Temelli: Yüzde 40 dediniz ama küçük ortağınızla birlikte yüzde 40 etmiyorsunuz

Temelli: Yüzde 40 dediniz ama küçük ortağınızla birlikte yüzde 40 etmiyorsunuz

Eş Genel Başkanımız Sezai Temelli Meclis'teki grup toplantımızda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Temelli şöyle konuştu:

Sevgili belediye eşbaşkanlarımız aramızda. Kayyım zihniyetine karşı işte buradayız, kayyım rejimini de kayyım zihniyetini de kabul etmiyoruz. Bu çatı altında yan yana gelerek, bize dayatılan bu rejime karşı aslında ne denli güçlü olduğumuzu bir kez daha hep birlikte haykırıyoruz. Adalet arıyoruz. Adalet ve demokrasi arıyoruz. Hep birlikte mutlaka başaracağız. Tam 17 yıl iktidarda kaldıktan sonra 31 Mart seçimlerinde İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i, Adana’yı, Mersin’i, Amed’i, Van’ı, Mardin’i, kaybeden Erdoğan rejiminin elinde bir tek şiddet kalmıştır. 

Kayyım şiddetir, 19 Ağustos darbedir

Kayyım şiddettir. Bu şiddete karşı mücadele de bizim boynumuzun borcudur. Siyaset üretemeyen bu iktidar şiddet üretmeye devam ediyor, zulmünü yaymaya devam ediyor. Yaygın bir siyaset anlayışı olarak dayatmaya devam ediyor. 31 Mart seçimlerinde ortaya koyduğumuz bu stratejik hamle toplumun seçeneksiz bırakılmamasına yönelik atılmış güçlü bir adımdır. 

31 Mart seçimlerinden ders çıkarması gereken bu iktidar, bırakın ders çıkarmayı faşizmi kurumsallaştırma yönünde bir adım attı. 19 Ağustos’ta siyasi darbe gerçekleştirdi. Kürt halkının iradesini yok sayarak, 4 milyon insanın iradesini yok sayarak, 3 büyük şehrimize Amed, Mardin ve Van’a kayyım atadılar. 

Aldıkları ağır seçim yenilgisinin acısını partimizden çıkarmaya çalışıyorlar

Sandığa tahammülü kalmamış bir iktidar var karşımızda. İstanbul’a, biliyorsunuz, 2 Mayıs tarihinde kayyım atamıştı. İstanbul’da aldığı ağır seçim yenilgisinin acısını şimdi partimizden çıkarmaya çalışıyor. Ve kayyımlarla, her türlü şiddet, saldırı ve tehditle partimize yönelik bu saldırıyla bunun acısını çıkarmaya çalışıyor. Biz de diyoruz ki, "kayyım rejimi faşizmdir". O yüzden tüm topluma çağrı yapıyoruz. Kayyım sadece Amed’e, Van’a Mardin’e atanmadı; bütün Türkiye’ye atandı. Kayyım rejimi seçmenlerin iradesini yok sayan bir anlayıştır. Kayyım rejimi demokrasinin en temel adımını, sandık hakkını yok sayan bir anlayıştır. 

Kayyımlar çalışmıyorlar, çalıyorlar 

Televizyonlara bakıyorsunuz. Sabah akşam, adeta yalan çukuruna dönüşmüş televizyonlarda, HDP’yi konuşuyorlar. Bir dedikodu programı gibi HDP’siz HDP’yi konuşuyorlar. Tabi kayyımları da konuşuyorlar. Bu meşru olmayan kayyım rejimini, akılları sıra meşrulaştırmaya, buna bir meşrutiyet kazandırmaya çalışıyorlar. Şunu söylüyorlar, "kayyımlar çalışıyor, hizmet ortaya koyuyorlar". Hayır çalışmıyorlar, çalıyorlar çalıyorlar! Bütün belgeleriyle ortaya koyduk. Bu konuda rekor Mardin’de. Mardin’in eline kimse su dökemez. Çalma konusunda inanılmaz bir performansı var. Ama diğerlerinin de hatırı sayılır. Kayyım rejimi bir hırsızlık rejimidir. Bir talan rejimidir. Bununla ilgili hiçbir soruşturma söz konusu olmadı. 2016 yılından 31 Mart'a kadar yapılmış olan yolsuzluk, hırsızlık, talan, her türlü ekonomik şiddet tüm çıplaklığıyla ortada. 

