Kubilay: Türkiye’nin savaş suçu işlediğine kuşku yok

Kubilay: Türkiye’nin savaş suçu işlediğine kuşku yok

Parti Sözcümüz Günay Kubilay, genel merkezimizde haftalık basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmeleri değerlendirdi. Kubilay şöyle konuştu:

Bugün Birleşik Metal sendikasına üye işçilere yönelik saldırı ile ilgili başlamak istiyorum.

4 aydır ücretleri ödenmediği için birleşik metal işçilerine polis Eskişehir’de saldırdı. Birleşik Metal İş Başkanı Sayın Adnan Serdaroğlu ve 3 işçi kardeşimiz yaralandı, 32 işçi gözaltına alındı. Polis saldırısı tam da demokratik bir hak olarak düzenlenen basın toplantısı sırasında gerçekleşti.

Temel hakları ve ekmekleri için yollara düşen Birleşik Metal işçilerini selamlıyoruz. Onların yanında destek ve dayanışma içinde bulunduğumuzu dile getiriyoruz. Bu vesilesiyle Sayın Serdaroğlu’na ve yaralanan işçi kardeşlerimize destek dileklerimizi iletiyor, acil şifalar diliyoruz. Gözaltındaki işçilerin de derhal serbest bırakılmasını istiyoruz.

Onların zafer dedikleri pirus zaferi bile değil

Kuzey ve Doğu Suriye ve Soçi Mutabakatına gündemine gelince; Soçi mutabakatı, her şeyden önce savaşı durdurarak en modern silahlarla gerçekleştirilecek olan kitlesel sivil katliamı önlediği için olumludur. İnsan yaşamı her şeyin üstündedir. Elbette bu anlaşmanın içeriğine dair, devlet iktidar güçlerinin doğrudan silahlarını doğrulttuğu başta Kürtler olmak üzere Rojava halkları değerlendirmekte, SDG yetkilileri olumlu ve olumsuz yanlarını kamuoyuna açıklamaktadır. Fakat mutabakatın hangi tavizler verilerek, hangi gayri insanı taahhütlerin altına girilerek gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz. Hiç kuşkusuz süreç ilerledikçe her şey açığa çıkacaktır. Bu mutabakatı başta siyasi iktidar olmak üzere devlet iktidar güçleri zafer naraları atarak karşıladılar. Onların zafer dedikleri pirus zaferi bile değil.

Uluslararası hukuku ihlal ettiniz, savaş suçu işlediniz

Basit bir soru soralım: Ne kazandınız? Hiçbir şey… Silah zoruyla Kürtleri yaşadıkları topraklardan koparıp etnik temizlik yaparak, demografik yapıyı değiştirerek bir insanlık trajedisinin altına imza altına imza atarak neyi kazandınız? Yüz binlerce sivili doğduğu büyüdüğü yaşadığı topraklardan sürdünüz. Pek çok çocuğu öksüz bıraktınız. Uluslararası hukuku ihlal ettiniz. Savaş suçu işlediniz. Sizin zafer dediğiniz, kazanım dediğiniz bu mu?

Nedir sizin yeni medeniyet dediğiniz?

Kendi varlığını ve geleceğini bir başka halkın yok edilmesine bağlayan acizliği Türkiye’nin bir kazanımı olarak kamuoyuna pazarlıyorlar. Erdoğan partisinin bir toplantısında yaptığı konuşmada ‘bunlar sadece bizim partimizi değil, kurduğumuz medeniyeti de yıkmak istiyorlar’ demişti. Erdoğan hangi medeniyetten, hangi uygarlıktan söz ediyor? Fetih zoruna dayalı sömürgeci politikalar eşliğinde sürdürdüğünüz Suriye’yi bir ateş topuna dönüştüren yeni Osmanlı hayalleri mi kurduğunuz medeniyet? Yoksa savaş ve işgal girişimleriyle, yüzyıl boyunca ezilen, yok sayılan Kürt halkının üzerine tankıyla, topuyla, en modern savaş uçaklarıyla saldırmanız mı yeni medeniyet dediğiniz? Yoksa her sabah kendinden olmayan herkese parmak sallayan, namlu gösteren militarist anlayışınız mı yeni medeniyet? Herkesi tek bir kalıba dökmek isteyen tekçi ve ırkçı zihniyetiniz mi yeni medeniyet? Yoksa yeni medeniyet dediğiniz doğal varlıkları yok eden, kamu kaynaklarını yağmalayıp talan eden açgözlülüğünüz mü, vahşi kapitalist mantaliteniz mi?

