir soruşturma açılmış, fezleke gönderilmiş. Soruşturmanın mahiyeti propaganda. TMK 7’ye 2. O dönem Bingöl Milletvekilimiz İdris Baluken de konuşmacıydı ona da aynı fezleke gelmişti. Daha sonra yargılamaya dönüştürülerek dosyaya gönderilmişti. Dolayısıyla fezlekenin sadece benimle ilgili küçük bir bölümü var. Fezleke savcısı Uğur Özcan bu arada tutuklu. 15 Temmuz sonrası açığa alınan savcılardandır. Bingöl’de yaptığım konuşmadan 4 ay sonra bu fezleke hazırlanıp Meclis’e gönderilmiş.

“Temmuz’un 7’sinde Bingöl İl Merkezi, Yenişehir Mahallesi, Genç Caddesi Halk Pasajı önünde hazırlanmış ses ve yayın otobüsü üzerinde BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile BDP Bingöl Milletvekili İdris Baluken isimli şahısların yaklaşık 1000 kişilik bir gruba düzenledikleri açık hava mitinginde toplanan kişilere terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve PKK/KCK terör örgütü lehine sloganlar attıkları ve konuşma yaptıklarının tespit edildiği, düzenlenen miting sırasında şüphelilerden İdris Baluken’in halka hitaben “Kürdistan’ın tüm Kürt halkı sizinle gurur duyuyor” ve askerlerin yaptıkları operasyonlardan ve örgüt mensuplarına “gerilla” şeklinde hitap ettiğinin tespit edildiği, şüpheli Selahattin Demirtaş'ın ise Doğu ve Güneydoğu illerini Kürdistan olarak tanımladığı" dağda bulunan örgüt mensuplarına "gerilla" şeklinde hitap ettiğinin, bu şekilde şüphelilerin bölücü terör örgütünün propagandasını içeren konuşma yaptıkları tespit edilmiş ve bu doğrultuda gerekli tutanaklar ile kayıtlar alınmak suretiyle soruşturma yürütüldüğü...”

Delil olarak milletvekili mazbatası, adli sicil kaydı belirtilmiş. Değerlendirmesini de şöyle yapmış savcı bey: “Yapılan soruşturma sonucu BDP Bingöl Milletvekili İdris Baluken ile  BDP Genel Başkanı Hakkari Milletvekili olan şüpheli Selahattin Demirtaş’ın yapmış oldukları konuşmalarda; örgüt mensuplarından gerilla olarak bahsettikleri ve Türkiye topraklarındaki Doğu ve Güneydoğu bölgelerini Kürdistan olarak ifade ettikleri, terör örgütünün stratejisini benimseyen konuşmalarının bütünü itibariyle üzerlerine atılı terör propagandasını yapmak suçunu işledikleri anlaşılmış ve şüphelilerin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması talebiyle Meclis’e gönderilmesi…”

Şimdi tabii fezlekelerde konuşma içeriği yok. Ne konuşulduğu yazmıyor. Kürdistan ve gerilla kavramlarının konuşmamda geçmiş olması suretiyle terör örgütü propagandasını yaptığımı iddia etmiş savcı. Fakat fezlekede dikkatimi çeken bir şey daha var. Diyor ki savcı, “Selahattin Demirtaş ile İdris Baluken isimli şahıslar, PKK Lideri Abdullah Öcalan ve PKK/KCK terör örgütü lehine sloganlar attıkları...” Yani bizim de slogan attığımızı burada fezlekeye yazmış. Ya savcılar birçoğu Türkçeyi bilmiyor. Ben Kürdüm bundan çok daha iyi Türkçe biliyorum, Türkçe yazabiliyorum. Birçok fezleke ve iddianame Türkçe katliamı olarak da ifade edilebilir aynı zamanda. Savcı burada bizim mi slogan attığımızı dile getiriyor, bizi bununla suçluyor mu? Giriş kısmında ben ve İdris Baluken için de aynen şöyle yazmış: “Yaklaşık bin kişilik bir kitle ile birlikte PKK/KCK terör örgütü ve Abdullah Öcalan lehine slogan attıkları ve konuşma tutanakları ile tespit edildiği...” O nedenle fezlekede iki suçlama var. PKK ve Abdullah Öcalan lehine slogan atmışız ve Kürdistan ve gerilla sözcüklerini kullanmak suretiyle de “terör örgütü propagandası” yapmışız. Fezleke bu şekilde düzenlenmiş. Şu anda kendisi de suçlanan savcı, yine o dönem açlık grevlerinin devam ettiği bir dönemde İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmeler olsun, barış olsun akan kan dursun diye kampanyanın yürütüldüğü bir dönemde, dün Batman’la ilgili okuduğum fezlekede Cemaatten, FETÖ’den tutuklu savcı nasıl ki rahatsız olmuşsa, Bingöl’deki savcı da aynı şekilde rahatsız olmuş. İlginçtir o dönem bütün bu fezlekelerimizi hazırlayan savcılar sonradan tutuklanarak açığa alındılar. Bu bir tesadüf değil. Çünkü emniyetteki Cemaat bağlantılı güvenlik personeli adliyelerde de kendileri ile bağlantılı savcı ve hakimlerle çalışırlardı. Örgütsel bir yapıya mensup oldukları için birbirlerini tanırlar kimin hangi kararları alacağını bilirler. Arama kararı mı lazım dinleme kararı mı lazım sahte delil üretilmesi mi lazım. Onlar birbirlerini bilirler tanırlar. Böyle çalışırlar.

Eleştirdiğimiz, karşı çıktığımız için Cemaatin hedefi haline geldik

Tabii fezlekenin içeriğini konuşacağız. Fakat 2012 yılında bu kumpaslar yapılırken biz de bunu teşhir etmeye çalışırken aynı zamanda Cemaatin hedefi haline geliyorduk. Peki, bu anormal miydi? Hayır. Cemaatin hedefi haline gelmek o dönem için anormal değil. Çünkü eleştiriyorduk o yapıyı, karşı çıkıyorduk. Yaptıklarını doğru bulmuyorduk. Hem hukukun üstünlüğüne ağır bir darbe vurduklarını görüyorduk hem de neticede bürokrasiye yerleşerek adım adım ele geçirmeye çalıştıklarını görüyorduk ve bunları yüksek sesle dile getiriyorduk. Benden rahatsızlık olduklarını sadece o dönem yayın organlarında ifade etmiyorlardı. Çünkü biliyorsunuz çok sayıda televizyon kanalları, gazeteleri vardı. Onlar üzerinden çok önyargılı ve kara propaganda mahiyetinde yayınlar yapmaktan çekinmiyorlardı. Sahada da karşı karşıya geldiğim örneğin bazen bir emniyet müdürü, bazen bir vali, Cemaatin bürokrasi içerisindeki elemanları ya da parlamento da ya da başka yerlerde Cemaate yakın oldukları bilinen şahısların bana karşı tutumlarından da tepkili olduklarını anlayabiliyordum.

Cemaat beni sevmiyordu ama Binali Yıldırım’ı çok seviyordu

Benden haz etmediklerini anlayabiliyorduk. Cemaat örneğin bizi sevmiyordu. Ama kimi seviyordu? Mesela Binali Yıldırım’ı çok seviyordu. Dün hakkımda iftira atan Binali Yıldırım’ı mesela çok seviyorlardı. Benim masum insanların ölümüne sebebiyet vermekten tutuklu olduğumu söyleyecek kadar şirazesinden çıkmış, yargısal süreç daha devam ederken iftira atan siyasetçileri çok seviyordu mesela Cemaat. Ben o dönemde ne demişim tekrar hatırlatayım. Çünkü aynı Cemaat savcısı bakın, Batman’daki Cemaat savcısı da ile Bingöl’deki Cemaat savcısı benzer içerikli fezlekeler hazırlamışlar. Yine fezlekenin içeriğini, konuşmamın içeriğini yazmamışlar. Çarpıtma, kumpas kopyala yapıştır yöntemi ile cemaatin sıkça kullandığı teknik ile bir fezlekeleri hazırlamışlar. Neymiş bakalım. Daha önceki konuşmaları okumuştum. Bir daha okumak istiyorum. Yıl 2012. Bana masum insanların ölümüne sebebiyet veren kişi diye hitap eden Binali Yıldırım’a bunu söylüyorum.

