Temelli: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin MR'ını değil kısa filmini çekin ki tarihe not düşsün

Temelli: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin MR'ını değil kısa filmini çekin ki tarihe not düşsün

Eş Genel Başkanımız Sezai Temelli, haftalık Meclis Grup toplantımızda güncel gelişmeleri değerlendirdi. Temelli, şu ifadeleri kullandı:  

Öncelikle, size selamlar getirdim. Sevgili Eş Genel Başkanımız Pervin Buldan’ın selamlarını getirdim. Van’a gittim, güzel Serhed insanlarının selamlarını getirdim. 4 gün boyunca Van’da yerel yönetimler eğitim çalışması vardı. 2 günü kadınların, iki gün karmaydı. Nasıl bir yerel yönetim, nasıl bir yerel demokrasi, nasıl bir yerel kamu hizmeti meselesi üzerine önemli bir yerel çalıştay gerçekleştirdik. Sonuçlarını önümüzdeki günlerde paylaşacağız. Yerel demokrasi konusu önemlidir, çünkü Türkiye demokrasisinin önündeki belki de en önemli engellerden biridir. Bu konuda parti ayrımı yapmaksızın her türlü katkıyı sunmaya hazırız. Çünkü mesele Türkiye meselesidir, demokrasi meselesidir. 

Mutlak demokrasi mücadelemizi örgütlüyoruz

Diğer taraftan örgütlenme konferanslarımız devam ediyor. Van’da gerçekleşti, yakında Diyarbakır ve Marmara’da gerçekleştirilecek. Bir fikriyatımız var, Türkiye’yi demokrasi ve barışa kavuşturacak bir çabamız var, bunu örgütlemeye çalışıyoruz. O yüzden de mutlak demokrasi mücadelemizi örgütlüyoruz. Bu vesileyle de herkesi HDP’ye çağırıyoruz. Gelin HDP’de bir arada, yan yana, kimliklerimizle mücadelemizi yükseltelim. Türkiye halklarını, emekçileri, kadınları örgütleyelim. Ne için? Demokrasi için. Ne için? Barış için, çocuklarımızın geleceği için. 

Bu zihniyet hafızamızı silmeye çalışsa da biz hatırlamaya devam edeceğiz

Her hafta yaptığımız gibi yine anmalarımız var. 7 Temmuz 1991 tarihinde yitirdiğimiz Vedat Aydın’ı anmak istiyorum, onun anısı önünde saygı ile eğiliyorum. İnsan hakları savunucusu, çok önemli ağabeyimizi, çok önemli bir mücadele arkadaşımızı bir kez daha saygıyla anıyorum. 7 Temmuz 1991 yılındaki bu cinayet 90’lı yılların karanlık sayfasını açtı. Bugün binlerce faili meçhulden bahsediyoruz. Aslında faillerini biliyoruz ama bir türlü suçlular adalet önüne çıkarılmadı. Ali İsmail Korkmaz’ı anmak istiyorum Gezi’yi, Gezi’de yitirdiklerimizi. Onun düşlerindeki özgür dünyayla buluşmak için Ali İsmail Korkmaz’ı da Gezi’de yitirdiklerimizi de unutmayacağız. Yine Alîşêr'i, Zarife'yi anmak istiyorum. Dêrsim’de yitirdiklerimizi anmak istiyorum. Srebrenitsa'yı anmak istiyorum. 10 bine yakın insanın katledildiği o katliamı anmak istiyorum. Irkçılığın, faşizmin, milliyetçiliğin, yoz milliyetçiliğin nelere mal olabileceğini hafızalarımızdan çıkarmamak için. Anmaya devam edeceğiz. O kadar anmamız gereken can var ki. Ama anmak yüzleşmektir, yüzleşmeye davettir. Hiçbir zaman unutmayacağız. Bu iktidarlar, bu zihniyet hafızamızı silmeye çalışsa da biz hatırlamaya devam edeceğiz. Yüzleşmek için. O yüzden de bir kez daha çağrımı yineliyorum; Meclis çatısı altında Hakikatleri Araştırma Komisyonu bir an önce kurulmalıdır. Bu ülkede toplumsal barışı gerçekleştireceksen hakikatlerle yüzleşmeden olmaz. O yüzden de biz anmaya, hafızamızda onların anılarını canlı tutmaya devam edeceğiz, ta ki adalet yerini bulana kadar. 

10 Ekim'de yitirdiklerimizi de, katliama dahli olanları da unutmayacağız 

10 Ekim’i anmak istiyorum. 10 Ekim’de yitirdiğimiz canlarımızın ailelerinin kurduğu dernekten arkadaşlarımız da aramızda. Tam 103 canımızı yitirdik, Ankara Garı önünde. O günün suçluları hala adaletin karşısına çıkarılmadı. İhmali olanlar hala adaletin karşısında hesap vermedi. Onları da unutmayacağız, hiçbirini unutmayacağız. Anmaya devam edeceğiz. 