Bu savaş sürecinin tek kaybedeni Türkiye’dir

Dikkatinize sunmak isterim: Bu iktidar ağır ekonomik kriz koşullarında, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, gizli ve açık zamların yağmur gibi yağdığı bir ülkede hergün sabah akşam ‘ezerim, geçerim, yıkarım, dökerim'den başka bu topluma Allah aşkına ne söylüyor? Oysa ki bu anlaşmanın da ortaya çıkardığı gibi bu savaş sürecinin tek kaybedeni var, o da Türkiye’dir. Türkiye’ye kaybettiren AKP-MHP iktidarıdır. Ona destek veren parlamento içi muhalefettir. Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilmiş hem Türkiye ve Suriye politikası siyasi olarak büyük bir yenilgiye uğramış, Türkiye’nin geleceği ipotek altına alınmıştır. İktidar yapay bir güvenlik politikası üreterek sorunu büyütmüş, bölgesel olan bir sorunu uluslararası bir sorun düzeyine taşımış, Washington ve Moskova’nın inisiyatifine terk etmiştir.

DGS’ye göre 235 sivil yaşamını yitirdi

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla ifade etmek gerekirse Türkiye anlaşmanın bir gereği olarak SDG güçleri çekilmeye başladığı halde hala saldırılarına devam ettiğini görüyoruz. Gerçekleşen sivil katliamlar, işlenen savaş ve insanlık suçları şimdiden dünyada da büyük bir tepkiye neden olmaktadır. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin yayınladığı raporda 9-17 Ekim tarihleri arasında Türkiye’nin işgal girişiminden dolayı tespit edebildikleri 79 sivil hayatını kaybetti. Birçok kişi yargısız infazla öldürüldüğü de SOHR tarafından raporlanmış durumdadır. Demokratik Suriye Meclisi, yaptığı resmi açıklamada şu ana kadar 235 sivilin yaşamını yitirdiğini belirtti.

Evlerini terk etmek zorunda kalan 300 bin sivilin evleri yağmalandı

12 Ekim günü katledilen Suriye Gelecek Partisi Genel Sekreteri Hevrîn Xelef’in ölümüyle ilgili hem BM hem de Uluslararası Af Örgütü Açıklama yaptı. BM Türkiye’nin bu infazdan sorumlu tutulabileceğini ifade etti. Yine SOHR’un yayınladığı rapora göre, birçok kişi yargısız infazla öldürüldü, 300 binden fazla sivil evlerini terk etmek zorunda kaldı. SOHR, terk edilen evlerin Türkiye destekli ÖSO gruplarınca yağmalandıktan sonra yakıldığını da raporlarına yansıttı.

Sanki kimyasal silah kullansalar kullandık diyecekler

Kimyasal silah kullanımına gelince Rojavalı doktorlar başta olmak üzere birçok basın organı tarafından kimyasal dâhil yasak silahların kullanıldığına dair de çok güçlü iddialar dile getirildi. Savunma bakanı Akar, kimyasal silah kullanmadıklarını, TSK’nın silah envanterinde kimyasal silah olmadığını açıkladı. Sanki kullansalar kullandık, silah envanterinde olsa ‘var’ diyecekmiş yapay bir güven havası yaratıyorlar. Tam da bu aşamada Rojava'da kimyasal silah kullanıldığı iddialarını araştıracağını açıklayan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'ne (OPCW) Lahey Büyükelçisi Şaban Dişli tarafından 17 Ekim'de 30 bin Euro bağış yapıldığı ortaya çıktı. Soruşturma aşamasında yapılan bu bağışın ne anlama geldiğini kamuoyunun takdirine bırakıyoruz. Bir kez daha kimyasal silah kullanıldığı iddiaları ve diğer savaş suçlarının tek tek tespit edilmesi için tüm bağımsız uluslararası kuruluşlara ve kamuoyuna çağrı yapıyoruz.

Bu iktidarın savaş suçu işlediğine kuşku yok

Demografi değişikliğine gelince zorla yerinden edilme şu elimdeki 4’üncü Cenevre Sözleşmesi’nin ihlalidir. İşgal altındaki nüfusun tamamını veya bir kısmını sınır dışı etmek veya sınırları içinde yerinden etmek, Roma Statüsü'nün 8’inci Maddesi gereğince savaş suçu oluşturur. Bu iktidar sivillere karşı bu yönüyle de savaş suçu işlediğine kuşku yoktur. Bunlar tarihe not olarak düşülmüştür ve zamanı gelince Türkiye halkları hesabını soracaktır. Dünya halkları muazzam bir uluslararası dayanışma örneği göstermiştir. Kürtlerin haklı ve meşru statü talebi bütün dünya ülkeleri nezdinde genel kabul görmeye başlamıştır. Dünya halkları IŞİD barbarlığını yenilgiye uğratan Rojava halklarının yanında yer almıştır.  