Bugün bile AKP’nin bazı kesimlerinin benden rahatsız olmasının nedeni Cemaate yönelik eleştirilerilerimdir

Benim ne ile yargılandığımı, dosyamda ne tür deliller olduğunu bir kez daha bilmenizi istiyorum. Bunu da Cemaat savcıları koymadı dosyama. Bugün AKP’nin savcıları bu delilleri koydular dosyama. Ayıklayabilirlerdi, çıkartabilirlerdi ama çıkartmamayı tercih ettiler. Fethullah Gülen’i eleştirdiğim kısımlardan belli ki iddianameyi hazırlayan savcı rahatsız olmuş. Rahatsız olmuş ki bunları benim dosyama koymuş. Altını çizerek belirtiyorum. Türkiye kamuoyunun bunu bilmesini istiyorum. Avukatların, izleyicilerin, kamuoyunun huzurunda yapılıyor bu yargılama. Bilinmesini istiyorum. Bugün bile AKP’nin bazı kesimlerinin benden rahatsız olmalarının nedeni Cemaate yönelik yıllardır sürdürdüğüm eleştirilerdir. AKP bu konudan rahatsızdır. Bugün yargı içerisinde hala bundan rahatsız olanlar vardır. Cemaatten bahsettiğim anda tüyleri diken diken olan yargı mensupları vardır. Duyuyorum. Mahkeme salonunu kastetmiyorum yanlış anlaşılmasın. Fakat çıktığım başka duruşmalarda Cemaat ile ilgili iki kelime eleştiri yaptığımda yerinden titreyen, sinirden öfkeden hakimlerle karşılaştım. Bunlar da AKP’lilerin benim dosyama atadığı hakimlerdir. Dosyalarımı özel olarak gönderdikleri hakimlerdir.

Bize yönelik siyasi operasyon sürecini başlatan, Cemaate dönük eleştiri ve tespitlerimizdir

Bakın ben ne demişim 2012 yılında. 12 Eylül darbesini Fethullah Gülen övmüştü, bununla ilgili bir yazı kaleme almıştı. Ben de bunu eleştirmiştim. Gazeteciler de bana bununla ilgili Diyarbakır’daki konuşmam sonrasında soru mahiyetinde sormuşlardı. Gazeteci soruyor, şu anda diyor “Askerlerle sınırlı gözaltıların sivil halka da yöneleceği yönünde iddialar var.” Balyoz, Ergenekon operasyonlarını kastediyor o dönem. Benim cevabım şöyle: “Tabii ki o dönem bu darbeyi destekleyenler, darbe ortamı yaratanlar post modern darbenin gerçekleşmesi için her türlü entrikayı çeviren kim varsa elbette ki bunlar sorumludur. Ama ben merak ediyorum, mesela Fetullah Gülen’i Türkiye’de sorgulayabilecek bir savcı var mı? Kendisi darbeyi desteklemiştir. Övmüştür. Darbenin oluşması için zemin hazırlamıştır. Darbe gerçekleştikten ve hükümet gittikten sonra orduya teşekkür etmiştir. Fakat o yürekli savcı Türkiye’de var mı bilmiyorum. Yoksa bir gazeteciye dokunmak kolay. 100 tane gazeteci var cezaevinde, 50 tane daha içeri atarlar 150 olur. Mesela MGK'yi kaldırabilecek bir yürekli hükümet var mıdır Türkiye'de. YÖK'ü kaldırabilecek kimse var mıdır, sanmıyorum. Mesele birkaç gazeteciye, askere dokunmak değil. Suçu olan varsa alınsın soruşturulsun adil yargılansın. Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırabilecekler mi sorun budur. Darbenin ortaya çıkardığı kültür ve suç kaldırılıyor mu? Hayır tam tersi darbeyi o dönem destekleyen Fetullah Gülen şu anda Türkiye’yi yönetiyor. Demek ki darbe ile yüzleşilmiyor. Fetullah Gülen’in ekibi, kadroları vali olmuş, polis olmuş, savcı olmuş, hakim olmuş, bakan olmuş, milletvekili olmuş, öğretmen olmuş. Her yerde Gülen’in zihniyeti ile hareket ediyorlar. Gülen’in talimatı ile kurdukları hücre örgütlenmeleri ile her yeri yönetiyorlar. Sanıyor musunuz ki Diyarbakır Valisi tek başına karar alabilir. Diyarbakır Emniyet Müdürü örneğin Diyarbakır’da tek başına karar alabiliyor mu? Var mı böyle bir şey. Cemaatin hücre örgütlenmeleri izin vermeden operasyon yapabiliyorlar mı? Yapamıyorlar. Hani darbe ile yüzleşme, darbe ile hesaplaşma. O yüzden kimse kimseyi kandırmasın. Biz gerçekleri görüyor ve söylüyoruz. Bu darbe ile hesaplaşılacak er ya da geç. Ama böyle değil, yarım yamalak değil. Bu şekilde gerçek darbe zihniyeti ile hesaplaşılmadan sadece darbeyi yapan kişilerle hesaplaşmak yarım yamalak bir hesaplaşmadır. Onu da bu hükümet yapamaz. Bu hükümetin zihniyeti darbe ile yüzleşmeye el vermez diyoruz.” 

Mevzu, mesele tam olarak bundan ibarettir. Evet AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik eleştirilerim, AKP’ye yönelik benim ve partimin muhalif tutumu. Bunların hepsi de siyasi operasyon çekilmesinin nedenleridir. Ama asıl süreci başlatan, bize yönelik siyasi operasyon sürecini başlatan, Cemaate dönük eleştiri ve tespitlerimizdir.

Devleti yöneten iktidar mensupları yargı sürecimle ilgili yorum yapamaz

AİHM’de, zaten vereceğiniz bütün kararların siyasi olduğu tescillendi. Önümüzdeki Eylül ayında da yapılacak duruşma sonrası muhtemelen birkaç ay içerisinde de çok daha ağır ihlal kararları ile mahkemenizin daha ilk günden beri aldığı bütün kararların nasıl vahim bir raddeye vardığını tartışacağız, göreceğiz.

Anlatmak istediğim mevzu şu; bunları konuşuyor olmamız savunma hakkının ihlal edilmediği anlamına gelmiyor. Çünkü yargılama dışarıda yapılıyor. Dün canlı yayında onlarca mikrofonun önünde bütün Türkiye’nin dikkatle izlediği bir İstanbul seçiminin adayı, AKP’nin adayı benimle ilgili hüküm kurdu ve ben cevap veremiyorum. Dışarıda olsam cevabımı verirdim, savunmanın parçası budur. Dışarıda olsam aleyhime bu kadar algı yaratılmasına izin vermezdim, hepsini tek tek teşhir ederim. Düşünün ki benimle ilgili dün katil, masum insanların ölümünün müsebbibi diye açık açık yargısal sürecime müdahale edecek açıklamalar yapan şahıs, başbakanlık yaptı bu ülkede, meclis başkanlığı yaptı. Benim de üyesi olduğum parlamentonun başkanlığını yaptı bu adam. Sıradan insanlar bunu söyleyebilir. Benimle ilgili her türlü eleştiriyi yapabilir, yurttaşlar yapabilir, seçmenler yapabilir. Yargısal sürecim ile ilgi gazeteciler yorum yapabilir. Analistler yorum yapabilir, değerlendirmeler yapabilir. Ama devleti yöneten iktidar mensupları yapamaz. Çünkü bu doğrudan yürütme erkinin yargı üzerindeki aleni baskısı, yönlendirmesi olur. Yapılan budur. Ve bu yaptıkları namertçedir. Dürüstlük değildir bu.