Hatırlıyorsunuz, bu katliamdan sonra “oylarımız arttı” diye sevinenler vardı. Bu katliamın müsebbiplerini bildikleri halde bu işi “öfkeli çocuklara” bağlayanlar vardı. Bugün çıkmışlar ortalıkta siyaset adına yine ahkam kesiyorlar, biz sizi de unutmadık. Bu katliamda yitirdiklerimizi nasıl unutmadıysak, bu katliama dahli olanları da, suçluları koruyanları da unutmadık. 

Ankara katliamındaki ihmal kayıtlara geçti

Ankara 17. İdare Mahkemesi geçen gün bir karar verdi. Bir tazminat. Ama bu tazminata hükmederken -bu arada hiçbir tazminat bu acıları dindirmez- de burada ihmali olanlara dair bir ibarede bulundu. Bir ihmal vardı. Katliamda sorumluluğu olanlara dair, ihmal olduğuna dair bir ibare kayıtlara geçti. Evet ihmaliniz vardı, göz yumdunuz. Katliam geliyorum diyordu, siz oralı olmadınız. Hatta katliamdan medet umdunuz oylarınız artsın diye. Suruç'u da unutmadık. 

Bu zihniyet fişleme peşinde 

Bu zihniyet hala aynı anlayışla yoluna devam etme çabasında. Yüzleşmeden kaçarak, hakikatlerin üzerini örtmeye çalışarak, hakikatleri dile getirenleri susturmaya çalışarak yoluna devam etmeye çalışıyor. Bir vakıf var biliyorsunuz SETA Vakfı. Bakın bir araştırma yapmış, araştırmanın başlığı bile kendini ifade ediyor: Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları. 'Uzantı' sözcüğü ile aslında bir tasviri, bir tanımı gerçekleştirmiş oldu. Fişleme peşinde, yani bildiğiniz andıç. Bu andıç hikayeleri üzerinden iktidara gelip bu meselelerle mücadele edeceklerini söyleyenlerin içine düştükleri hale bakın. 

Siparişle andıç hazırlatıyorlar, gazetecileri suçluyorlar

Ne hazin tablodur; siparişle andıç hazırlatıyorlar, gazetecileri suçluyorlar. Haber yaparken aslında neye hizmet ettiklerini araştırıyorlar. Neye hizmet edecekler? Gerçek gazeteciler bu ülkenin demokrasisine, insan haklarına, hukukuna hizmet ediyor. Yandaş gazetecileri yanına almışsın bir tek sana hizmet etmelerini istiyorsun. Aykırı bir ses gördüğünde bir eleştiri gördüğünde onları kamuoyu önünde suçlayacak taktikler peşine düşüyorsunuz. 

90'larda karargahlar andıçlama yapıyordu, şimdi araştırma kurumları

90’larda bu işi karargahlar yapıyordu. Şimdi araştırma kurumları yapıyor. Demek ki çağ atlamışız. Artık bu iş karargahtan alınmış, araştırma kurumlarına verilmiş. Saçma sapan raporlarla hedef gösteriyorlar gazetecileri. 

Gazetecilerin yaptığı haberler suç değil, suç sizin gazetecileri cezaevine göndermeniz

Bunu yaparken bizi de ihmal etmiyorlar. Raporun arasına HDP'yi de sıkıştırmışlar. Bizimle iltisaklı olmak - ki neyse bu - başlı başına fişlenme sebebi olmuş. Yani HDP hakkında haber yapmak ya da HDP’nin sözünü haber yapmak, HDP’nin dile getirdiği görüşleri haber yapmak neredeyse suç kabul edilecek. Bu gazetecilerin yaptığı haberler suç değil, suç sizin gazetecileri cezaevine göndermeniz. 

Rehabiliteden sonuç alamayacaklarını anladıkları için sistemin MR’ını çekeceklermiş

Bugün Türkiye’de 150’den fazla gazeteci cezaevinde. Bugün Türkiye basın özgürlüğü konusunda dünyada son sıralarda. Bugün bu ülkede basın ve ifade özgürlüğü yok. Bütün özgürlüklerin lağvedildiği bir süreç yaşıyoruz. Nedeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. Böyle garip uydurma bir sistem var, bu sistem ayakta durabilmek için demokratik yaşama dair ne varsa onları yok etme, demokratik siyaseti tasfiye etme peşinde. Özgürlükleri yok sayma, tasfiye etmek peşinde. Sonra çıkıyorlar aklımızla alay eder gibi. Bir rehabilite yapacaklardı geçen hafta. Herhalde rehabiliteden sonuç alamayacaklarını anladılar ki sistemin MR’ını çekeceklermiş. 