Erdoğan kendisi gibi bütün dünyanın A Haber izlediğini düşünüyorsa çok yanılıyor… Dünyada IŞİD gibi bir barbarlık çetesini, tecavüz ordusunu yenilgiye uğratan Kürtleri ‘terörist’ yaftası yapıştırmak isteyen tek devlet Türkiye devletidir. Tek iktidar AKP-MHP iktidarıdır. İktidara destek veren bazı muhalefet partileridir.

Dünya’nın neresine baksalar Kürtleri ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyorlar, neden?

Daha önemlisi bu organize kötülük karşısında Kürtlerin duygusal bir kopuş sürecine girmeye başladığını anlamak için kahin olmaya da gerek yok. Her gün Kürtlere silah gösterip, tankıyla topuyla saldırıp, arkasından kardeşlik türküleri yakarak duygudaşlık sağlanamaz. Sabah akşam “biz kürtlere karşı değiliz” diyenler, Kürdün yaşadığı, hak ve özgürlük talep ettiği Amed’e, Qamişlo’ya, Hewlêre, Kobanê’ye, Mahabad’a bakınca Kürtleri ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. Bu nasıl bir kardeşliktir. Sadece temel talepleri barış, demokrasi, özgürlük olan Kürtler neden sizin için tehdit oluşturuyor?  

Türkiye Suriye’den tamamıyla çekilmelidir

Bu vesileyle bir kez daha Türkiye halklarına sesleniyoruz: AKP-MHP iktidarının ısrarla sürdürdüğü savaş ve şiddet politikaları bölücüdür. Halklar arasına kin ve nefret tohumları ekmektedir. Türkiye halklarının eşit haklar temelinde birlikte yaşamının önündeki en büyük engeldir. Bu AKP-MHP bloğu iktidarda olduğu sürece ülkede de bölgede de diyalogdan, müzakereden, onurlu barıştan ve demokratik çözümden söz etmek olanaksızdır. Biz tekrar ediyoruz: Türkiye’ye herhangi bir saldırı, işgal girişimi söz konusu değildir. Türkiye Suriye topraklarından askeri varlığı dahil bütünüyle çıkmalıdır. Suriye halklarının ortak iradesiyle şekillenecek yeni Suriye’yle barışçıl bir ilişki kurmalıdır. Kardeşlik hukukuna dayalı bir komşuluk ilişkisini geliştirmelidir.

Suriye’de Kürtlerin dahil edilmediği bir çözüm demokratik olmayacaktır

Erdoğan-Putin görüşmesi sonrasında yapılan açıklamada Putin, "Suriye'nin kuzeydoğusunda Kürtler ve Suriye arasında kapsayıcı bir diyalog başlatılması gerekiyor" diyen Putin, "Çok uluslu Suriye halkının parçası olan Kürtlerin hakları ancak böyle savunulabilir” diyerek, aynı zamanda Esad rejimini de bu vesileyle uyarmıştır. Çok uluslu, çok inançlı, çok kimlikli Suriye’de Kürtlerin dahil edilmediği bir anayasal çözüm demokratik olmayacak, Suriye’de tarihten bakiye kalmış Kürt sorunu ne yazık ki yeni kuşaklara devredilmiş olacaktır.

Esad’a çağrı: Erdoğan’ın yolundan gitmeyiniz

Esad rejimine de şu çağrıyı yapıyoruz: Siz de Erdoğan’ın yolundan gitmeyiniz, eskiyi tekrar etmeyiniz. 8 yıl boyunca süregiden savaşta büyük bir yıkıma uğramış ülkenizde Kürtler dahil bütün Suriye halklarıyla birlikte savaşın soğuk külleri arasından özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir Suriye’yi inşa etmek mümkündür.  Bütün bu yaşanan acıları, akıtılan gözyaşlarını yeni Demokratik Suriye’nin inşasında büyük bir fırsata ve toplumsal sinerjiye dönüştürmek olanaklıdır. HDP bu konuda istenilen destek ve dayanışmayı göstermeye hazırdır.  