Binali Bey’in oy uğruna kullandığı Kürdistan kavramını 7 yıl öncesinde kullandığım için yargılanıyorum

Binali Bey’in gelip burada duruşmamı izlemesini isterim, meclis başkanlığımızı yaptı. Gelseydi bir duruşmamızı izleseydi baksaydı, neden suçlanıyoruz, ne ile yargılanıyorum? Eğer ki benim söylediklerim suç olsaydı şu anda ikimiz yan yana salon sandalyesinde olmalıydık. Bakın birazdan okuyacağım, Kürdistan dediğim için yargılanıyorum şu anda. Tesadüf ki bak bugün bu fezlekeden yargılanıyorum. Hakkımdaki suçlamalar gerçekten suçsa Binali Bey ile ikimizin aynı sanık sandalyesinde oturmamız lazım. Senin geçen hafta oy uğruna Diyarbakır’da kullandığın Kürdistan kavramını ben 7 yıl öncesinde kullandığım için bak bugün yargılanıyorum. Terörist diye yargılanıyorum. Terör propagandası yaptım diye yargılanıyorum. Bunları kamuoyunun gözünden kaçırıyorsunuz, doğru. Öbür taraftan da kaçırdıklarınızın haddi hesabı yok, mal varlıklarınızın haddi hesabı yok. Dün anlatmıştım. Bu halkın yoksulu, fukarası acısını çeksin bedelini ödesin, onların çocuklarını görüyorsunuz söylememe gerek yok. Aile meseleleri benim ilgi alanım değil fakat kamuyu ilgilendiren mevzular da var. Akılları fikirleri rantı paylaşmak üzeredir. Kendisi davamı etkilemek için yaptığı açıklamada şunu söylüyor; ‘Efendim Demirtaş işte biz seçimde şuna destek veriyoruz o da seçimden sonra bizi görsün diyor. Biz de payımızı isteriz’ demiş oluyor.

Desen ki Binali Bey hele günahlarını ver diyecek ki bundan benim çıkarım ne olacak?

Çünkü kafaları hep böyle çalışıyor. Yurttaşlarımız için, toplumun geneli için, her bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının iyiliği için, bir şey isteyebileceğimiz hiç akıllarına gelmiyor. Çünkü onların kafası siyasette paylaşmak üzerinedir, rantı paylaşmak. Biri bir yere destek veriyorsa demek ki ekonomik çıkarı var, nakdi bir çıkarı var diye düşünüyorlar. Kafa başka türlü çalışmıyor. Bakın yaptığı açıklamada ‘HDP olarak biz de payımızı isteriz diyor’ diyor. Dervişin fikri neyse zikri de odur işte. Bunlar budur. Samimiyetle söylüyorum kafaları öyle çalışıyor. Çünkü günahını isteseniz bunlar günahını bedavaya size vermez. Benim çıkarım ne olacak diye düşünür. Desen ki Binali Bey hele günahlarını ver diyecek ki bundan benim çıkarım ne olacak? Benim payım ne? Ne kadar, yüzde kaç vereceksiniz bana? Kafaları bu. Ve bu adamlar üç yıldır bizi içeri attılar, yargılatıyorlar. Beni üzen şey bu yani. Üç yıldır ekran ekran dolaşıp bize hakaret ediyorlar, bizde burada duruşmalardan, hapishaneden cevap vermeye çalışıyoruz. Yine de boyun eğmiyorum, eğmeyeceğim. Hiçbir arkadaşım da içerideki dışarıdaki. Şahit olmayacaksınız. Biz ilkeli, ahlaklı, dürüst siyasetçileriz. Boyun eğmedik eğmeyeceğiz. 

Destek vermedik diye AKP’ye bin yıl ceza verdirmek için uğraşacaksanız, baş göz üstüne. Şeref duyarız, bu bizim şeref madalyamız. Yeter ki arkamızdan kimse bize soyguncu, yalancı, talancı, hırsız demesin. Milletin, devletin kasasını soydu demesin. Yeter ki bizim arkamızdan kimse bunlar haysiyetsiz demesin, ilkesiz demesin. Biz bedel ödedik ödemeye devam edeceğiz. Ve Türkiye toplumunun tamamına kazandıracağımıza, demokrasiyi barışı getirerek kazandıracağımıza da yürekten inanıyoruz.

Şimdi fezlekeyle bağlantı kurayım bu söylediklerimin müsaadenizle. Çözüm tutanağını okuyalım, ne demişim Bingöl mitinginde, nasıl terör propagandası yapmışım. Çünkü Cemaatten tutuklu savcı iki kelime üzerinde durmuş, konuşma içeriğini yazmamış fezlekeye. Çünkü en nihayetinde bir konuşmanın propaganda veya suç unsuru taşıyıp taşımadığını tespit etmek için biliyorsunuz AYM, Yargıtay, AİHM, onlarca içtihatlı kararı var. Konuşma bütünlüklü olarak değerlendirilir, konuşma bütünlüklü olarak değerlendirildikten sonra bir değerlendirme yapılır ve suç unsuru taşıyıp taşımadığına bakılır. O nedenle fezlekenin kendisi zaten aleni bir şekilde adil soruşturma ilkesine aykırıdır. Böyle fezleke olmaz.

Kürdistan ve gerilla demişim. Tek başına bunlar terörü övmek veya şiddeti övmek için yeterlidir denmiş. Mesela bu fezlekeden yola çıksak, konuşmamıza hiç bakmasak. Ben yine demişimdir ki mesela ‘Kahrolsun Kürdistan’. Nerden bileceğiz ne dediğimi. Konuşmanın içeriği yok. Fezlekede yok. İki kelimeyi kullanmış olmak bu ülkede bir parlamenterin bir siyasetçinin sanık olması için yeterlidir. Dehşet bir şey, korkunç bir şey. Savcılar bunu nasıl yapabiliyor? Mahkemeler bu iddianameleri nasıl kabul edebiliyor? Bu kadar Yargıtay kararı, Anayasa Mahkemesinin, AİHM kararı dururken bunlar yokmuş gibi nasıl davranabilirler? Dehşet bir şey yani bunun savunmasını yapmak zorunda kalmak bile benim için zuldür zul. Hakarettir. Başka bir şey değil. Savunma yapıp da nefesini tüketeceksin diyeceksiniz ama hazırlanmış bu fezlekeler bunlarla suçlanıyorum. Bu iddianameyle tutukluyum, tabii ki konuşacağım bunlarla ilgili.

Tarihi bir gerçeklik olarak var olduğu için Kürdistan vardır

Mesela merak ediyorum bu savcı tarih kitabını, tarih bilgisini nereden alıyor. Hukuk bilgisinden vazgeçtim. Hukuk okumadığı belli de, hukuktan anlamadıkları da belli. Çünkü kanunu bilmek bile hukukçu olmak için yetmez. Kanunu çoğu zaman kalem personeli bizden daha iyi biliyor. Kanunu bilmek değil mevzu. Hukukun ruhunun felsefesini, hukukun sosyolojisini bilebilmek önemlidir. Ve savcı bundan da bihaber. Beni suçlayacaksan en azından dolu dolu bir fezleke hazırla.

Kürdistan dediğim zaman nasıl oluyor da terör propagandası yapmış oluyorum ve şunu söylüyor ‘terör örgütünün amaçları doğrultusunda hareket ettiği”. Yani şunu demek istiyor; PKK 1970’lerin sonunda falan kuruluyor. 47 yıldır Türkiye’de şiddet kullanan, silah kullanan bir örgüt olarak faaliyet yürütmüştür. Çünkü Kürdistan kavramını bu örgütle bağdaştırıyorsa savcı, 1970 öncesi yani PKK daha kurulmadan önce Kürdistan diye bir kavramın olmaması gerekiyor. Kürdistan kavramını PKK’nin icat etmiş olması lazım ki biz de Kürdistan demekle, sırf bunu demekle PKK’nin icat ettiği ve kafamıza yerleştirdiği bir kavramı veya olguyu subliminal mesaj olarak da olsa kamuoyuna vermiş olalım. Mevzu bu olmalı değil mi? Yani burada ben şimdi Kürdistan’ı bir daha anlatacak değilim. Daha önce bir duruşmalarda da ifade ettim.