Sistemin MR'ını değil bir yıllık kısa filmini çekin ki tarihe not düşsün 

Sistemin MR’ını çekecekler, ne müthiş bir söz. Bence siz bu sistemin bir yıllık kısa filmini çekin, çekin ki bütün tarihe not olarak düşsün. Bu yaptığınız hukuksuzluklar tarihe not olarak düşsün. 

Bizzat krizi doğuran bir mekanizmaya dönüştünüz 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi nedir diye sorarsanız, bunun yanıtı basittir; yönetememe halidir. Eğer bir ülkede siyaseti tüketmişseniz, siyaseten sözünüz kalmamışsa, yönetemiyorsanız bunun kod adı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. Yönetemiyorsunuz. Yönetememe halinden dolayı da ülke her gün yeni bir krize sürükleniyor. Bizzat krizi doğuran bir mekanizmaya dönüşmüş durumdasınız.  

Merkez Bankası Başkanı ne zaman bağımsız oldu ki? 

O denli bir kriz girdabındasınız ki kendi bürokratlarınızı bile beğenmez haline geldiniz. Hani talimatla hareket ediyordu ya Merkez Bankası Başkanınız. Bir de bugünlerde bu tartışma var; Merkez Bankası bağımsız olmalıymış, Merkez Bankası Başkanı bağımsız olmalıymış. Ne zaman bağımsız oldu, ne zaman bu halkın hakkını savundu ki bağımsız olsun. İktidarın talimatlarıyla hareket eden payandalaşmış bir Merkez Bankası Başkanı vardı karşımızda. Şimdi görevden alındı. 

Merkez Bankası Başkanı yasa dışı kararnameyle görevden alınıyor, gerekçesi daha da beter 

Görevden alınması hukuksuzluktur. Suçtur. Görevden şöyle alınıyor: 375 sayılı KHK’nin ek 35 maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararmesinin 2’nci maddesi. Görevden almanın dehşetine bakın. Bizi bir tek rakamla aldılar, 676. Bundaki dehşetli olmuş, bir sürü rakam var, böyle görevden alıyorlar. Görevden alma nedeni hedefleri tutturamamak. Hedef ne? Enflasyonu düşürememiş, enflasyonun düşmesi için faizlerin düşürülmesi gerekiyormuş. Bu yasa dışı kararname ile Merkez Bankası Başkanı görevden alınıyor ama gerekçesi çok daha beter. 

Faizleri düşürerek enflasyonu nasıl düşürecek görelim

Bütün iktisatçılar aslında şimdi bu konuyu araştırıyorlar. Yani "faizleri düşürerek enflasyon nasıl düşer" konusunda tez yazıyorlar. Kendisi tez yazmayan ama yazılmış tezlerden çalıntı yapan bir Merkez Bankası Başkanımız olacak şimdi. Bakalım faizleri düşürerek enflasyonu nasıl düşürecek. Haydi düşür bakalım faizleri 5 puan, enflasyonu nasıl düşüreceksiniz, görelim. Böyle bir vaka yok. 

Merkez Bankası özerk olmalıdır

Geçmişte böyle vaka yaşadık. Kiminle mi? Çiller’le yaşadık. 5 Nisan 1994 krizi. Bizdeki hafıza fil hafızası, unutmayız ki Çiller iktisat profesörüydü. Ülke inanılmaz bir krize sürüklendi. Şimdi bir kriz sarmalı içinde olan bu ülkede bu tür hamlelerle içinden çıkılmaz bir yere sürüklenmeye devam edeceğiz. O yüzden diyoruz ki Merkez Bankası özerk olmalıdır. Ne Merkez Bankası bağımsızlık lafı altında IMF’ye bağlı çalışan bir kurum olmalı ne de iktidarın payandası haline dönüşen bir kurum olmalı. Merkez bankalarının topluma karşı sorumluluğu olan özerk bir yapısı olmalı ve para politikaları olan bir bir pozisyonu olmalı. 

"Bizim müteahhitler zorda, faizi indir" ile ekonomi politikası olmaz

Hedef ancak o zaman gerçekçi olur, toplum yararına, ülke yararına olur. Yoksa "Bizim müteahhitler zorda, faizi indir" ile ekonomi politikası olmaz. Bunu yapana da Merkez Bankası denmez. Faiz meselesi önemli ama faiz de bir fiyat. Kredinin fiyatı. Fonun fiyatı. Fiyatları düşürmek istiyorsanız, enflasyondan kurtulmak istiyorsanız ekonomide yapısal sorunlara ciddi çözümler üretmelisiniz. Siz bırakın ekonomide ciddi çözümler üretmeyi, ekonomiyi fazlasıyla içinden çıkılmaz bir yere sürüklemeye devam ediyorsunuz. Tam 17 yıldır devam ediyorsunuz. 