Hırsızlığın hesabını vermeyenler hırsızlığın ortağıdır

Trilyonlarca borç, inanılmaz bir boyutta yolsuzluk ortadayken, soruşturma açmak yerine, yeniden, adeta halkımızla Türkiye toplumuyla alay edercesine, 3 büyük kentimize kayyım atadılar. Mardin’e aynı kayyımı atadılar. Biz de soruyoruz, o kayyıma da soruyoruz, onu atayana da soruyoruz: Hediyeler nerede, ne oldu bu hediyeler? Bunun hesabı nerede? Bunun hesabını vermekte acz içine düşmüş. Bunun hesabını vermekten kaçanlar, aslında bu yolsuzluğun ortağıdırlar. 

Kayyım rejimine karşı direnişimizi sürdüreceğiz 

Bununla da yetinmediler. İşte biraz önce Kulp Belediye Eşbaşkanlarımıza sevgilerimizi yolladık. Bir oldu bittiye getirerek yine bir komplo ile Kulp’a ve Karayazı’ya kayyım atadılar. Kayyımsız yönetemiyorlar çünkü. Yönetememe hallerinin ve acziyetlerinin karşılığı kayyım rejimidir. Kayyım rejimine karşı direnişimizi sürdüreceğiz. Türkiye’nin her yerinde kayyımlar gidene kadar, arkadaşlarımız görevlerine dönene kadar mücadeleyi büyüteceğiz, direnişi sürdüreceğiz. Bu bizim meşru hakkımızdır, demokratik hakkımızdır. Bu demokratik hakkımızı sonuna kadar sürdürme kararlılığındayız. Bu bir emek mücadelesidir, bu bir kadın mücadelesidir, bu bir hak mücadelesidir.

Eşbaşkanlık sistemi mor çizgimizdir, asla vazgeçmeyeceğiz

Kayyımları atarken “Bunlarda eşbaşkanlık sistemi var” diyorlar. İyi ne güzel. Sen de öğren, sen de yap. Bu en önemli kazanımlardan biridir. Kadın mücadelesinin en önemli kazanımlarından biridir. Bunu anlamaktan aciz olanlar, kadına düşman olanlar, kadını çalışma hayatında ve sosyal yaşamda görmek istemeyenler, eşbaşkanlığı topluma adeta bir suç gibi yansıtmaya çalışıyorlar. Eşbaşkanlık sistemi mor çizgimizdir, asla vazgeçmeyeceğiz. 

İçişleri Bakanı'nın il binamız önüne gelişi aczin fotoğrafıdır

Ey gazeteciler, siz aczin fotoğrafını çekebilir misiniz? Çektiniz. Bu kayım vakalarını örtbas etmek için anneleri kullanan bu iktidar, il binamızın önüne anneleri gönderdi. Ve orada tarihin en büyük acz fotoğrafını çektiniz. O kayyımları atayan sözde İçişleri Bakanı, HDP il binasının önüne geldi, siyaseten tükenmiş hallerinin fotoğrafını verdi. Tarihe bu not böyle geçti. Yönetemiyorlar, hiçbir sorunu çözemiyorlar. Bu kayyımcı zihniyet, savaştan beslenen bu zihniyet, anneleri kendi siyasi emelleri için kullanma peşinde. 

Cumartesi ve Barış Anneleri’ni, Harbiye ve Şehit Anneleri’ni grup toplantımıza bekliyoruz

Buradan bütün annelere çağrı yapıyoruz. Bugün Diyarbakır il binası önünde oturan annelere de oraya ulaşamayanlara da Cumartesi Anneleri’ne de Barış Anneleri’ne de Harbiye Anneleri’ne de sesleniyoruz. Sizi Meclis’e bekliyoruz. Ayın 8’indeki grup toplantımıza şehit anneleri de dahil olmak üzere hepsini buraya bekliyoruz. Çözümün adresi Meclis’tir. Madem bu iktidar savaşta ısrar ediyor, madem bu iktidar size savaşı dayatmaya devam ediyor. O zaman biz de annelerimizle bu çatı altında barışın sesini yükseltmeye devam edeceğiz. Madem acılarımız ortak o zaman mutlaka ama mutlaka ortak çözümü de birlikte üreteceğiz. Bu kayyımcı zihniyete karşı hep birlikte bu barışı inşa edeceğiz. Kayyım rejimi adaletsizliktir, adaletsizlik üretir.