Kimin tüyleri diken diken olur kim gider hangi dağda ulur, Tanrı Dağı’na gidip ulur onu bilmiyorum. Fakat Kürdistan Binali Bey dedi diye değil, Tayyip Erdoğan dedi diye değil, Mustafa Kemal Atatürk dedi diye değil, Sultan Abdülmecit Kürdistan tuğralı para bastı diye değil, Selçuklu Sultanı Kürdistan eyaleti ilan etti diye değil, Kürdistan tarihi bir gerçeklik olarak var olduğu için vardır. Bunlar söyledi diye Kürdistan vardır demiyorum. Binlerce yıldır o coğrafyada yaşayan insanlara Kürtler, coğrafyanın genel ismine Kürdistan demişiz. Ama ne zaman ki 1924 Anayasasıyla Kürt dili, kültürü inkar edilmek suretiyle tek etnisite tek dil üzerinden ulus yaratma projesi hayata geçirilmeye başlanmışsa, Kürdistan kavramı da bir tehdit olarak, tehlike olarak görülmeye başlanmış. Çünkü Kürdistan dediğiniz zaman oranın bir halkı da olmalı, o coğrafyanın. Peki, kimdir onlar Kürtlerdir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ulus devlet anlayışı diyor ki herkes Türktür, herkesin anadili Türkçedir. Şimdi Kürdistan’ı kabul ettiğin zaman bu resmi tez çöküyor. Resmi tez çöktüğü zaman ne oluyor, ulusun birliği sağlanamıyor. İddia bu. Biz de diyoruz ki 1924 Anayasası böyle dedi diye biz bu tarihi gerçekliği niye inkar ediyoruz? Kürdistan bir coğrafyadır, bir coğrafya ismidir, tarihsel bir coğrafya ismidir. Ve biz Kürtlerin anavatanıdır. Bizim ana dilimiz, yemeğimiz, müziğimiz, ağıtlarımız, mezarlarımız, dualarımız, dini inançlarımız, ibadetlerimiz, türbelerimiz, ağaçlarımız, derelerimiz, bizi biz yapan hatıralarımızla, benliğimizle; bizi biz yapan coğrafyamız orasıdır. Kürdistan’dır. Ve bu Kürdistan, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içerisinde ve aynı zamanda bir parçasıdır. Biz bu ayrılsın, ayrı bir devlet olsun babında bunu ifade etmiyoruz.

Kürdistan deyince niye tüyleri diken diken oluyor birilerinin?

Yine daha önce de belirttim; Rumeli dediğiniz zaman neresi anlaşılıyor, Trakya bölgesi. Rumların devleti olarak mı ifade ediliyor? Rumlar ayrı bir devlet kursun ve orası da Rumeli olsun mu demiş oluyorsunuz? Rumeli oluyor da Kürteli niye olmuyor? Bunu söyleyince niye tüyleri diken diken oluyor birilerinin. Hani eşit yurttaştık? Hani burası bizim anavatanımızdı? Evet, biz öyle görüyoruz. Kürdistan’ı icat eden PKK midir ki biz Kürdistan deyince otomatik olarak terör propagandası yapmış oluyoruz. Kürdistan demenin neresi şiddet övgüsü, Kürdistan demenin neresi terör övgüsü, teröre teşviktir? Bu nasıl bir aymazlık? Savcı nasıl böyle bir haberi fezleke yapar. Bizim binlerce yıllık toprağımız, anavatanımız, doğup büyüdüğümüz, ninnileriyle, türküleriyle, şiirleriyle kendi benliğimizi bulduğumuz bir kavramı terörle nasıl bağdaştırır?

Bu fezlekeler, bu yargılamalar hakarettir, hakaret

O zaman kimileri söylüyorlar, söylesinler benim itirazım da yok. Niye Kürdistan kavramını Binali Yıldırım kullandı demiyorum. Her gün kullansınlar, her gün kullanmalıdırlar. Normalleşmesi lazım. Bu bölücülük değildir, bölünme değildir. Bugün Doğubeyazıt’tan Çukurca’ya kadar, İran sınırının öbür tarafında kalan İran toprakları içerisinde kalan bölgenin İran Anayasasına göre adı Kürdistan eyaletidir. Bugün Çukurca’dan Cizre’ye kadar Türkiye sınırlarının öbür tarafında kalan Irak topraklarında kalan bölgenin adı Irak anayasasına göre Kürdistan Federal Bölgesidir. Ve bu tarihsel Kürdistan, İran’daki resmi olarak anayasaya göre Kürdistan, Irak’taki resmi olan anayasaya göre Kürdistan da, bu Kürdistan denen coğrafya Habur’a gelince santim santim orada bitiyor mu? Hiçbir ülkeye bir karış bile geçmemiş mi? İran’dan, Doğubeyazıt’tan giderken İran’daki Kürdistan eyaleti tam Doğubeyazıt’tan Türkiye’ye adım attığınızda o anda mı bitiyor? Çukurca’nın Şemdinli’nin efendim İran, Türkiye Irak üçgenindeki o sarp dağlık bölgede Kürdistan sınırları tam o dağın tepesinde mi bitiyor? Alay mı ediyorlar? Çok ayıp bunlar, çok ayıp. Biz Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşlarıyız, buna bir itirazımız yok. Ama bu ülkede bizim kültürümüze de, kadim tarihimize de dilimize hakaret edilmesin. Bu fezlekeler, bu yargılamalar hakarettir, hakaret. Aynı hakareti şurada da hissettim. Altını çizerek belirteyim, Kürt milliyetçisi falan değilim. Olsa da bunu söylerim. Kürt milliyetçiliği yapana da itirazım yok, Türk milliyetçiliği yapılabilirse keza Kürt milliyetçiliği de yapılabilir. Ben değilim ama. Birileri çıksa dese ki Anadolu diye bir coğrafya yoktur. Bu da aynı derecede beni öfkelendirir. Birileri çıksa dese ki Türkiye diye bir yer yoktur. Bu da aynı derecede beni öfkelendirir. Çünkü bunu söylemekle o coğrafyada yaşayan, o coğrafya ile özdeşleşmiş topluluklara ‘sen yoksun sen bu tabiatta hiçsin’ demiş oluyorsun ki, hakarettir, ayıptır.

Ve mahkemeniz benden Bingöl’de niye gerilla, niye Kürdistan kavramlarını kullandın diye savunma istiyor. Yapacağım savunmamı, çözüm tutanağını okuyayım. Bilirkişi çözüm tutanağı. Bingöl mitingi başlamış, Kürtçe Türkçe şarkılar eşliğinde, bilirkişi bunları tespit etmiş. İsmi bilinmeyen bir konuşmacı muhtemelen sunucu olabilir, bazı şeyleri söylüyor, oraları geçiyorum. Katılımcılar Mehdi Perinçek, parti meclisi üyesi, Selim Yıldırım, sayılmış Halil Sayman İnce vs. Halis Yurtsever il başkanı. Halis Yurtsever bir açılış konuşması yapmış. Konuşmasına Kürtçe başlayıp, Türkçe devam etmiş. Arkasından Bingöl Milletvekili Arkadaşımız İdris Baluken. Kendisi şu anda Sincan’da rehin olarak tutuluyor. Onun konuşmasıyla başlayayım. “Kürdistan tüm Bingöl halkı, hepinizle gurur duyuyoruz. (Kürtçe konuşuyor anlaşılmıyor denmiş). Hatırlıyorum bundan birkaç yıl önce genel başkanımız Bingöl’e geldiğinde Bingöl’le ilgili şu yorumu yapmıştı. Bingöl, mevcut siyasi davasıyla yerde yatan kanlar içindeki yaralı bir yiğittir demişti. Bir an önce bu kanlar içindeki yaralı yiğidin durumunu hep beraber düzeltelim demişti. Çok şükür Haziran seçimlerinde 7 den 70 e kadından gencine zenginle fakirle Bingöl bir oldu o yaralı gence derman oldu ve yaralı genci ayağa kaldırdı. Yaralarını sardı. İşte bugün biz de ayağa kalktık. Yarasını sardığımız bu genci Kürt özgürlük mücadelesinin en önde öncül rolünün oynaması için buradayız. Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz.” İdris beyle ilgili suçlama yaptığı konuşmada Kürdistan kavramını kullanmış olması. Şimdi İdris Bey’in konuşması devam ediyor. Doğrudan fezlekeyle ilgili olmadığı için okumuyorum ama elinizdeki konuşmaya benzer içerikle konuşmasına devam ediyor ve beni anons ediyor. Ben konuşmama başlıyorum.