Küçüğü çıkmış, "Beyaz sayfa açacağız" diyor, kağıt israfından başka bir şey değilsiniz

17 yıldır uyguladığınız bu neo-liberal politikalarla ekonomi içinden çıkılmaz bir noktaya geldi, artık duvara çarptı. Şimdi sanki 17 yıldır iktidarda değillermiş gibi, sanki bu işleri başımıza bunlar açmamış gibi her seferinde karşımıza bir beyaz sayfa hikayesi ile önümüze çıkıyorlar. Biliyorsunuz Rusların Matruşka Bebeği var. Açarsanız büyüğünü içinden aynısının bir küçüğü çıkar. Şimdi bunlar da böyle açtılar büyüğünü içinden küçüğü çıktı. Şimdi bu küçük çıkmış diyor ki beyaz sayfa açacağız. Neyin beyaz sayfası? Kağıt israfından başka bir şey değilsiniz. Ekonomiyi bu hale getirdiniz. Hepiniz oradaydınız, hepinizi biliyoruz. Siyasetin böyle bir şeye, Türkiye’nin böyle bir akla ihtiyacı yok. Türkiye’nin yeni bir ekonomik akla ihtiyacı var. O yüzden de Türkiye’nin HDP'ye ihtiyacı var. 

"Yeni umut" diye pazarlananlar, Erdoğan’la geldiniz Erdoğan’la da gideceksiniz

Bunların bir bakanı daha vardı, bakanlığı bitirdi Türkiye’de buna kimse iş vermedi. İngiltere’de ancak çalışabildi. Şimdi İngiltere’de anlatıyordur, "Neoliberal politikalar ne kadar iyi, özelleştirme ne kadar" iyi diye.Türkiye’ye geldiler deneme tahtasına çevirdiler ülkeyi. Türkiye’nin bütün kaynaklarını çarçur ettiler, Türkiye’yi bu kadar borçlandırdılar, şimdi 'yeni umut' diye pazarlanıyorlar. Geçti Bor'un pazarı, Erdoğan’la geldiniz Erdoğan’la da gideceksiniz. 

Torbacılar adaletsizliğe adaletsizlik katıyorlar: Zenginlere vergi barışı yoksullara vergi yükü 

Bu torbacılar gene torba getirmişler Meclis’e. Doldurmuşlar içine yine bir sürü şey. Baktılar ekonominin içinden çıkamıyorlar, halkı daha fazla nasıl sömürürüz peşindeler. Bir ülkede vergi adaleti yoksa o ülkede adaleti tesis etme, yaşamın herhangi bir yerinde adaleti tesis etme şansınız yok. Toplumu zaten bir araya getiren ilk şey ortak yaşam alanının örülmesiyse, iktisadi olarak bugüne kadar bulunmuş en mükemmel çözümü vergi ve tabii vergide adalet. Fakat vergide adaletsizlik deyince ilk gösterilecek ülkeler arasında Türkiye gösterilir. Neredeyse sermaye için bir vergi cenneti, emekçiler için bir vergi cehennemine dönmüş durumdayız. Bu torba içinde de verginin tabana yayılmasını göreceksiniz. Verginin tabana yayılmasından anladıkları şey şu; toplumsal maliyetleri, çarçur ettikleri şeylerin maliyetini, hani borcunu sildikleri müteahhidin maliyetini vatandaşa yıkmaya çalışıyorlar. Bunların anladığı bu. Adaletsizliğe adaletsizlik katmak. Öyle bir vergi anlayışı oluştu ki tüm vergi sistemi götürü vergi sistemine dönüştü. Vergide adalet hak getire; zenginlere vergi barışı yoksullara vergi yükü. 

Habire varlık barışı çıkarıyorsun bedelini halka ödetiyorsun

Böyle bir anlayış ile yola devam etmeye çalışıyorlar, vergi barışını 6 ay daha uzatmak istiyorlarmış. Yahu adamlar istemiyor barışmayı, vergi kaçırmak istiyor, niye uzatıyorsun. 
Vergi alınır. Vergiyi almak halkın iradesini tesis etmektir. Vatandaşlık dediğimiz şey hukuku var etmektir. Sen vergi almıyorsun, habire varlık barışı çıkarıyorsun, ondan sonra da bedelini halka ödetiyorsun. 