Artık anayasal bir devletten bahsetmek mümkün değil

Bir hukuk lazım, onu da bulmuş: Tecrit hukuku. Evet kayyım rejiminin hukuku tecrit hukukudur. 4 buçuk yıldır bu ülkeye mutlak tecriti dayattılar. 21 yıldır bu ülkede tecrit var. Tecrit hukuku yaygınlaştığı her yeri kapladı, artık hukuk devletinden bahsetmek mümkün değil. Artık anayasal bir devletten bahsetmek mümkün değil. Bir tecrit hukuku hukuk sistemini çürüttü, öldürdü. Tecrit hukuku sadece Sayın Öcalan ile sınırlı kalmadı. En başından beri söyledik bu hukuk devam ettiği sürece, bu tecrit devam ettiği sürece Türkiye’de adalet adına bir şey yapmamız mümkün değil. Haklı çıktık. 4 buçuk yıl boyunca mutlak tecritin uygulandığı döneme baktığınızda, adaletsizliğe adaletsizlik, hukuksuzluğa hukuksuzluk eklendi. Hukukun yolunu gösterdik, adaletin yolunu gösterdik, bunun barıştan, çözümden geçtiğini söyledik, bunun muhatabını gösterdik. Demokratik siyasetin payına düşen masayı var etmektir dedik. Ama masanın muhataplarını yok sayarak bir demokratik çözüm üretemezsiniz. Üretmediğiniz sürece savaş politikalarına mahkum kalırsınız, o da büyük adaletsizliği yaratır. 

İmralı'nın çözüm iradesine cevapları kayyım atamak oldu

"Gelin bir adalet mücadelesi, barış mücadelesi başlatalım, demokratik çözüm adına adım atalım" dedikçe ülkeye savaşı ve tecriti dayattılar. Sevgili Leyla Güven’in başlattığı ve bütün tutsakların katıldığı 200 günlük açlık grevi sonunda İmralı ile kısmen de olsa görüşmeler başladı. İmralı’dan ne mesaj geldi? Barış geldi. "Bir haftada çözerim" dedi. Bu iradeyi kabul etmeyenler, görmezden gelenler bir hafta sonra kayyım atadı. Cevapları kayyım oldu işte. Karşı karşıya olduğumuz zihniyet budur, o yüzden bir an önce tecrit sonlandırılmalıdır. Barış adına ne yapılıyorsa demokratik siyaset adına destek olmak gerekiyor. Demokratik siyasetin görevi bu olmalıdır. Bu Meclis barışı aramalıdır. Bu Meclis barışı mutlaka bulmalıdır. 

FETÖ’cülerin hazırladığı fezlekelerle arkadaşlarımız yargılıyorlar 

Adaletsizlik devam ediyor. Tecrit hukuku nelere yol açıyor bakın. Geçtiğimiz hafta sevgili Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ bir daha tutuklandılar. Hukukçular buna bir anlam veremiyorlar, bir laf edemiyorlar, çünkü yok böyle bir uygulama, daha önce olmamış. Böyle bir teamül yok, böyle bir içtihat yok. Zaten bu dosyadan yargılanıyorlar. Yargılandıkları dosya tekrardan çekiliyor, karıştırıyorlar aslında Diyarbakır, yok Ankara’ya geliyor dosya. Bakıyor olmuyor, yeni maddeler uyduruyorlar. Apar topar bizim sevgili arkadaşlarımızı gece yarısı SEGBİS’le ifadeye zorluyorlar. 3 avukattan fazlası olmaz diyorlar. Yani bildiğiniz siyasi komplo. Siyasi darbe yetmedi, bir de üzerine siyasi komplo. Ve tutuklandılar. Tutuklu olarak yargılandıkları dosyadan bir kez daha tutuklandılar. Bu pespayeliktir. İşte adalet sistemimizin içine sürüklendiği en açık durum budur. 

Biz 6-8 Ekim çağrısını DAİŞ'e karşı yaptık

Peki, neden tutuklandılar? 6-8 Ekim Kobanê olaylarından. Bu konuda dosyada zaten bir şey yok. Hiçbir dosyalarında suç yok. Bütün fezlekeler öyle, hatta bu fezlekelerin büyük bir kısmını FETÖ’cüler yazmış, şimdi almışlar o fezlekelerle arkadaşlarımızı yargılıyorlar. 6-8 Ekim’de çağrı yapmışız. Bundan dolayı bu olaylar olmuş. Hayır biz çağrıyı DAİŞ'e karşı yaptık. Kobanê düşmesin diye yaptık. 