“Değerli Çewlig halkı. (Çewlig, Bingöl’ün Kürtçe ismidir). Ben de en içten duygularımla, bu sıcak karşılamanız nedeniyle teşekkürlerimle hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Doğrusu sayın vekilimizin de belirttiği gibi şimdi Kiğı’dan geliyoruz. Bu iki programımız Kiğı’daki şölen Kiğı’daki etkinliklerle ilgiliydi. Buraya gelmişken sizleri selamlamadan gitmek olmazdı. Bu nedenle huzurlarınızda olmaktan büyük mutluluk, onur duyuyorum, teşekkürler. Ayrıca yanılmıyorsam bugün sınava girenler var mı aranızda bilmiyorum. Peki şu sözü veriyoruz; bu iktidarı devirdiğimiz gün bu KPSS rezaletini de ortadan kaldıracağız. Çünkü adaletli bir sınav yok. Daha yolda gelirken öğrendik ki İstanbul’da bir dershanede sabahtan sorular dağıtılmış, cevaplar dağıtılmış. Şimdi el insaf, Allah’tan reva mıdır? Bu kadar genç, bu kadar insan aylarca gece gündüz sınava çalışacak, emek harcayacak, sen din adına, İslamiyet adına yola çıkmış bir cemaat olarak her sınavda hile yapacaksın şifre dağıtacaksın, soru dağıtacaksın cevap dağıtacaksın. Bugün ispatlandı bak daha sınav bitmeden soruların cevapların örnekleri basında fotoğraflarıyla çıktı böyle bir rezalet olabilir mi? O nedenle biz diyoruz ki sadece üniversite mezunları değil her insanın çalışma hakkı temel bir haktır. Bunlar ne diyor efendim üniversiteyi bitirene iş mi vereceğiz. Ya sen kimsin iş dağıtıyorsun. Sen devletsin, hükümetsin senin işin önünü açmaktır. Yatırımların önünü açacaksın, istihdamın önünü açacaksın, gölge etmeyeceksin. Kimsenin senden başka beklediği yok. Şimdi Bingöl’de işsizlik oranı yüzde 60. Sanıyorsunuz mu ki bu bir kaderdir. Sanıyor musunuz ki iki yılda Bingöl’ün tamamı iş güç sahibi yapılamaz, yapılabilir. Bingöl’ün potansiyeli buna uygun değil mi? Her geldiğimde anlattım, konuştuk, söyledik. Türkiye’den kalkınma sıralamasında son 22 ilin tamamı Kürdistan’ın şehirleri bu bir tesadüf mü? Bu bir hata mı yanlışlık mı değil tabii ki o nedenle artık herkes gerçekleri görme zorunda. Sizi aç bırakacaklar yoksul, işsiz bırakacaklar ki teslim alabilsinler. Aç yoksul işsiz bırakacaklar ki iktidara muhtaç hale gelesiniz mesele budur. Çünkü işi olanın gücü olanın ekonomik gücü olanın evine ekmek götürebilenin, boğazından haram değil helal bir lokma geçirebilen herkesin onurlu bir duruşu olur. Bunu bildikleri için bunu engellemeye çalışıyorlar mesele budur.  (“Anlaşılmıyor” denilmiş burada. “Görüntüde atlama meydana geldi” diye not düşmüş bilirkişi. Devam ediyor.) Önünü iliklemeden işini yapabilen var mı bunu istiyorlar. Bingöllüye reva mıdır? Bu oyu veriyorsunuz destek veriyorsunuz ama küçük bir helal işinizi hakkınız olan bir işi yaptırmak için bile sizden boyun bükmenizi istiyorlar. Araya torpil koymanızı istiyorlar. Önünüzü ilikleyin öyle gelin diyorlar. Böyle bir siyaset böyle bir çirkin yaklaşım olur mu olmaz. O nedenle biz bu siyaset anlayışını değiştiriyoruz. Buna karar verdik BDP bu yüzden büyüyor. BDP bu yüzden halkın desteğini alıyor. Belediye Başkanı, Milletvekili, il başkanı, meclis üyesi, genel başkan asla ama asla halkın bir santim üstünde olamaz. En büyük mertebe halkın hizmetkarlığıdır. Ulaşabileceğimiz en yüksek mertebe halkın hizmetkarlığıdır. Eğer o mertebeyi kaldırabilirsek halk bize evet bunlar bizim hizmetkarımızdır, bunlar bize hizmet edebiliyor derse bu bizim için şereftir. Bundan daha üstün bir mertebe olamaz. Bizim önümüzde diz çöken, boyun büken önünü ilikleyen bir halk asla istemeyiz. Bizden hesap soran, başı dik olan alnı açık olan, önündeki ilikleri açık olan bir halk isteriz biz. Bu halk da böyle bir halktır işte. Devlet zaten 90 yıldır, 90 yıldır bu halktan bunu istiyor. Başçavuşuyla, komutanıyla, MİT’iyle bunu istiyor. Halka boyun eğdirmek istiyor. Onlar da gelmiş şimdi bakan olmuş, milletvekili olmuş aynısını halka yaptırıyorlar sen kimsin ya. Sen olsan olsan Bingöl halkının kölesi olabilirsin. Yüreğiniz yiyorsa gel ol. (Anlaşılmıyor deniliyor). Kürt halkı bunun ötesini kabul etmez. Geçti artık o günler eskidendi. O bir başçavuş gelirdi bütün köylerde terör estirirdi. Herkesi hizaya sokup tek sıraya geçirip sıra dayağı ile hakaretle tehditle herkese terör estirirdi, geçti o günler.  Başçavuşunuzu değil kusura bakmayın ama Genelkurmay Başkanınızı da bu halk tanımıyor artık anlayın bunu. Halka emir veren, halka boyun eğdirmeye çalışan, haksızlık hukuksuzlukla zulüm yapmaya çalışan kim olursa olsun bu halk tanımıyor. Mesele bu noktaya gelmiştir. O nedenle Bingöl halkı karar verecekse AKP, BDP arasında değil ezilenle, direnenle zalim arasında karar verecek. Zulüm edenle zulüm gören arasında karar verecek. Zalimden yana mı olacak zulüm gören, direnenden yana mı olacak? Mesele budur. Ortada sadece iki parti yoktur. AKP sadece bir parti değildir. Keşke bir parti olsa demokratik yarış olsa el mi yaman bey mi yaman görürüz o zaman. Ama ortada bir parti yok. Ortada büyük bir anonim şirket var. Ortada bir müteahhitler hareketi var. Ortada bir rant hareketi var. Karşımızda bir parti yok ki. Mikrofonu her eline aldığında bize hakaretler, iftiralar, yalan yanlış çarpıtarak, bir şekilde tehdit ederek halkla partimizin arasını açmaya çalışıyor. Tayyip Erdoğan’ın en büyük siyaseti bu. BDP ile halkın arasını nasıl açarım diyor. BDP tehditle oy alıyormuş, korkuyla oy alıyormuş... Ya el insaf biz mi senin 8 bin üyeni tutukladık? Biz mi senin belediye başkanlarını tutukladık içeri attık? Biz mi her gün jopla, panzerle, topla, gazla, fişekle halkın üstüne yürüdük? Bunları sen yaptın. Biz kimi tehdit ederek oy istedik. Biz geldik halkımızın huzuruna çıktık mütevazı bir şekilde bize oy verirseniz size özgürlük getiririz dedik. Bize oy verirseniz onurlu, şerefli, haysiyetli bir barışı sağlarız dedik. Biz kimseyi tehdit ederek, korkutarak oy istemedik. Allah şahittir her meydanda biz sadece yukarıda Allah aşağıda halkımız başkada kimseye güvenmiyoruz dedik. Ne tankımız topumuz var, ne savaş uçağımız var. Arkamızda siz varsınız, sizin yüreğiniz, sizin sevdanız var. Biz size güvenerek yürüyoruz, Allah’a güvenerek,  halkımızın gücüne güvenerek mücadele ediyoruz dedik. Arkamızda Amerika yok, İsrail yok, arkamızda valiler kaymakamlar holdingler cemaatler yok siz varsınız. Sizin özgürlük inancınız, sevdanız var dedik. Biz kimi tehdit ederek, kimi korkutarak oy istedik? Ama her gün tutuklayarak, her gün tehdit ederek, her gün bu halkı sindirmeye çalışarak, yalanlarla psikolojik savaşla oy toplamaya çalışan sizsiniz. Valiliğin depolarından beyaz eşya, kömür, makarna dağıtan sizsiniz biz miyiz? Biz size özgürlük umudu dışında bir şey dağıttık mı? Şahit olan var mı? Bu partiden makarna alan var mı?  Bizden makarna gören var mı? Bu partiden makarna alan var mı? Kara kömür alın, bize oy verin size buzdolabı, kanepe vereceğiz diyen tek bir partilimizi gördünüz mü? Bize oy verin size ihale vereceğiz diyen var mı? İkinci bir tehditle, şantajla oy almış şimdi Erdoğan siyasetini bunun üzerine kurmadı mı? Bunu bilmeyen Bingöllü mü var?