Bütün hedeflerin gerilediği bir kalkınma planı sundular

Bakın 11’inci Kalkınma Planı diye bir şey açıkladılar. İşsizlik 9,9’a düşecekmiş önümüzdeki 4 yıl. Bu da 10 değil, çok ince bir çalışma yapmışlar 9.9. Sanki 9.9 iyi bir şey. Gayri safi yurt içi hasıla 1 trilyon 80 milyar dolara çıkacakmış, kişi başına gelir 12 bin 484 dolar olacakmış. 4 yıl önceye göre bütün hedefler yarı yarıya gerilemiş. Yani burada 2 trilyon üzerinde 2,5 trilyon hedef varken, 1 trilyona, kişi başına gelirin 12 bin 484 dolara gerilemesi ya da ihracat rakamları; Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanıp Meclis'e sunulan kalkınma planına baktığınızda bütün hedeflerin gerilediğini görürsünüz. 

Sorunların çözümsüz kalmasının yegane nedeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Bu kafayla devam ederlerse, bu rakamların da çok çok altında bir ekonomi ile 4 sene sonra karşılaşabiliriz. Çok ciddi ekonomik sorunları olan bir ülke var. Ve bu sorunların çözümsüz kalmasının yegane nedeni işte bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemidir. Neden mi? Çünkü halkın bütçe hakkını çalmıştır. Bütçe hakkının olmadığı, bütçenin denetimden kaçırıldığı bir yerde ekonomiyi de siyaseti de krizden çıkarmanız mümkün değildir. 

“Kötülük dünyamızda değil bunların yüreklerindedir”

Bugünkü sistemin yarattığı bu tahribatı aşmanın yegane yolu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden bir an önce kurtulmamızdır. Onlar bu sistemden kurtulmak yerine bu sistemin MR’ını çekmeye devam ediyorlar. Bu MR'dan neler mi çıkıyor? Mesela Yüksek İstişare Kurulu çıkıyor. Bakın Yüksek İstişare Kurulu üyesi ne diyor? İşinden aşından edilmiş insanlara, KHK ile ihraç edilmiş insanlara maaşını bağışlayacakmış. Zihniyet bu, bu zihniyetten çözüm çıkmaz. Ünlü yazar Marquez’in dediği gibi “Kötülük dünyamızda değil bunların yüreklerindedir”. 

Eğitim konusunda da ülke ciddi bir kriz içinde. LGS yapıldı. Bu sınava girmesi beklenen öğrenci sayısı 60-70 bin, bakanlık söylüyor bunu. Yani liseye giriş sınavına 60-70 bin öğrencinin girmesini bekliyorlar. Bir milyondan fazla öğrenci giriyor. Geçen sene 980 bin girmiş bu sene 60-70 bin bekliyorlar. Öngörülere bakın. Peki, neden böyle oldu? 2 yıl önce Erdoğan dedi ki, "TEOG’u kaldırın, istemiyorum" dedi. Sanırsınız ki ciddi bir eğitim uzmanı. TEOG kalktı yerine LGS geldi. LGS ile sorunu çözeceklerdi ama sorun daha da büyümüş. 

Eğitim sistemi eşitsizlikleri kalıcılaştırıyor 

Her alanda aynı fotoğrafı görmeniz mümkün. Eğitimde de durum keza bu. Burada da açıklanan sonuçlara baktığınızda, hani iller sıralanıyor ya; son 20 ilin 18’i Kürt illeri. Hakkari, Şırnak, Siirt Ağrı, Mardin diye. Geçen sene de böyleydi. Geçen sene de son sıradaki iller gene Kürt illeriydi. Eğitim toplumda, ülkede eşitsizlik son bulsun diye yapılır. Eğitim sistemlerinin yegane amacı yaşamın içindeki eşitsizliklerin azaltılmasına yöneliktir. Bizde eğitim sistemi eşitsizlikleri kalıcılaştırıyor, derinleştiriyor. Kürt illerine karşı ayrımcı ve bölücü politika devam ediyor. Ayrımcılıktır bu. Bu ayrımcılığın aslında toplumsal yansımasını tüm tablolarda olduğu gibi eğitimde de görüyoruz. Ayrımcı bunlar. Çünkü bu nefret söyleminden, bu hukuktan besleniyorlar. “Anadilinde eğitim haktır” dedik, anadilinde eğitimi var etmediğiniz sürece bu tablo değişmez. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki eğitim nitelikli kamusal bir taslak oluşacaksa ve toplumcu anlayışla ve anadilde yapılmalıdır. 

Çözümü bulmuş: Kadın üniversitesi 

Bugün Türkiye’de eğitimin geldiği durumu görüyorsunuz. Nasıl kurtulacak Türkiye bu sistemden? Bunu da bulmuş. Japonya’ya gitti ya Japonya da bunu keşfetmiş. Kadın üniversiteleri. Bulduğu bu. YÖK Başkanı’na da hatırlatmış, çalışmanı buna göre yap. YÖK Başkanı da işini gücünü bırakmış, zaten bir işi olduğu da söylenemez. Kadın üniversitesi konusunda çalışacakmış. 