Cumhurbaşkanı Antep’te “Kobanê düştü düşecek” diyerek insanları galeyana getirdi

Bütün uluslararası kamuoyunu duyarlı olmaya çağırdık, çünkü Kobanê’nin düşmesi DAİŞ’in zaferi bütün dünya için Orta Doğu için Türkiye için büyük bir riskti. Bu risk dünyada da görüldü. Bugün DAİŞ'e karşı olanlar o gün ‘öfkeli çocuklar’ diyordu. Onların öfkeli çocuklarının neler yapabileceğini bildiğimiz için Kobanê’nin düşmemesi gerektiğini dile getirdik, bu konuda duyarlılık çağrısı yaptık. Cumhurbaşkanı ne yaptı, bizden saatler sonra gitti Antep’te “Kobanê düştü düşecek” diyerek, Kobanê neredeyse düşsün diyerek insanları galeyana getirdi. Konuşması bittikten 20 dakika sonra polis Varto’da bir genci öldürdü. Ondan sonra kıyamet koptu. O kıyamet dursun diye yine inisiyatif alan, 20 Eylül günü tutuklanan Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’dır. Onu da durduramadılar. Onları da durduran bizim arkadaşlarımızdır. Şimdi utanmadan arkadaşlarımızı bir daha tutukluyorlar. 6-8 Ekim olayları araştırılsın diye araştırma önergesi verdik. Ne yaptılar AKP-MHP oyları ile reddettiler. Bir daha veriyoruz bir daha teşhir edeceğiz. Suçlu olduklarını, bu olay üzerinden bize neden saldırdıklarını bir daha teşhir edeceğiz. 

“Yargı bağımsız olmalı” diyen Cumhurbaşkanı arkadaşlarımız tutuklandıktan sonra “bunları bırakamayız” dedi

Yargı bağımsız olmadığı sürece, yargı talimatla çalıştığı sürece bir ülkede adaleti tesis etmek mümkün değil. Dün Cumhurbaşkanı Meclis’in açılış konuşmasında yargı bağımsızlığından bahsediyor, “yargı bağımsız olmalı” diyor ama Cumhurbaşkanı’na da bağlı olacakmış. Onun kuvvetler ayrılığından anladığına bakın. Yargı bağımsızlığı konusunda bunları söyleyen, arkadaşlarımız bir daha tutuklandıktan sonra "Biz bunları bırakamayız" dedi. Yargının nasıl talimatla çalıştığının belgesi kayıtlara geçti. 

Osman Kavala torba iddianame ile yargılanıyor

Adaletsizlik bitmiyor. 8-9 Ekim’de Gezi Davası var. Gezi Davası'nın ne denli büyük bir adaletsizlik göstergesi olduğunu anlamak için iddianameye bakmak gerekiyor. Sevgili Osman Kavala 700 gündür tutuklu. Neyle suçlandığı yok, doldurmuşlar yine torba iddianame. Ne bulsalar içine koymuşlar. 15 tutuksuz sanıkla beraber davası görülecek. O dava da ne denli büyük bir adaletsizlik olduğunun başka bir göstergesi. Ama adaletizlik dün başlamadı, adaletsizlik bu ülkede çok uzun süredir devam ediyor ve her geçen gün adaletletsizliğe adaletsizliğe ekleniyor. 

Suçluları ödüllendirmeyin, yargılayın

4 Eylül 1993. DEP Milletvekili Sayın Mehmet Sincar katledildi. Kendisini rahmetle ve saygı ile anıyoruz. 40 yaşındaydı katledildiğinde, bir adalet ve demokrasi mücadelesi verirken. Demokrasi ve adalete karşı olanlar, bu ülkede diktatöryal bir yönetimin sevdasını güdenler Mehmet Sincar’ı katlettiler. Bu davanın tek tutuklu sanığı vardı. Anayasa Mahkemesi onca dosya varken onca işi gücü varken bu tutuklu sanığın tahliye edilmesi yönünde karar verdi. Bugün bu dava bir daha görülüyor. Biz de diyoruz ki suçluları ödüllendirmeyin, suçluları yargılayın. Adaleti var etmek istiyorsanız onu mahkeme salonlarına yeniden çağırın. Yoksa bu ülkede artık adaletten değil vicdan ve ahlaktan bahsetmek de mümkün olamayacaktır. Bir an önce bütün geçmişle yüzleşmek gerekiyor. Hakikat komisyonlarının acilen kurulması gerekiyor. Geçmişle yüzleşmediğimiz sürece bu olayları defalarca yaşamak zorunda kalacağız. 