Çözümün adresi bir adım ötenizdedir, İmralı’dadır

Türkiye halklarına karşı sorumluluğumuz gereği siyasi iktidarı bir kez daha uyarıyoruz. Başlattığınız savaş yıllarca sürse de dönüp dolaşıp varacağınız yer yine bir demokratik siyasal çözüm olacaktır, olmak zorundadır. Yol yakınken Türkiye halklarına başta Kürtler olmak üzere, ağır bedeller ödeten savaştan, şiddetten, halklar arasında düşmanlığı körükleyen politikalardan vazgeçiniz. Washington’da, Moskova’da çözüm dilenmenize gerek yok. Çözümün adresi bir adım ötenizdedir. İmralı’dadır. Seçilmişlerdir, belediye eş başkanlarıdır, milletvekilleri ve Kürt halkının siyasi iradesini yansıtan partileridir. Aksi yaklaşımların tamamı çözümsüzlüktür, çıkmazdır, bütün bir ülkeye kurulmuş karanlık bir tuzaktan başka bir şey değildir. Hatırlamak isterim "Gerekirse Suriye'ye dört adam gönderirim; Türkiye'ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım" diyenler, bu toprakların insanlarına her türlü organize kötülüğü yapabileceğine kuşku duymamak gerekir.

AKP’ye destek veren muhalefetin Kürt sorununa çözümü nedir?

Peki, AKP’nin savaş politikalarına aktif destek veren muhalefet partilerinin, dünyada artık uluslararası mesele haline gelen Kürt sorununa yönelik çözümü nedir? Kürdün özerkliğine karşısınız, federasyona karşısınız, kendi kaderini tayin hakkı için yaptığı referandumu savaş gerekçesi yapıyorsunuz? Peki 40 milyonluk bu halka Allah aşkına ne öneriyorsunuz? Kürtler sınırı terk etsin yaşam alanlarından uzaklaşsın diyenler Kürtlere şu dünyanın neresinde yaşam hakkı tanımak istiyorlar? 100 yıl önce Kürt köylerini bile sınırlarla bölen zihniyet, şimdi “güvenli bölge” adı altında Kürt toplumunu yıllardır yaşadığı topraklardan sürülmesini zafer diye empoze ediyor.

Suriye’de Etnik Kürt temizliği yapmak istiyorlar

Suriyeli mültecilere gelince iktidar, mültecileri içerde ve dışarda uluslararası güçlere karşı istismar etmekte, ABD, AB ve Rusya ile yaptığı tüm görüşmelerde pazarlık konusu haline getirmektedir. Avrupa'nın kaygılarını siyasi ve mali ranta dönüştürülmektedir. Kuzey Suriye’de etnik bir Kürt temizlik yaparak Osmanlı dönemindeki iskan politikalarına benzer biçimde, selefi cihatçıları ve ailelerden oluşan yüzbinlerce insanı yerleştirerek, demografik değişimin objesi haline getirmek istediğini biliyoruz.  Savaşın yeni aşamasında, mültecileri de bir tür işgalciye dönüştürecek olan ve yeni bir iç savaş tehlikesini körükleyecek bu politikaya, başta BM olmak üzere uluslararası düzeyde tepki gösterilmesini, uygulanmasını istiyor ve bekliyoruz.

İşgal girişiminin bir nedeni de ranttır

Bu işgal girişimlerinin ve göçmenlerin yerleştirilmesinin bir diğer nedeni de ranttır. Putin’in her diplomatik görüşmede Erdoğan’a silah pazarlamaya çalıştığı gibi Erdoğan da yaptığı diplomatik görüşmelerde “Türkiye-Suriye sınırının öte yanında derinliği 30 km, uzunluğu 480 km olan bir koridor inşa ederek 1-2 milyon Suriyelinin yerleştirileceği 14 bin kilometrekarelik alanda 185 milyon metrekarelik bir kentsel dönüşüm ile inşaat sektörüne 300 milyar TL’lik bir sermaye birikimini kazandırmak istiyor. Böylece Türkiye’de büyüme stratejisinin ve sermaye birikim rejiminin merkezine oturtulan inşaat sektörünün içinde bulunduğu derin krizi aşabilecek bir imkana dönüştürmek isteyen kapitalist mantalitenin de altını çizmek istiyoruz.