Kadın üniversiteleri tartışmasıyla cinsiyetçi bir ayrışmayı dayatıyor

Nedir bu kadın üniversitesi. Japonya'da 8 üniversite varmış. Zaten bu rakamı da duyunca anlamalısın ki bunlar üniversite değil. Üniversite var, yüksekokul var, üniversiteye hazırlık var. Oradaki kadın üniversitesinin adının üniversite olması onun üniversite olduğunu göstermez. Üniversite bilimsel özerkliğe sahip olduğunda üniversite olur. Ve bütün bilim alanlarının buluştuğu yerde olur. Dolayısıyla üniversite böyle bir ayrımcı anlayışla kurulamaz. Ama bunların aklı fikri bu değil ki. Bunların aklı fikri nasıl ki eğitimde toplumsal bir ayrışmayı öne koyuyorsa, burada da cinsiyetçi bir ayrışmayı dayatıyor. Oysa toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele edecek bir zihniyeti büyütmeliyiz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadeleyi büyütmeliyiz. Kadın erkek ayrımını bu şekilde yeniden üreterek değil. Kadın üniversiteleri demek hem üniversite anlayışı hem de toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çok ciddi bir risktir. 

Başörtülü öğrencilerle birlikte mücadele yürütülürken bunlar ortada yoktu 

Bakın yıllar öncesini, 90’ları hatırlayın, Beyazıt Meydanında başörtülü öğrenciler mücadele ederken bunlar orada yoktu hepsi toz olmuştu. Biz oradaydık. Çünkü onların eğitim hakkı vardı. O öğrenciler ayrı bir üniversite istemiyorlardı. Eğitim haklarının engellendiği üniversitede eğitim hakkı mücadelesi veriyorlardı. Ne kadın üniversitesi diye bir talep ne de başka bir talep vardı. Bir eğitim hakkı talebi mücadelesiydi. Farklı kimliklerimizle bilimi özerkleştirmek için mücadele ediyorduk. Eğitim hakkımız nedeniyle o faşist rektörlere karşı biz o mücadeleyi yükseltirken bunlar ortada yoktu. Şimdi çıkmış yok kadın üniversitesi, yok kadına yönelik ayrımcı politikalar diyor. Eğer siz kadına yönelik bu politikaları desteklemeye devam ederseniz Haziran ayında olduğu gibi her ay 40’tan fazla kadın hayatını kaybeder. Ve her geçen gün kadına yönelik şiddet büyür ve bu ayrımcılık toplum içinde kök salar. 

Bunların ağaç alerjisi var 

Üniversite demişken iki gündür ODTÜ’yü de izliyoruz. Ben şuna karar verdim. Bunların ağaçla bir sorunu var. Ağaç alerjisi mi ya da çocukken bir şey mi oldu ağaçtan mı düştüler, ne oldu? Nerede ağaç görseler onun yerine inşaat yapıyorlar. Koskoca Ankara'da KYK inşaat yapacak yer kalmamış, kaldı ki ODTÜ’nün 19 yurdu var, gitmişler ağaç kesmeye. Gerçekten ciddi bir vaka bu. Bunu yaparken kolluk güçleri ile gittiler, arkadaşlarımıza ve öğrencilere saldırdılar. Kabul etmiyoruz. 

Kolluk güçleri parti mensubu gibi 

Bu şiddeti kabul etmiyoruz. Kolluk güçleri iktidarın emrinde, fakat ortaya koymuş oldukları şiddet bir parti mensubu, bir parti yandaşı gibi sürekli olarak hakaretler, saldırı şeklinde karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde yine dün Diyarbakır’da gençlere yönelik, orada barış isteyen gençlere yönelik aynı şiddeti gördük. Bir kez daha kınıyoruz, bir kez daha güvenlik güçlerini sorumlu olmaya ve kanunlara uymaya çağırıyoruz. 

Hocalarımızı serbest bırakın 

Üniversite sorunu anlatmakla bitmez. Hazır üniversiteden bahsetmişken cezaevinde olan Füsun Üstel, Tuna Altınel hocalarımızdan da bahsetmek istiyorum. Hocalarımızı bir an önce serbest bırakın. Suçları yoktur, barış talepleri vardır. Onların talebi hepimizin talebidir. Şiddetten, savaştan, çözümsüzlükten beslenen bir iktidar. 