Yargı reformu strateji belgesi bir reform paketi değil göz boyama paketidir

Adalet arayışından bahsettik. Yargı reformu Meclis’in gündemine nihayet geldi. Biliyorsunuz, mayıs ayıydı yanılmıyorsam, Cumhurbaşkanı çıktı yargı reformu strateji belgesini açıkladı. Anlattı, anlattı, anlattı. Yalandan kim ölmüş. Sonra bu paket geldi. Pakete baktık tam bir fiyasko. Pakette siyasetçilere özgürlük yok, evrensel özgürlük yok. İfade özgürlüğüne dair düzenleme yok. Yargı reformu paketi değil, bir göz boyama paketi. Gerçek anlamda bir yargı reformuna ihtiyacımız var. Yargı, Meclis bu iradeyi göstermek zorunda. Gerçek bir reform için HDP’ye kulak vermek lazım. Bu konuda hazırladığımız strateji belgesini bütün kamuoyuyla paylaştık. STK’lere, sendikalara ve siyasi partilere gittik. Bir yol temizliğine ihtiyaç var. Bunu yapabilmek için TMK'den başlamamız gerekiyor. TMK’den kurtulmadan bu ülkede yargı adına atılacak bir adım yok.  

Savcının yorumuna göre yaptığınız her fiilden dolayı terörist olarak addedilebilirsiniz

Öyle bir kanun ki adeta ülkeyi terörize eden bir kanun, herkes terörist. Savcının yorumuna göre yaptığınız her fiilden dolayı terörist olarak addedilebilirsiniz. Onlarca yıl ceza alabilirsiniz. Örnek mi istiyorsunuz? İşte arkadaşlarımızın davası. İşte fezlekeler buna örnektir. O yüzden de ceza kanununun demokratik siyaset ve ifade özgürlüğünü ihlal eden maddelerinin kaldırılması gerekiyor, CMK’nin demokratikleştirilmesi gerekiyor. Çekince koyulan BM Siyasi Haklar Sözleşmesi ile AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı başta olmak üzere demokrasi, eşitlik ve özgürlükleri geliştirecek olan uluslararası sözleşmelerin tam ve yetkin şekilde kanunlaştırılması, atılması gereken adımdır. İşte reform böyle yapılır, reform bu adımların atılması ile mümkün olur. Bizler Türkiye’de hukukun üstünlüğü, demokrasinin radikalleşmesi için gerekli çalışmaları yapacağımızı ifade ettik. Bu çalışmaları da Meclis çatısı altında etkin bir şekilde sürdüreceğiz. 

Cumhurbaşkanı değil sanki emlak ofisi

Adalet yoksa, hukuk devleti yoksa, hukuksuzluk her yeri kaplamışsa, tecrit hukuku her yeri kaplamışsa, iktidar da savaş politikalarında ısrar eder, öyle de oluyor. Bu hukuksuzluk ortamında insanlara şiddet ve savaşı yegane seçenek olarak dayatan bir iktidar anlayışı var. İşte Suriye meselesi buna örnek bir meseledir. Dünkü konuşmasında da Cumhurbaşkanı sıfatı ile konuşuyor, Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyamıyor. Bir partinin genel başkanı olarak konuşuyor. Suriye meselesini ele aldı. Daha önce BM'de de konuştu. Orada bir harita gösterdi. Dünyaya bir harita gösterdi. O harita Suriye haritasıydı. Suriye haritasının bir bölümünü çizip aldığı bölümde neler yapacaklarını anlatıyor. Cumhurbaşkanı değil sanki emlak ofisi. Yok köy yapacakmış, yok ilçe yapacakmış, yok bina dikecekmiş. Hep birlikte şunu söylüyorlar: tahammülümüz kalmadı. Bence tahammülü kalmayan müteahhitler battıkça müteahhitlere alan açmak için Suriye’yi işgal etmeye çalışan bir devlet var. Böyle bir iktidar olabilir mi? Bu kabul edilebilir mi? Tabi ki kabul edilemez. 

Suriyeli mültecilerin sorunlarını Hafız Esad’a ait Arap Kemeri ile değil demokrasiyle çözmeliyiz

Savaşa karşı çıkmalı, barış istemeliyiz. Suriyeli mültecilerin sorunlarını da hep birlikte çözmeliyiz. Ama Hafız Esad’ın yaptığı gibi Arap Kemeri modeli ile değil, Suriye’de barışı, demokrasiyi inşa ederek, buna katkı sağlayarak. Bugün Suriye'de barış ve demokrasi konusunda atılacak adımlar dediğimizde Kuzey Suriye önemli bir örnek ortaya koyuyor. Bunu anlamak yerine sürekli Kuzey Suriye'yi tehdit eden, Kuzey Suriye'deki demokrasi güçlerinin yaptıklarını görmezden gelen, onların sürece dahil olmasını engelleyen, onlara rağmen bir anayasayı var etmeye çalışan bir iktidar, Suriye'yi istikrarsızlaştırmak istiyor. Bu savaş çağrılarını kabul etmiyoruz. 