Güvenlik sorunu olan Türkiye değil Rojava halklarıdır

AKP İktidarı uluslararası kamuoyunda “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları” olduğunu iddia ediyor. Bazı yabancı devlet temsilcileri Erdoğan’ın gönlünü hoş tutmak için bu argümanı zaman zaman kullanmıştır. Ancak 9 Ekim’den bu yana asıl güvenlik kaygısı duyulması gereken tarafın Suriyeli Kürtler olduğu açığa çıkmıştır. Hava saldırıları sonucu sivillerin ve özellikle çocukların nasıl hedef alınmış olduğunu dünya kamuoyunca görüldü. Erdoğan’ın “mayın eşeği” gibi öne sürdüğü ÖSO çetelerinin işledikleri savaş suçları ise gizlenemeyecek düzeyde ortadadır. Yani güvenlik sorunu olan Türkiye değil, Rojava halklarıdır. Suriye’de bir siyasi çözüm gerçekleşinceye kadar BM’nin öncülüğünde bir uluslararası barış gücünün  oluşturulması yakıcı bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır.

Mızraklı’nın tutuklanması siyasi rehine siyasetinin devamıdır

Kayyım darbesine gelince,  19 Ağustos 2019 tarihinden bu yana 3'ü büyükşehir olmak üzere toplam 12 belediyemize kayyım atanmıştır. Diyarbakır, Mardin, Van Büyükşehir belediyeleri. Erciş, Hakkari, Yüksekova, Kulp, Kayapınar, Bismil, Kocaköy, Karayazı, Nusaybin belediyeleri şuan bir kayyım rejimi kuşatılmış ve abluka altına alınmıştır. 31 Mart’tan hemen sonra 6 Belediye eşbaşkanımız KHK’li diye mazbatasına el konulmuş, yerine yüzde 20 gibi düşük oylar alan AKP adayları atandığını hatırlatmak istiyorum. Bununla birlikte 20 Belediye meclis üyemiz, 7 il genel meclis üyemiz çeşitli bahanelerle görevden uzaklaştırılmış ilgili belediyelerde çoğunluk durumunda olan HDP’nin il belediye meclis üyeliği azınlık durumuna düşürülmüştür. Geçen gün uydurma bir gerekçeyle tutuklanan Amed belediye eş başkanımız Selçuk Mızraklı’nın tutuklanması siyasi rehine siyasetinin bir devamdır. Servis edilen fotoğraf Kürt halkının siyasi iradesine vurulan pranganın fotoğrafıdır. Bu fotoğraf, iktidarın alnına sürülmüş kara bir lekenin ve siyasi utancın fotoğrafıdır. 31 Mart seçimlerinde Kürt halkı 2016’da 102 belediyenin 95’ni siyasi darbeyle kurulan kayyım rejimini silip süpürmüştü. Ne var ki, azınlığa düşmüş, gayri meşru konumdaki iktidar, artık demokratik ve meşru yöntemlerle yönetemez hale gelmiştir.

Kürt illerinde sömürge hukukunun uygulandığını rahatlıkla söyleyebiliriz

Yeniden başvurduğu kayyım rejimiyle HDP belediyelerini gasp ederek saray rejiminin uzantısı haline getirmiş bulunuyor.  Dikkatinizi çekmek isterim. Kayyımlara hep valiler ve kaymakamlar atanıyor. Valiler kime bağlı Soylu’ya, Soylu kime bağlı Erdoğan’a… Artık Kayyım rejimiyle birlikte Erdoğan’ın emir komuta zinciri içerisinde yönetilen belediyeler, idari özerkliğini yitirmiş, yerel yönetim özelliğini kaybetmiştir. Kürt illerinde belediyelerde de Kayyım rejimiyle birlikte sömürge hukukunun uygulandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.  Kürt halkının siyasi iradesini gasp eden, seçme ve seçilme hakkını yok eden kayyım rejimini reddediyoruz.

Meşru ve demokratik direnişimizi sürdüreceğiz

Bu bağlamda her türlü meşru ve demokratik direniş çizgimizi büyüterek farklı biçimlerde, farklı eylem tarzlarıyla aralıksız olarak sürdüreceğiz. Diyarbakır’da üç gündür vekillerimiz vasıtasıyla sürdürdüğümüz eylem, etkinlik ve mücadele süreci derinleşerek büyüyerek, farklı biçimlerde sürecektir. Bir kez daha kayyım rejimi karşısında başta demokrasi güçleri olmak üzere HDP’ye oy vermiş olan herkesi siyasi iradesine aktif bir biçimde sahip çıkmaya çağırıyoruz. Direnişimiz sürekli olarak devam edecek. Biliyoruz ki, taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.

25 Ekim 2019