Ev ev dolaşıp oy satın almaya çalışmadılar mı? Allah billah aşkına sizin de kapınızı çalmadılar mı gelin şunu vereceğiz bunu vereceğiz demediler mi? Ailenizden şu kadar oy çıkarsa şu kadarını işe alırız, aha şu kadar da para veriyoruz demediler mi? E hani dürüstlük, hani haysiyet? Şimdi çıkmışlar BDP tehditle halkı korkutarak oy aldı diyorlar. Yav bizim halkımız var, mangal gibi yüreğimiz var, bileğimiz var başka da bir şeyimiz yok. O nedenle şundan şüpheniz olmasın; haklı olan, meşru davası olan er geç kazanır. Hiçbir zalimin zulmü sonsuza kadar devam etmez. Allah her zaman mazlumdan yanadır. Mazlum halklardan yanadır. Biz de bu güne kadar büyüdüysek güçlendiysek, tek yürek olduysak, tek vücut olduysak bu inançla, bu haklılığımızla bu meşru davamızla, bu inancımızla yürüyerek bu günlere geldik. Biz el ele vereceğiz, omuz omuza vereceğiz. Hep birlikte bu tekçi fazişan anlayışa karşı direnerek özgürlüğümüzü kazanacağız. Bunun da başkaca yolu yoktur. Bizim partimizde siyaset yapmak risk ister. Şimdi Kiğı’da da anlattım. Bakın hiç birinize onurlu bir barış ve özgürlük dışında hiç bir şey vaat edemeyiz. Eğer iş gelecekse, aş gelecekse yatırım gelecekse bizim hayvancılık sorunumuz çözülecekse bu yolu, bu yöntemi biz size öneriyoruz. Umudumuz budur, size vaadimiz budur. Ama partimizde siyaset yapmak cesaret ister, korkak olan yer alamaz. Arkadaş ben korkuyorum, tanktan joptan tutuklanmaktan işkenceden korkuyorum diyen benim makarnayla, kanepeyle işim olur diyen gitsin bize lazım değil. Bize cesur, bize yiğitçe direnen kahramanlar lazım. Başka türlü özgürlük kazanılmaz. Karşınızda gözü dönmüş tekçi, ırkçı, faşizan saldırganlar varken bize diz çöken, boyun büken, gerdan kıvıran, önünü ilikleyen lazım değil. Bu halkın kahraman yiğitleri gibi direnenler lazım. Sizler gibi kahraman bir halk lazım. Ama unutmayın yarın bir gün özgürlük kazanılacak bundan emin olun. O özgürlüğün tadını siz de çıkaracaksınız. AKP’liler siz de çıkaracaksınız. Size de helali hoş olsun. Siz de halkımızın bir parçasısınız. Yarın bir gün bu özgürlük kazanıldığında... ‘anlaşılmıyor denilmiş’ onurlu bir yaşam hepimize lazım. Onurlu bir yaşam bütün halklara lazım sadece CHP’lilere değil, ‘mikrofon bozuldu denilmiş’. O yüzden birileri özgürlüğün bedelini öder ama bütün bir halk özgürlüğün tadını çıkarır. Tarih böyle yazmış bedel ödemek bize düşsün. Biz ödeyelim neyse bedeli en ağır şekilde biz ödeyeceğiz. Ama çocuklarımıza, torunlarımıza artık acılı bir hayat, sancılı bir hayat, zulüm içerisinde bir hayat miras bırakmayacağız. Biz çocuklarımıza, torunlarımıza özgür bir ülke bırakacağız, özgür bir Bingöl bırakacağız. Toprağında diliyle, diniyle, inancıyla onurluca yaşayan bir Bingöl halkı bırakacağız. Hiçbir halk kendi toprağında asla ve asla böyle onursuzluğu kabul etmemiştir. Biz de kabul etmedik isyanımız bunadır. Kim ki kabul ederse ve bu kabul etmişliğini bize doğru olarak dayatırsa tarihe bir baksın. Tarihte hangi halk kendi toprağında köleliği kabul etmiş... Sen kendi mahallende bırak kendi işyerinde, kendi evinde köleliği kabul eder misin? Komşun sana zulüm yapsa kabul eder misin? Koskoca bir devletin zulmünü niye kabul ediyorsun. Bu zulme karşı isyan edeni, bu zulme karşı muhalefet edeni niye desteklemiyorsun? Bedel ödeyen biziz. Bakın işte BDP ve BDP çatısı altında bütün mücadele edenler her şeyi göze alarak özgürlük mücadelesi yürütüyorlar. O halde AKP’deki Kürt bir kez daha elini vicdanına koysun, düşünsün. Sen niye o partidesin soruyorum. Rant olmasa, ihale olmasa niye oradasın? Sana ne veriyor? Eskiden dini imanı ortaya atmıştın şimdi o da yok. Dinden imandan da vazgeçtiler, başörtüsünden de vazgeçtiler. Böyle bir dertleri, böyle bir davaları yok. Ben soruyorum, bak seydalar var aramızda, din alimleri var. Hangi kitabın, Kuran’ın hangi yerinde tek millet tek dil yazıyor. Hz. Peygamberimiz hangi hadisinde tek millet, tek dil demiş. Peki bu söylerken söylerken siz muhafazakarlar dindarlar olarak sormuyor musunuz yav bizim kutsal kitabımızda tek dil demiyor. Allah demiş ki ben sizi kavim kavim yarattIm. Irk ırk yarattım. Birbirinizi tanıyasınız diye... Bu adam habire bizi tekleştirmeye çalışıyor. Bu nasıl bir dindarlıktır? Bu nasıl Kuran Allah inancıdır? Bu nasıl iman inancıdır? Bu mikrofonu eline aldığında tek millet tek din tek bilmem ne …”burada anlaşılmıyor deniliyor” sormayacak mısınız? Ey AKP’deki Kürtler, genel başkanınıza sormayacak mısınız? Kitapta böyle yazmıyor, Allah böyle söylememiş, sen Allah’ın emirlerini çiğniyorsun, sen niye bizi tekleştirmeye çalışıyorsun. “İlle de tek olacaksınız, Türk olacaksınız”, mecbur muyuz kardeşim. Şimdi senin dilini tanımıyor, senin Kürtçe Zazaca dilini tanımıyor… (Anlaşılmıyor denilmiş) Ondan ötesi de olmaz diyor. Neyin pazarlığını yapıyorsun? Biz doğarken Allah bizi yaratırken seçimlik mi yarattı? Olduğumuz gibi yarattı.  Anamızdan Kürt doğmuşuz, Zaza doğmuşuz. Allah seçimlik yapmamış sen niye seçimlik yapıyorsun sormayacak mısız? Bizim seçme şansımız var mı? Dilimizi, milletimizi, ırkımızı seçme şansımız var mı?