Bu Meclis kürsüsünde savaş değil barış konuşulmalıdır

Ben buradan Meclis başkanına da çağrı yapmak istiyorum. Bu kürsülerde savaş çağrısı yapanlara yer vermeyin. Savaşla, şiddetle arasına mesafe koymayanlara bu kürsülerde yer vermeyin. Cumhurbaşkanı olsa bile. Bu Meclis “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı üzerine yükselmiş bir Meclis'tir. Bu Meclis 1910'ların ittihatçı anlayışına bir reddiyedir. İttihatçılar, bu ülkeye savaşa sürüklerken, büyük bir felaketi dayatırken bu Meclis o ittihatçı akla karşı çıkmıştır. O yüzden de bu Meclis kürsüsünde savaş değil barış konuşulmalıdır. Toplumsal barış olduğu kadar komşularla barışı gözeten bir anlayış hakim olmalıdır, savaşı değil. Şiddet değil savaşın dili değil. 

Meclis kürsüsünde savaş çığırtkanlığı yapılmasına izin vermeyeceğiz

İkinci büyük savaşa girmedik. İkinci büyük savaşa girelim diye bu Meclis'te konuşanlar, faşizmi körükleyenler, Nazi sevdalıları vardı. Ama o gün yine bu Meclis, iradesini ortaya koymuş ve savaştan kaçınmıştır. Dönemin cumhurbaşkanı bu savaşı engelledi diye ona karşı çıkanlar, "Senin yüzünden büyük bir savaşı kaçırdık, ekmeğimizden olduk" demişti. Bunu diyenlere çok manidar bir cevap verdi, "Ekmeğinizden oldunuz ama çocuklarınız babalarından olmadı". Bu Meclis'in hafızası budur. Bu hafızadan yoksun olanların bu Meclis kürsüsünde savaş çığırtkanlığı yapmasına izin vermeyeceğiz. Bu Meclis'te de barış mücadelemizi yükseltmeye devam edeceğiz. 

Deprem toplanma alanlarına bile inşaat yapmışlar

Her yerde barışa karşılar, her yerde. Barış sözcüğüne bile tahammülleri yok. Bunlar savaş, şiddet, yıkım politikaları üzerinden kendilerini var etmişler. Bunlardan biri de kentsel yıkım. Geçtiğimiz günlerde yine İstanbul depremi yaşadık. ‘99 hafızamız canlı. ‘99’dan bu yana 20 yıl geçmiş. Talihsizliğe bakın ki 17 yılını bunlarla geçirmişiz. 17 yıl sonra bu depremle beraber anladık ki, İstanbul büyük depreme hazır değil. Deprem toplanma alanları bile kalmamış. Deprem toplanma alanlarına bile inşaat yapmışlar. Şimdi hiçbir şey olmamış, sanki 17 yıldır iktidarda değillermiş gibi, sanki 25 yıl boyunca İstanbul'u bunlar yönetmemiş gibi kalkmışlar, "kentsel dönüşüm yapacağız, her yıl 300 bin konutu yenileyeceğiz, bunun 100 bini İstanbul olacak" diye her şeye baştan başlama hali ile konuşuyorlar. 

BM Genel Kurulu'nda ekolojik krize çözüm olarak millet bahçelerini gösteren zihniyet

Oysa kent büyük bir risk altında. Bu riskin müsebbibi bu zihniyettir. Peki deprem toplanma alanları yok, ne var? Millet bahçeleri var. Hatta bu millet bahçeleri öyle bir şey ki BM Genel Kurulu’nda bile dile getirildi. Hem de neye karşı dile getirildi? Ekolojik krize çözüm olarak. Düşünebiliyor musunuz? Millet bahçeleri küresel ekolojik krizin çözümü. İşte düştüğümüz durum bu. Bizi utandıran durum bu. Kentte deprem toplanma alanı kalmamış. Millet bahçeleri aslında küresel sistemin, küresel ekolojik yıkımın çaresi olarak anlatılıyor. Oysa biliyor musunuz; Türkiye plastik ithalatında lider ülke. Bu ekolojiye millet bahçelerini gösterenler plastik ithalatında Türkiye’yi lider yapmışlar. Türkiye sadece ekonomide 5 kırılgan ülkeden biri değil, küresel iklim krizine katkı yapan ilk 5 ülkeden biri. Cumhurbaşkanı bu durumdayken millet bahçeleriyle ekolojik krizi engellediğini anlatıyor. 