Kürt sorunu vardır ve bu sorun küresel bir sorundur

Erdoğan gene geçen gün “Kürt sorunu yoktur” dedi. Kürt meselesinin yokluğundan dem vurarak ülkeye çözümsüzlüğü dayatmaya devam etti. Biz de diyoruz ki "Kürt sorunu vardır ve bu sorun küresel bir sorundur". Küresel siyasetin merkezi bugün Orta Doğu ise, bu Kürt sorunundan dolayıdır. Kürtler bu sorunun çözümü için mücadele etmekteler, bunu artık görmek zorundasınız, Kürt halkının taleplerini görmek zorundasınız. Türkiye toplumu, Türkiye halkları bu konuda inisiyatif almalıdır. Barıştan, demokrasiden yana inisiyatif almalı ve gerçek sahici çözümü üretmelidir. 

"Kürt sorunu yoktur" diyenlerin yarattığı bir cinnet ortamı var

Bugün "Kürt sorunu yoktur" diyenler, Kürt sorununun çözümü için mücadele edenleri cezaevine attılar. Kürt kentlerini yıktılar, binlerce insanı katlettiler. İşte Afrin. Afrin’de ÖSO çeteleri, El Kaide artıkları kol geziyor. Afrin’de 170 bine yakın  insan göçmek zorunda kaldı. Mağdur edildi. Neden? Çünkü bu "Kürt sorunu yoktur" diyenlerin yarattığı bir cinnet ortamı var. Yine Cerablus'a, Irak'a, Başûr'a bakın. Başûr'a olan saldırılarda insanlar evlerinden, yurtlarından kaçmak zorunda kalıyorlar. 5 insan hava saldırılarında yaşamını yitirdi. Biri çocuk, ikisi kadındı. Bunlar oradaki köylülerdi. Yaylalara çıkamıyorlar, hayvanlarını otlatamıyorlar, tarım yapamıyorlar; çünkü sürekli saldırı var. "Kürt sorunu yoktur" diyenlerin saldırısı altında sürekli mağdur olan, hayatından olan halklardan bahsediyoruz. 

"Yurtta sulh, cihanda sulh" lafını sürekli dile getirenler; dilinizi mi yuttunuz? 

Dün akşam haberlere baktık, yine sınıra tank sevk ediyorlar. Sürekli sınıra tank sevk ederek bu sorunu çözemezsiniz. Sınırlara barışı sevk edin. Hepimiz böyle büyümedik mi; bize sürekli bunu öğrettiler. Biz de bunun etkisinde de mi kaldık sürekli barış diyoruz; "Yurtta sulh, cihanda sulh". Ne oldu sulh lafına, bu barış lafına, ne oldu ey bu lafı sürekli dile getirenler? Neredesiniz, dilinizi mi yuttunuz? 

S400'leri Saray’ın bahçesine koysun her sabah çıkıp sevsin biraz

Bu ülkede barış istiyoruz. Orta Doğu’da barış istiyoruz. Silahlardan kurtulmak istiyoruz. Kaynaklarımızın, emeğimizin silah harcamalarına gitmesini istemiyoruz. O yüzden de Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta, bütün siyasetçileri, bütün halkları barıştan yana tavır almaya, barış mücadelesinde buluşmaya çağırıyoruz. "Kürt meselesi yoktur" diyenler hala S-400’leri F35’leri Bu ülkenin kaynakları ile alma peşindeler. S-400'leri nereye koyacaklarmış? Şimdi bakarlar yukarıdan nerede bir orman var onu kesip oraya koyacaklar. Ankara’ya getirmeyi düşünüyormuş. Getirsin, Saray’ın bahçesine koysun, her sabah çıkıp sevsin biraz. 

S400'lere harcanan para Sağlık Bakanlığının bütçesinin yarısı

3,9 milyar dolar. Yani neredeyse 24 milyar lira. S-400 ve F-35'e bugüne kadar harcanan para Sağlık Bakanlığının bütçesinin yarısı. Bu parayı sağlığa harcasanız sağlıktaki sorunları çözebilirdiniz. Bunu söylerken de insan tedirgin oluyor. Sağlık harcaması yapıyorlar, sağlık harcaması diye yaptıkları şey şehir hastanesi; yani beton. Başka bir şey yok. Kürt sorunu çözülmesin de bu savaş devam etsin de ne olursa olsun. 