Peki bu akan kanı durduracağız. Bunlar durdurmayacak bundan emin olun. Biz bastırmazsak, biz mücadele etmezsek, bağırarak barış gelmez. AKP’nin kanatlarının altına girerek barış gelmez. Diz çökerek barış gelmez. Ancak direnirsek, bir olursak, birlik olursak barış gelir. Akan kanı da, anaların gözyaşını da böyle durdurabiliriz ancak. Bakın biz gece gündüz meydanlarda bunu söylüyoruz. (Askerin davası var yazılmış, yanlış yazılmış. “Askerin de anası var” olacak). Askerin de anası var, polisin ve gerillanın da var. Hiçbirisinin anasının gözyaşı arasında bir fark gözetemeyiz. Hepsi ana yüreğidir, baba yüreğidir. Hepsi de ana kuzusudur. Hepsi de candır. Hepsi de Allah… (Anlaşılmıyor denilmiş) Bunlar birbirini vurmasın, bunlar birbirlerini öldürmesin barış böyle gelir diyoruz. Kendisi ne yapıyor çıkıp meydanlarda operasyonları yapan güvenlik güçlerimize teşekkür ediyoruz diyor. Ne kadar büyük sonuçlar aldıklarını görüyorsunuz diyor. Yav sen burada katlettiğin Kürt gençleri, Kürt gerillası ana baba evladı değil mi? Onlar öldürüldü diye sen güvenlik güçlerini tebrik edip, teşekkür edip madalya verirken buradaki ananın yüreği sızlamaz mı? Kürt ananın yüreği bir kez daha yanmaz mı, bunu düşünmez misin? İşte ölüler arasında bile ayrım yapabilecek kadar dinden de, vicdan da, imandan da uzaklaşmış, Son bir yıldır tek bir gerilla anası evladının cenazesini sağlam alabilmiş değil. Yanmamış, parçalanmamış tek bir gerilla cenazesini teslim etmediniz. Vicdan bu mudur, ahlak bu mudur? Din, iman bu mudur yav? Cenazeye, ölüye yaptığınız işkence o ananın, o halkın, o ailenin yüreğini yakmaz mı? Bunlar unutulur mu sanıyorsunuz? Bu nedenle artık AKP’dekiler dursun düşünsünler. Siz bunlara destek verdiğiniz için onlar bunu yapıyor.  Yeter artık… (Anlaşılmıyor deniliyor). Siz de artık isyan bayrağını açıp sana da yeter Tayyip deyin. Artık senin de sonun, senin de artık vaden doldu deyin artık.

Bingöl için sözlerimiz var. Bingöl için gece gündüz çalışacağız dedik çok şükür ki şimdi milletvekilimiz Bingöl’ün sesi, Bingöl’ün dürüst yaklaşımı olmaya devam ediyor. Bakın son bir yıl içerisinde sadece bir yıllık vekildir 90 yıllık cumhuriyet tarihi ve parlamento tarihi boyunca bu bir yılda Bingöl’ün sorunlarının dile getirildiği kadar tek bir dönem yoktur. Bingöl’ün evlatlarına söylüyoruz. Biz Bingöl’ün yetiştirdiği gençlere güveniyoruz. Sözümüzdür sözdür çalışmaya devam edeceğiz. Bu kararlılıkla mücadelemizi sürdüreceğiz. Hepinize en içten duygularımla sevgilerimi, selamlarımı sunuyorum.”

Evet terörü övdüğüm, şiddeti övdüğüm, terör örgütü propagandası yaptığım iddia edilen konuşmam budur. Ben düşüncemi bir kez daha tekrarlamak istiyorum.

Cemaatin, AKP savcılarıyla el ele bize kumpas kurduklarının örneklerinden biridir bu fezleke de

Burada zaten şiddet terör övgüsü, teşvik etme, özendirme bağlamında bırakın çağrışım ima bile yok. Tam tersine barış konuşması, barışa övgü vardır ve barışın siyaseti vardır. Ama ne vardır? Fethullah Gülen Cemaati ve AKP'ye ağır eleştiriler vardır. Savcıyı rahatsız eden, savcıya fezleke düzenlettiren budur. Bugün hükümeti de rahatsız eden budur. Bizi içeri atmasına neden budur. Yoksa bu konuşmaya dünyanın hiçbir yerinde soruşturma açılmaz. Bu konuşma dünyanın hiçbir yerinde suçlamaya konu olmaz. Bu konuşmaya, hele hele milletvekili sıfatıyla yapılmış böyle bir konuşmaya terör yaftası yapıştırılmaz. Yargı adına trajik bir durumdur. Burada yaptığım konuşmanın kelime kelime arkasındayım. Bazı yerlerde konuşma anlaşılmadığı için tam deşifre yapılmamış ama konuşmanın bütünlüğü bozulmamış. Konuşma bana aittir. Konuşmamı tekrar ediyorum. Bugün olsa bu konuşmayı gene yaparım. Halen geçerli çünkü söylediklerim. Terörü şiddeti hayatım boyunca övmedim. İçinde, kenarında, yanında olmadım. Hep barış siyaseti yaptım. Bu konuşma Bingöl’de yaptığım benzer içerikte bir konuşmadır. Cemaatin, AKP savcılarıyla el ele verip birlikte bize kumpas kurduklarının örneklerinden biridir bu fezleke.

Bu kavramlar suç mudur, değil midir bunun tartışmasına girmek doğru değil. Fakat bunlar benim siyasi görüşlerimi ifade ederken her yerde kullandığım kavram ve görüşlerdir. Örneğin 22.05.2012 tarihli Meclis Grup konuşmasında, Parlamento kürsüsünde Roboski Katliamı ile ilgili konuşma yapmışım, diyorum ki; "Tayyip Erdoğan ne diyor, 'O kadar yüksekten o kişilerin Ahmet mi Mehmet mi olduğu belli değil, anlaşılması mümkün değil'. Biz ne diyorduk, 'O kişilerin PKK’li olduğuna dair somut bir tespit olmamasına rağmen, o kişilerin sivil olma ihtimali yüksek olmasına rağmen, bu bilgi ellerinde olmasına rağmen bu emri vermişlerdir' diyorduk. Şimdi aynısını AKP Genel Başkanı söylüyor. Ben de izledim. Oradan o kişilerin kim olduğunu anlamak mümkün değil. Yani kim olduğunu anlamadığınız kişilerle ilgili vur emri vermişsiniz. Bu konuda da tezimizin doğru olduğu açıkça ortaya çıkıyor."

Bir başka konuşmam; 9.10.2012 tarihli Meclis Grup konuşmam. Konuşmamın ilgili kısımlarını okuyorum sadece. Suriye ile Irak'la ilgili dış politika gündemi değerlendirmemi yapıyorum: "Türkiye Irak'ta savaşmadı da neyi kaybetti. Mesela Başbakanın çıkıp bunu açık yüreklilikle cevaplaması lazım. Irak'ta öldürülen 1 milyon kişinin kanında Türkiye’nin parmağının olmaması Başbakanı rahatsız mı ediyor? Bundan mı huzursuz? Açık konuşalım, rahatsız olduğu şey orada Kürdistan Federal Bölgesinin oluşmasıdır. Peki, bu Türkiye’nin kaybı mıdır? Kürdistan ismi üzerinden, Kürtlerin kendi vatanını kendi kendini yönetiyor olmasından sen niye rahatsız oluyorsun?"

20.11.2012 tarihli grup konuşmamda yine siyasi gündem değerlendirmesi yapmışım. Barış çağrısı yapan Sayın Öcalan'dan söz etmişim. Kürdistan'dan söz etmişim, gerilla demişim.