Prompterdan okuyarak "önce memleket" denmez

Bunların bir elinde hurafe bir elinde rant var. İşte bu hurafeci akıl, rantçı yaklaşım bu kentsel yıkımların en önemli müsebbibidir. "Önce memleket" diyorlar. Evet, önce memleket demeli "önce Saray, önce müteahhit" dememeli, "önce mermi" demememeli, "önce memleket" demeli. "Önce memleket" demek için bu ülkenin akciğerleri olan Kaz Dağları’nı Kanadalı maden şirketine peşkeş çekmemeli. Memleketten manzaralar mı görmek istiyorsunuz? 12 Ekim’de Kaz Dağları’na gidin o zaman, memleket manzaraları görün. "Önce memleket" demek için yazlık saray için 40 bin ağaç kesilmemeli. Önce memleket demek için Dersim dağları bombalanarak yangın çıkarılmamalı. "Önce memleket" demek için Mardin köylüsü yoksulluğa mahkum edilmemeli. Ekilebilir araziler yok edilmemeli, Van Gölü kirletilmemeli, Karadeniz çiftçisi yollarla sele mahkum edilmemeli. İşte o zaman "önce memleket" denir. Yoksa hamaset yaparak, prompterdan okuyarak "önce memleket" denmez. 

Ekonomik mucizelerinin kaynağı halk, halkı yoksullaştırmak

Ekonomik kriz çok derin. Ama dinleseniz aslında mucizeyi bulmuşlar. Cari açık düşecek, bütçe açığı düşecek. Büyüme bu sene yüzde yarım ama seneye 10 kat artacak ve yüzde 5 olacak. Enflasyon düşecek, işsizlik düşecek, harika bir mucize. Peki, nasıl olacak bu mucize yapısal dönüşümler? Nasıl gerçekleşecek, kaynağı nasıl bulacaksınız, kaynak ne? Kaynağı bulmuşlar. Kaynak halk. Halkı yoksullaştırmak ve halkın elinde ne varsa almak.

Böyle bir YEP’çi rapçi bakanla hiçbir başarı olamaz

Bunun yöntemi de zamlar. Tam bu mucize açıklanırken elektriğe yüzde 14.90 zam yapıyorlar. Bir yıl içinde elektriğe yüzde 60 zam yapılmış, doğalgaza yüzde 52, akaryakıta yüzde 30, ben gelmeden buraya biraz önce 25 kuruş daha zam yaptılar. Yüzde 32 oldu yani. Gıdaya yüzde 50, süte yüzde 50, her şeye zam. Ekonominin büyümesinden anladıkları aslında bu toplumsal yıkımdır. Kentleri yıktıkları gibi emekçileri de yoksulları da bu toplumsal yıkıma mahkum ediyorlar. Cari fazla ile övünüyorlar, evet cari fazla iyi bir şey ama nasıl verdiğiniz önemli. Cari fazla verdiğimiz yılları hatırlatmak istiyorum: 1994 büyük kriz. 2001 büyük kriz. Şimdi yine cari fazla verdiğimiz yıl büyük bir krizin içinden geçtiğimiz yıl. Bu denli büyük bir adaletsizlik varken hiçbir ekonomi programı başarılı olamaz. Hele böyle bir YEP’çi rapçi bakanla hiçbir başarı olamaz. 

Aynı gemide değiliz, senin bindiğin geminin adı Titanic

Bu arada Cumhurbaşkanı’nın market alışverişini de izledik. Aklımızla alay eder gibi bir PR çalışması. Gitmiş 3 tane bisküvi almış eline 3 bisküvi, 4 buçuk lira. "Bak ben de alışveriş yapıyorum. Ben de sizden biriyim" diye. Senin oturduğun Saray’ın aylık gideri 4 buçuk milyar. Sen bizden filan değilsin aynı gemide değiliz, senin bindiğin geminin adı Titanic. Buz dağına doğru hızla gidiyorsun. Allah vere bir an önce kavuşursun. 

Yan yana gelerek demokrasi için adım atmalıyız

Peki ne yapmalı? Oturup bunları seyredecek halimiz yok. Bunlardan ülkeye bir hayır yok. Bu yüzden de "ne yapmalı" sorusunu önümüze koyduk. Ülkemiz için, yurtsever anlayışımızla bir çözüm üretmek için adım atıyoruz. Dedik ki, "gelin demokrasi ittifakında buluşalım". Herkesi buna davet ettik. Bu AKP-MHP faşist blokunun karşısında emekçilerin, kadınların yan yana gelerek demokrasi için adım atması gerekir. Bu çalışmayı hep birlikte yapmalıyız toplumun tüm kesimleri bu çalışmaya katılmalıdır. 