İktidarın yaşadığı mağlubiyetin hesabını sormak adına belediyelere saldıramazsınız

İşte "ne olursa olsun" aklıyla Diyadin’de belediyemize saldırdılar. Saldırdılar hem de kolluk güçleri ile. Ortada bir sebep yok, saldırmak için saldırıyor çünkü biz oradan kayyımları kovmuşuz ya onun rövanşını almak için saldırıyor. Bunu kolluk güçleri yapıyor, bunu yaparken de gidiyor orada ben devletim diyor. Bize saldıran herkes karşımıza ben devletim diye çıkıyor, sen devlet falan değilsin. Devlet dediğin şey bir kurumlar organizması. Ve sizler o kurumların birinde çalışıyorsunuz, istihdam ediliyorsunuz. Kendisine kamu görevlisi, kamu personeli, kamu emekçisi diyebilirsiniz, ama "devletim" diyemezsiniz. O saldırdığınız insanların ödediği vergilerle ile maaş alıyorsunuz, o maaşın karşılığında da bir hizmet vermek zorundasınız. O hizmeti vatandaşların güvenliği için vereceksiniz, iktidarı korumak için değil. İktidarın seçimde yaşadığı mağlubiyetin hesabını sormak adına belediyelere saldıramazsınız. 

Seçim zamanı ortalıkta şirinlik yapanlar Diyadin'deki saldırıya da karşı çıkmalı

Sadece Diyadin Belediyesi’ne saldırılmadı, halkın iradesine saldırıldı. İstanbul Belediyesi’ne, Uşak, Mersin, Ordu Belediyesi’ne saldırıldı… Seçilmişlere saldırmak aslında demokrasiye saldırmaktır. Seçim zamanı ortalıkta şirinlik yapanlar, bu saldırıya da karşı çıkmalı, ses çıkarmalıdır. Bu hassasiyetsizlik hali, bu birbirinin sorununda yan yana gelememe hali bu ceberut iktidarın elini güçlendiriyor. O yüzden diyoruz ki demokrasi ittifakı bir gerekliliktir. Bunun gereğini yerine getirmek için demokrasiden, emekten yana olan herkes yan yana gelmelidir. 

Demokrasi ittifakında buluşalım, demokratik bir anayasayı var edelim

Demokrasi ittifakında bir an önce buluşmalıyız, bu hukuksuzluğa, bu adaletsizliğe son vermeliyiz. Toplumsal uzlaşı için, toplumsal barış için, Türkiye ve Orta Doğu’nun barışı ve demokratik çözüm için demokrasi ittifakında buluşma çağrımızı yineliyoruz. Herkese yapıyoruz, bu çağrımızı emekçilere, kadınlara, gençlere ve Türkiye halklarına yapıyoruz; gelin hep birlikte demokrasi ittifakında buluşalım, demokratik bir anayasayı var edelim. Bir toplumsal mutabakat zemininde hep birlikte bir toplum sözleşmesini var edelim. 12 Eylül’ün anayasasından, bu tekçi anayasadan, bu yamalı bohçadan hep birlikte kurtulabiliriz. Bunu başarabiliriz. 

Gelin bu vesayetçi, tekçi yapıdan kurtulalım

Önümüzdeki dönemde bu çalışmaya ağırlık vereceğiz. Bir an önce bunun hayata geçmesi için tüm Türkiye’yi bu çalışmaya davet ediyoruz. Mutlak demokrasi dedik. Müzakereci bir anlayışla toplumun tüm kesimleriyle, tüm toplumsal zeminlerde bu anlayışla buluşmaya çağırıyoruz. Ama önce Parlamento’yu çağırıyoruz. Bu Parlamento çatısı altında olanlar gelin bu vesayetçi, tekçi yapıdan kurtulalım. Bu adımı önce biz atalım. Bu sisteme karşı demokratik bir cumhuriyet için, çoğulcu laik bir cumhuriyet için ilk adımı biz atalım. 

Statüko ne kadar çırpınırsa çırpınsın, yeni gelene "selam olsun" diyeceğiz

Parlamento dışındaki partilere, toplumsal muhalefete, bütün sendikalara STK'lara bu çağrımızı yapıyoruz. Ama anayasa yapım sürecinin içinde toplumsal barış adına da bir an önce adım atmalıyız. Deyim yerindeyse bir yol temizliği yapmalıyız. Barışın, demokrasinin önünde engel olan, bunu engelleyen bütün yapılardan hep birlikte kurtulmalıyız. Başta TMK denilen barış ve demokrasinin önüne dikilen bu duvarı yıkmalıyız. Ceza yasalarındaki anti demokratik uygulamalardan kurtulmalıyız. Uluslararası sözleşmelerdeki çekinceleri kaldırmalıyız. OHAL anlayışına son vermeliyiz. Gizli süren OHAL düzenini ortadan kaldırmalıyız. Bunları başararak yargıdaki adaletsizliğe son verebiliriz, bunları başararak haksız hukuksuz bir şekilde tutsak edilmiş arkadaşlarımızı özgürleştirebiliriz. Statüko ne kadar çırpınırsa çırpınsın, yeni gelene "selam olsun" diyeceğiz. Yeni geleni hep birlikte coşkuyla, halaylarımızla karşılayacağız. 

9 Temmuz 2019