Terör olarak tanımlamamak şiddeti desteklemek değildir

Bir başka grup konuşmam, 4.6.2013'te Parlamento’da yaptığım konuşma; "Aynı şekilde PKK gerillalarının silahla yurt dışına çıkmış olmaları ve barış sürecinin başlamış olması çok önemlidir" demişim. Yani bu kapsamda siyaset yaparken kullandığım jargondur bu. Literatür seçerken cumhuriyet savcısına sormak zorunda değilim. Silahlı bir insana gerilla demekle onun silahını övmüş olmuyoruz. Terörist demekle de yermiş olmuyoruz. Ne siyasetteki ne de hukuktaki karşılıkları böyle değil terörizmin. Gerilla, bütün dünya dillerinde ortak bir kavramdır. Ne Kürtçedir ne Türkçedir. Benim icadım da değildir. Gayrı nizami örgütlenmiş, düzensiz silahlı birlik anlamındadır. Yoksa kullanırken doğruluğu, yanlışlığı haklılığı üzerinden konuşulmuş bir kavram da değil. Terörizm kavramı da öyle değil. BM’de bugüne kadar yapılan hiçbir tanımda terörizm kavramı üzerinde ortaklaşılamamıştır. Dünyanın bütün devletlerinin kanunlarındaki terör tanımı birbirinden farklıdır. Terör tanımını aynı yapmış hiçbir ülke yoktur. Çünkü siyasi bir kavramdır. Bizim hukuk literatürümüze yeni yeni girmeye başlamıştır. Dünyada da yeni yeni girmeye başlamıştır. Şimdi de hükümet terör tanımı konusunda Parlamentoda bir değişiklik olabilir mi diye tartışıyor. Oturmamış kavramlardır bunlar. Fakat aslolan şudur; terör şiddetin bir türüdür. Sadece bir türüdür. Terör şiddetin üst başlığı değildir. Şiddet üst başlıktır. Psikolojik şiddet, fiziksel şiddet, ekonomik şiddet... Terör de bunlardan bir tanesidir; terör yöntemi ile şiddet. Siz şiddete karşı olmakla hepsine karşı olursunuz. Terör olarak tanımlayıp tanımlamamak şu farkı yaratır sadece, özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. Hem hukuk hem siyaset doktrininde tartışılan kavramlardır bunlar. Terör olarak tanımlamamak şiddeti desteklemek övmek anlamında değildir. Ben açık ve net bir şekilde PKK'nin şiddet, silah kullanmasına karşıyım. Ama bir şiddet hareketine terör demek siyaseten şöyle bir farklılık yaratır; eğer şiddet hareketini terör olarak tanımlarsanız çözümünü de buna göre oluşturmak zorunda kalırsınız. Sadece terörle mücadele konsepti ile yaklaşıp çözmeye çalışırsınız. Ama bu şiddet kavramı, şiddet olgusu, şiddet realitesinin başka başka sebepleri olduğunu tespit edebiliyorsanız; sosyal, ekonomik, tarihsel başka nedenleri varsa siz onu terör olarak tanımlamakla yanlış teşhiste bulunup yanlış çözüm geliştirmek durumunda kalırsınız. Bu da şiddeti büyütür. Şiddeti ortadan kaldırmaz. Bir şeye terör derseniz onun tek çözümü de terörle mücadele olur. Ama hayır, bu terörü de aşan üst başlıktaki büyük bir şiddet olgusudur. Bunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik yönleri vardır. O nedenle "Biz bu şiddet olgusunu çözmek için daha kompleks bir yaklaşımla konuyu ele almalıyız" diyorsanız terör tanımını aşan genel şiddet kavramının alt başlıklarını böyle değerlendirmek zorundasınız. Çünkü bu şiddeti yaratan başka nedenler var ki siz ona dair siyasetçi olarak çözüm üretmek zorundasınız ki şiddeti tümden yok edecek bir siyasi çözüm yaratma imkanınız olsun. Terörle mücadele güvenlik personelinin işidir. Özellikle de terörle mücadele personelinin işidir. Şüphesiz ki şu konuda ben de bir insan hakları avukatı ve siyasetçi olarak hemfikirim; sadece sivilleri korkutma, yıldırma, bombayla, silahla, şiddetle, yıldırma amaçlı yapılan eylemler amacı itibariyle yıldırma amacıyla yapılsa, güvenlik personeline de yönelse eylem biçimi olarak terör eylemi olarak tanımlanır. Ama o şiddet olgusunun kendisi terördür denirse çözüm bulunamaz. Siyasetçi en azından daha geniş düşünmek zorundadır. Yani birileri çıkmış sırf terör olsun diye silah şiddet kullanıyorsa buna yönelik tek gündem terörle mücadele olur. Ama hayır, bu şiddeti yaratan başka toplumsal, tarihsel, sosyolojik, ekonomik, kültürel nedenler varsa bu şiddeti yine biz meşru karşılamayız ama şiddetle mücadele yol ve yöntemleri konusunda daha makul siyasi adımlar atmak şansımız olur. Fark budur.

“Gerillanın anası ağlamasın” demenin neresi terör propagandası?

Gerilla kavramı da böyle. Gerilla kavramını kullandığınızda otomatik olarak onun yanındayım, destekçisiyim demiş olmuyorsunuz. Evrensel bir kavramı silahı kullanma biçimi itibariyle kategorize etmiş oluyorsunuz. Düzensiz silahlı gruplar demektir. Savcı niye bunu terör propagandası olarak değerlendiriyor. Bu kavramı savcı beğenmeyebilir, o onun takdiridir. Ama bana suçlama olarak yöneltemez. Ben eğer kavramı şöyle kullansam: “Gerillanın silahlı eylemi yerindedir, doğrudur” desem evet burada şiddeti terörü övmüş diyebilir savcı bana. Fakat nerede kullanmışım; "Askerin anası da, polisin anası da, gerillanın anası da ağlamasın. Gerillanın cenazesine işkence yapılmasın, cesetleri işkence yapılmış halde ailelerine teslim edilmesin" derken gerilla kavramını kullanmışım. Burada nerede şiddet övgüsü var. Gerillanın anası ağlamasın demenin neresi terör propagandası? Dağa çıkmış Kürt gencinin anası da mı terörist? Zaten öyle görüyor bazı güvenlik personelleri, hükümet dahi öyle görüyor. Ben öyle görmüyorum. Onun anası babası da anadır babadır. Ana baba yüreği evladının giydiği üniformaya kıyafete siyasi düşüncesine bakmaz. "Bir polisin annesinin gözyaşı ile dağa çıkmış bir Kürt gerillasının PKK gerillasının anasının gözyaşı arasında fark yoktur" dediğinizde nasıl terör propagandası yapmış olursunuz? Bu benim ifade etme biçimim. Bir zamanlar Erdoğan da başka bir şekilde ifade ediyordu. "Analar ağlamasın" diyordu. Analar ağlamasın derken hangi anaları kastediyordu. Dağdaki gencin de anasını kastediyordu, güvenlik güçlerinin anasını da kastediyordu. O da onun ifade etme biçimi. Takdir onundur. Saygı duyarım. "Sen niye gerilla demedin" demem, o terörist diyor, öyle diyor, siyaseten öyle tanımlıyor. Benim kitlemle kurduğum iletişim, bunu yaparken kullandığım jargon benim siyasi anlayışıma göre. Dolayısıyla Kürdistan demekle, gerilla demekle ne terörist olursunuz ne şiddeti övmüş olursunuz. Konuşmamın bütününe baktığımda terör propagandası şiddet propagandası yoktur. Tümüyle siyasi çalışmalarım, görüşlerimden ibarettir. Savcı siyaset yapma hakkıma müdahale etmiştir. Mahkemeniz ise bu ve benzeri konuşmalar nedeniyle 3 yıldır beni hapiste tutarak siyaset yapma hakkımı elimden almıştır. Asıl mağdur olan benim. Asıl mağdur olan benim şahsımda milyonlarca seçmenimizdir, partimiz HDP’dir. Bununla ilgili savunmam bu aşamada bundan ibarettir. Esasa dair her fezlekeye savunmalarımda ayrıca değineceğim.

...

-Öğleden sonra oturumu-

Ben hukuk ve kanun çerçevesinde tutuklu olsaydım tahliyemi talep ederdim. Ama ben bir siyasi rehineyim. Siyasi rehineler tahliye talep etmezler. Ben de tahliyemi talep etmiyorum, sözü avukatlarıma bırakıyorum.

19 Haziran 2019