Önyargılarımızdan kurtulmalı, memleket meselesine kafa yormalıyız

Ne olması gerektiği konusunda 31 Mart seçimleri önemli bir örnektir. Şimdi bu konuda ısrarcı olmalıyız. Bu konuda önyargılarımızdan kurtulmalıyız. Memleket meselesine kafa yormalıyız. Herkesi demokrasi ittifakında buluşmaya davet ediyoruz. Aslında demokratik bir anayasa konusunda da çalışmaya ihtiyacımız var. Demokratik bir cumhuriyete ulaşmak için hiç geç kalmadan bir anayasa çalışması yapmak zorundayız. 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi sadece Türkiye’de değil, Suriye ve Irak’ta da çözümsüzlüğün nedeni

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen bu uydurma sistemle yol almamız mümkün değil. Bunu bin kez biz söylesek diyecekler HDP söylüyor. Kendileri de söylüyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hasta, ölmüş. Neyi rehabilite edeceksiniz? Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sadece Türkiye’de değil, bütün çevremizde Suriye’de Irak’ta çözümsüzlüğün de nedenidir.

Yüzde 40 dedin ama küçük ortağınla birlikte yüzde 40 etmiyorsun

Birisi çıkıp diyor ki "Cumhurbaşkanını yüzde 50 +1 ile değil yüzde 40 ile seçelim". Tamam, iki kişi yüzde 40 alınca eş cumhurbaşkanlığı sistemi mi olacak? Bunlar aritmetik de bilmiyorlar, birinci sınıfa gitmişler, oradan terketmişler. Sen şimdi yüzde 40 dedin ama son araştırmalara bakmamışsın. Son araştırmalar diyor ki küçük ortağınla birlikte yüzde 40 bile etmiyorsun. Haftaya yüzde 35 sonra yüzde 30. Böyle gider. Bu gidişata dur demeliyiz. 

Eğer cumhuriyeti demokratikleştiremezsek tek adam yönetimine kapı aralamaya devam edeceğiz

Cumhuriyetin demokratikleşmesi bugün yüz yıllık deneyimimizden aldığımız en net siyasi mesajdır. Eğer cumhuriyeti demokratikleştiremezsek tek adam yönetimine kapı aralamaya devam edeceğiz. 100’üncü yıl. 1920’nin yüzüncü yılını bu yıl hep birlikte yaşayacağız. Meclis başkanı dünkü açılışta buna bir gönderme yaptı. Çok sevindim. 1920 önemli bir tarihtir. O Meclis’in hukuku önemlidir. O günden bugüne yaptığımız hatalarla övünmek yerine hatalardan ders çıkararak 1920'deki hukukun gereğini yapmalıyız. 

1921 Anayasası referans bir metin olabilir

1920’de ortaya koyduğumuz o önemli hukukun gereğini yapmalıyız. O Meclis’e dönüp bakın kimler var. O Meclis'te olanlarla birlikte ancak ortak vatanda demokratik cumhuriyeti var edebiliriz. O yüzden 1920 Meclis'i, o yüzden 1921 Anayasası referans bir metin olabilir. Şimdi bu anlayışı, bu hukuku geliştirebiliriz. Günün koşullarında bugünün dinamikleri, bugünün siyaseti ile yeni bir yolu, üçüncü yolu hep birlikte açabiliriz. Bu toprakların tarihi, bu toprakların geleneği kültürü buna olanak sağlıyor. Bu topraklar, kadim halkların bir arada yaşama iradesinin cisimleşmiş halidir. 

Felakete giden yol kaderimiz değil

Bunu yok sayarak, tekçiliği dayatarak yol almak mümkün değildir. 1920 dediğinizde dönüp bakmanız gereken çoğulculuk, laiklik ve cumhuriyetin demokratikleştirilmesidir. Bizim üzerimize düşen de demokratik cumhuriyet mücadelesini bu Meclis çatısı altında, olduğumuz her yerde yükseltmektir. Kayyım rejimine karşı yerel demokrasi mücadelesi ile yeni bir cumhuriyeti, demokratik cumhuriyeti hep birlikte var edebiliriz. Felakete giden yol kaderimiz değil. İktidarın kötü yönetimi savaş politikaları ve çıkar hesaplarının sonucudur. Bu gidişatı durdurmak bizim boynumuzun borcudur.

2 Ekim 2019

Etiketler : #Sezai Temelli